30 Ağustos 2013

Zımane Dayıke

Yazının başlığı Kürtçe...

Bilenleriniz için anlamı net.. 

Bilmeyenleriniz için ise elbette  anlatmak gerekir...

Zımane Dayıke, Kürtçe dilinde bir ifade ve Anadili demek.


Bu günlerde yeniden gündeme  gelen önemli bir konu...

Türkiye Kürtleri analarının dilinde eğitim yapabilme hakkının bahaneler öne sürülerek engellenmemesini ve artık kendilerine iadesini bekliyor...

Tıpkı iki dilde eğitim ve öğretim yapılan Kanada’daki gibi..

Eğitim politikası ülkedeki dil farkına göre belirlenen ve farklı dillerde eğitim serbestisi olan Belçika’daki gibi...

Başlıca dört dilin konuşulmakta olduğu ve bazı eyaletlerde yerel dilin eyaletin resmi dili olarak dahi kabul edildiği.

Ülke resmi dilinin her koşulda yine İspanyolca olduğu, mesela Bask bölgesinde Bask dilinin eğtim ve öğretim dili olarak da serbestçe kullanılabildiği bir İspanyadaki  gibi...

Ülkenin çeşitli başka bölgelerine dağılmış durumda yaşamakta olan, Türkiye deki Kürt ve diğer halklar gibi uzunca bir süre kendi devletince baskı altına alınarak kendisine asimilasyon politikaları uygulanmış, anadilinde eğitim öğrenim hakları önceleri gasp edilmiş ancak sonradan iade edilmiş olduğu Sami halkının yaşadığı ülke olan Norveç’deki gibi...

Anaokullarından başlamak üzere temel eğitimde İtalyanca ile beraber talebe göre diğer dillerin de eğitim aracı olarak kullanılmasının mümkün olduğu İtalya’daki gibi...

Ülkesinde yaşayan Alman halkına aynen kendi ülkelerinde yaşadıkları gibi her türlü din, dil, eğitim ve kültür gibi haktan yararlandırıldığı, ilaveten eğitim için de ülke eğitim bütçesinden ödenek dahi verildiği Danimarka’daki gibi...

Altı ayrı anadilde, evet yanlış duymadınız altı (6) ayrı anadilde, eğitim yapılabilen okullarının bulunduğu Finlandiya’daki gibi...

1967 yılından bu yana okullarında ek anadil dersi verilmekte olan Avusturya’daki gibi...

Bir çok yasal düzenlemede örnek aldığımız, resmi dili dışındaki yerel dillerin, anaokullarından başlamak üzere üniversiteye kadar hem resmi, hem de özel okullarda sorunsuz ve engelsiz şekilde öğretildiği Fransa’daki gibi...

23 eyaletten oluşan federal bir devlet olan, her eyalette eğitimde o eyaletin Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Roman dili gibi anadillerin kullanılabildiği, diğer bir eyaletin dilinin de zorunlu seçmeli dil olarak eğitimde kullanıldığı İsviçre’deki gibi...

Otuz yerel dilin bütün okullarda hem dil dersi, hem de öğretim dili olarak kullanılmasına olanak sağlanan Bolivya’daki gibi...

Arapların ilk ve orta öğretimde kendi Anadillerinde Eğitim alabildikleri ve ikinci dil olarak da İbranice’yi öğrenmek zorunda oldukları İsrail’deki gibi...

Çok sayıda farklı etnik grup ve yaklaşık yüzkırk farklı dilin konuşulmakta olduğu, bölgesel özerkliklerle yönetilen, söz konusu özerk bölgelerde, o bölgede  yaşayan halkın eğitim dili hakkında karar alma yetkisine sahip olduğu ve özerk bölgelerdeki öğrencilerin kendi anadillerinde eğitim ve öğrenim alabildiği Çin’deki gibi...

Çift dilli eğitimin gerekliliği yaklaşımı kabul edilmiş. Haftada iki saat Türk ve Alman öğretmenlerin bir arada girebilecekleri derslerin düzenlendiği ve her iki dilin de karşılaştırmalı öğretiminin uygulandığı Almanya’daki gibi...

Anadili İspanyolca olan çocuklara yönelik okulların bulunduğu, nüfusun yüzde yirmibeşi tarafından konuşulan İspanyolca dilinin, eğitimde ikinci dil olarak yer alabildiği, öğrencilerin eğitimlerini bir hafta İngilizce, bir hafta da İspanyolca olarak alabildiği ABD’deki gibi...

Anadilinde Eğitim hakkı bulunan İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler’deki gibi...

Türkiye Kürtleri, demokrasi yolunda on yıl öncesine rağmen hayal dahi edilemeyecek adımlar atmayı başarmış mevcut iktidardan, kalıcı barış adına yürütülen çözüm süreci paralelinde devam eden yeni demokratikleşme paketleri kapsamında, bugüne dek gasp edilmiş olan, bu en insani temel hak ve hürriyetinin kendisine iadesini bekliyor...

Kürtler bekliyor beklmesine de, tam da umutlar en yoğun seviyesinde iken, yönetenlerden gelen açıklama ve uygulamalar adeta hakları gasp edilmiş bu halkı hayal kırıklığı ve yeni endişelere sevk ediyor....

Anadilinde Eğitim, yönetenlerin bir türlü önyargılardan kurtulamayıp, bu yüzden de sürekli öteledeği ve çözmeye cesaret edemediği bir ‘’sorun’’...

Sorun diyorum çünkü bu hakkın iadesi, Kürt halkı için ceberrut devlet anlayışyla elinden alınmış haklarının geri kazanımı anlamında ve bir manada devletiyle yeni bir helalleşme demek olacakken, toplumunun diğer kısmı için ise gerçekten sorun anlamına geliyor...

Hatta bunu sorun olarak gördüklerini bazıları şöyle dile getiriyor....

Diyorlar ki ; ‘’Anadilinde Eğitim ülkeyi böler’’

Ben de diyorum ki ;

Belki yukarıda saydığım ülkelerdeki uygulamalardan her hangi biri örnek alınarak ya da yeni oluşturulacak bir bileşimden bize özel yeni bir metod üretilerek....

Türkiye Kürtlerine ve diğer tüm Türkiye halklarına, anadillerinde eğitim hakkı, ayak diretmeden iade edilmelidir...

Anadilinde eğitim hakkı bir ülkeyi, yukarıda saydığım ülkelerde de göreceğiniz üzere BÖLMEZ...

Ülkenin bölünmesinden samimiyetle endişe duyuyor iseniz, emin olunuz ki anadilinde eğitim hakkının iadesi değil, tam da aksine anadilinde eğitim hakkının iade edilmemesi bir ülke için önemli bir BÖLÜNME riskidir...

Türkiye’ye yakışan bu ve benzer hakların halklara bir an evvel komplekssiz ve ön yargısız olarak, bahanelere sığınmadan, süratle ve cesaretle, tam olması gereken şekil ve anlamıyla iadesidir...


Hoş Kalın
30 Ağustos 2013

@cngzkync

9 Ağustos 2013

Rojava ve Türk-Kürt İttifakı

Efrin, Kobane, Ciziri bölgelerinin birleşiminden oluşan ve Türkiye’nin Suriye ile olan sınır hattının yaklaşık 750 Km lik bir kısmını oluşturan, bugünlerde adını sıkça duymaya başladığımız bölgenin tamamı Rojava olarak adlandırılır.

Rojava bölgesi genelinde yaklaşık 3 Milyon Suriye Kürdü yaşamaktadır.

Rojava olarak anılan bölgede Kürtlerin yaklaşık üçte ikisi yani 2 Milyon civarı bir nüfus ağırlıklı olarak, genel adı Rojava olan bölgenin Ciziri olarak anılan ve Derik’ten Serakaniye bölgesine kadar olan doğu tarafında, yani Irak Kürdistanına yakın tarafında yaşamaktadırlar.

Ciziri bölgesi adını Türkiye sınırları içerisinde yer alan Cizre’den almıştır.

Rojava’nın Ciziri olarak anılan bölgesi,  Türkiye sınırları içerisinde yer alan Cizre ve Nusaybin’in güneyinde  yer alan bölgedir.

Rojava’nın Kobane olarak anılan bölgesi, Türkiye sınırları içerisinde buluna Suruç Ovası’nın güneyinde ve sınırın karşı tarafında bulunan bölgesidir.

Yaklaşık 400 Bin Suriye Kürdü bu bölgede yaşamaktadır.

Yine Rojava olarak anılan bölgenin en batısında yer alan bölge ise Efrin olarak anılmaktadır. Efrin olarak anılan bölge Türkiye’nin Kilis yerleşim biriminin güneyinde kalan bir bölgedir.

Bu bölgede de yaklaşık 500 Bin civarında Suriye Kürdünün yaşadığı bilinmektedir.

Rojava’nın Amudê, Dirbêsiyê, Serêkaniyê, Dêrika, Hemko, Tirbespiyê, Girkê Legê  ve Hesekê kentlerinden oluşan Ciziri bölgesi, aynı zamanda Rimelan adı verilen ve petrol rezervleri açısından oldukça zengin.
Rimelan bölgesinde yer alan petrol rezervlerinin tüm Suriye genelindeki petrol rezervlerinden daha fazla olduğu da bilinmektedir.

Yukarıdaki demografik ve coğrafik bilgileri bölgeyi daha iyi anlamak için kısaca aktarmaya çalıştım.
Coğrafik ve demografik durum dışında Rojava bölgesini bugünlerde önemli kılan en önemli konu ise elbette Özgür Suriye Ordusu’nun bir kolu olan ve El Kaide bağlantılı olduğu söylenen Al Nusra grubu ile Rojava geneline hakim ve etkin güç olan PYD yapısı arasında yaşanan çatışmalar.

Çatışmalar, başta Suriye Kürtlerine can kayıpları ile birlikte büyük acılar yaşatırken, bölgede yaşayan tüm diğer ülke sınırları içerisindeki Kürtleri de yakından ilgilendirmekte ve endişelendirmekte.

Silah gücü ve sayıca PYD den daha güçlü olan diğer yapıların katliam boyutuna vardığı iddia edilen saldırıları karşısında, belki de sırf bu güçler (Al Nusra vs) zaten Esad yönetimine muhalifler ne yaparlarsa yapsınlar yeter ki Esad’ı yıpratsınlar düşüncesi ile, ne ABD’nin ne de AB’nin herhangi bir tepki göstermemiş olması ise dikkat çekici.

Türkiye’nin bu son gelinen noktada nasıl bir politika izlediği ya da izleyeceği ise henüz netlik kazanmadığı gibi, gelinen son çatışma ortamının Türkiye’nin pek de arzuladığı bir durum olmadığını düşünüyorum.
Bu düşüncem elbette iyi niyetli bir yaklaşım sonucunda vardığım kanaati ifade etmekte, yoksa tabiidir ki benim düşündüğümün aksi de pekala farklı bir politika ve strateji çerçevesinde bölgede uygulanıyor olabilir.

Türkiye’nin, Rojava’daki Kürtlerin yaşadığı saldırılar sonrasında kendi ülkesindeki Kürtlerin tedirginlik ve endişelerini giderecek bir takım adımlar atmasının aciliyeti her geçen gün artmaktadır.

Türkiye’nin iletişim halinde olduğu tüm taraflar ile son zamanlarda giderek yoğunlaşan bu çatışmaları sonlandıracak bir takım görüşmeler yapması ve hızlı adımlar atmasının, halen Türkiye’de devam eden çözüm sürecinin de zarar görmemesi adına hayati önem taşıdığı kanaatindeyim.

Bilindiği üzere Türkiye, Suriye noktasında Esad muhalifleri ve PYD ile de temas halinde ve kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Esad muhalifi çatının altında yer alan tüm oluşumlarla da eş zamanlı iletişim halindedir.

Türkiye’nin bu iletişim gücünü bölgede yaşanan çatışmaları sonlandırrmak adına kullanması ve Suriye Kürtlerini ciddiyetle ve samimiyetle ‘’sahiplenmesi’’, hem Türk-Kürt ittifakının geleceği, hem de kendi içinde yürüttüğü çözüm sürecinin sağlıklı yürümesi adına hayati önem taşımaktadır.

Belki de Türkiye için, daha önceki yazılarımda bahsettiğim Kırmızı Çizgi sendromlarından vazgeçmesinin tam da zamanı gelmiştir.

Türkiye’nin sadece PYD ekseninde kalmaksızın ve Türkiye kamuoyunda PKK Suriye’de devlet kuruyor algısına teslim olmaksızın, tüm Suriye Kürtlerini kucaklayacak bir politika ekseninde bölgedeki Kürtlerle hızla daha da yakınlaşması gerektiğine inanıyorum.

Zira sonu kalıcı barış ile taçlandırılabilecek bir çözüm süreci ve sonrasında da, daha sağlam bir zemine oturacağına inandığım Türk-Kürt ittifakının, hem Türkler hem de Kürtler için aydınlık ve huzurlu yarınların dinamosu olacağı kanaatindeyim.

Irak Kürdistanı ile bugün geldiğimiz muhteşem win-win ilişkisini, Suriye Kürtleriyle de pek ala kurabilir ve güneyimizde yeniden oluşacak sıır komşumuzu kendimiz tercih edip belirleyebiliriz.
Sanırım şimdi karar zamanı....

Yeni güney komşumuz Irak sınırımızdaki gibi yine kadim dostlarımız Kürtler mi olmalıdır ?

Yoksa El Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen farklı güç ve yapılar mı olmalıdır ?

Hayırlısı diyelim...

Hoş Kalın
09 Ağustos 2013

@cngzkync

23 Temmuz 2013

Cemaatte Neler Oluyor


Bilmem farkında mısınız ?

Son günlerde sosyal medya ve klasik medyada toplumda ‘’cemaat’’ olarak tanımlanan topluluk ile ilgili olarak bir çok şey yazılmakta ve tartışılmakta.

Cemaat’in Ak Parti iktidarı politikalarına uzunca bir süredir muhalefet tandanslı bir söylem içerisinde olduğu da alenen gözlemlenmekte.

Her ne kadar zaman zaman hem iktidar hem de cemaat kanadından ‘’ılımlı’’ bir takım söylemlerle hava yumuşatılmaya çalışılsa da, durumun hiç te ‘’ılımlı’’ olmadığı oldukça net.

7 Şubat MİT krizi ile birlikte çok belirgin şeklide açığa çıkan Cemaat- Ak Parti gerginliği, inişli çıkışlı bir grafik ile bir süredir artık toplum tarafından da görülerek açıktan devam ediyor.

Sadece 7 Şubat MİT krizi değil elbette bir çok başka detay da vererek bu çekişme ve gerginliği ortaya koymak ve örneklendirmek mümkün.

Ak Parti ve Cemaat yapılanması arasında bugüne  değin yaşanmışları, adeta ‘’yurmruk sayarak’’ , 444 olarak tanımlanan düzenlemeden tutun da ‘’dershanelerin kapatılması’’ konusuna varıncaya kadar ortaya koymak ve detaylandırmak da mümkün.

Hatta çözüm sürecine dair , cemaat yayın organlarında yazan bazı yazarların yazılarından örneklemeler yaparak ‘’barış sürecine’’ cemaatin kendince sebeplerle ne denli muhalif olduğunu gözler önüne sermek de mümkün.

Cemaat ve Ak Parti içinden bazı çevrelerin, herhangi bir gerginlik yok, aramıza fitne sokmak istiyorlar diyerek durumu kotarma yolunu seçenleri de anlamıyor değilim.

Tüm bunlar elbette cemaate  mensubiyet duyanların kendi tercihleridir.

Tüm bunları şimdilik bir kenara bırakıp bugüne bir projeksiyon yapmak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Cemaat içinde oldukça önemli pozisyonlarda yer alan dostlarımızdan, genciyle yaşlısıyla, ağabey diyebileceğimiz yaştaki insanlardan, kardeş ve yeğen yaştakilerden, cemaatin en dış çemberi olarak olarak tanımlayabileceğimiz insanlardan, cemaati uzaktan izleyen tarafsız denilebilecek insanlardan edindiğim bilgi ve değerlendirmelerden hareketle, en yaygın şekilde dile getirilen bazı önemli bulduğum hususlara hakkaniyetle dikkat çekmekte fayda görüyorum.

Cemaat içinden, gerek önemli pozisyonlarda gerekse en dış çemberinde yer alan kişilerle yaptığım bilgi ve değerlenddirme alışverişinden elde ettiklerim doğrultusunda oluşturduğum, güncel tespitleri çok fazla detaya inmeden ve elbette kişiler baz alınmadan, gerekli yerlerin ve ilgililerin dikkate almasını umud ederek, en baştan da artık bugünlerde klasikleşen bir tavırla derhal ‘’cemaat düşmanı’’ olarak yaftalanmayı göze de alarak,  sizlerle paylaşmak istiyorum.

1-       Cemaat içerisinde yer alan ancak derdini şimdilik yüksek sesle dillendirmekten imtina eden, cemaatin bugünü ile ilgili olarak gelinen noktadan ‘’rahatsızlık’’ duyan oldukça önemli bir kitle bulunmaktadır.
2-      Kendini "cemaatçi"olarak gören bazı kişilerin özellikle twitter ve facebook gibi sosyal medya mecralarında, cemaate yönelik olarak dile getirilen hemen her eleştiri içerikli mesaja tahammülsüzlük göstererek yaptıkları saldırgan tavırlar cemaat içinden ve dışından çevreleri ileri seviyede rahatsız etmektedir.
3-      Cemaat içinden ve dışından çok sayıda insan, egoları kendilerini çoktan aşmış ve kendilerini cemaat mensubu olarak konumlandıran bazı insanların sergilediği saldırgan tavırların cemaate ciddi zarar vermekte olduğu kanaatini taşımaktadırlar.
4-      Cemaatin özellikle son dönemde belirginleşen kontrolsüzlüğü, kendi camiasına ve "hizmete" zarar verdiği gibi ülkeye de zarar verme eğiliminde olduğu sıkça dile getirilmektedir.
5-      Cemaatin hatırı sayılır önemli isimlerinin, cemaatin bu son dönemlerdeki kabul edilemez halinden kurtulması için, gelinen durumu kamuoyuna yansıtmadan iyi niyetle bir çıkış yolu aradıkları görülmektedir.
6-      Cemaatin kendine zarar verme durumunun belki ilk bakışta çok fazla sayıda insanı ilgilendirmeyebileceği söylenebilir, ifade etmeye çalıştığım kötüye gidiş bir çoklarınca umursanmayabilir ancak cemaat kaynaklı zararların ülke geneline yansıması ülkenin geneli açısından ciddi boyutlu sorunlar yaratabilecektir.
7-      Bu denli geniş yelpazde yer alan ve bir çok farklı görüşteki yazar, akademisyen ve siyasetçi tarafından eleştirilmekte olan bir topluluğu, kendini acilen sorgulaması gerekmektedir.
8-      Cemaate aidiyet duyan ve kendilerini bu aidiyetle konumlandıran cemaat mensubu yazarlarının ve medya yöneticilerinin, yürütmeye ve dolayısıyla siyasete bu denli müdahil olmaları toplumda yaygın şekilde rahatsızlık yaratmaktadır.
9-      Cemaati eleştirmenin mensupları tarafından yekten cemaat düşmanlığı olarak tanımlanması toplumda huzursuzluk ve memnuniyetsizliğe yol açmakta, yapılan düzeyli eleştrilerin cemaat tarafından bir dostluk ve fırsat olarak değerlendirilmemesi toplumda şaşkınlık yaratmaktadır.
10-   Cemaatin tüm inanç temelli duruşuna ve bu bağlamdaki prensiplerine rağmen, yaşamakta olduğu en büyük sorunun YÜKSEK EGO ve görev ve yetki alanına dair SINIR İHLALİ sorunu olduğu noktasında, toplumun bir çok kesiminde yaygın bir kanaat hakim.
11-    Görüştüğüm cemaat içinden ve dışından insanların en çok sorduğu ve anlamlandıramadıkları durumlardan biri, Sayın Fetullah Gülen’in neden Türkiye de yaşamadığı ve Başbakan’ın açık davetine rağmen neden ısrarla ülkesine geri dönmediğidir.

Şimdilik bunlarla yetinerek paylaşımlarımı sonlandırıyorum, hayırlara vesile olması umuduyla.

Hoş Kalın
23 Temmuz 2013

@cngzkync

20 Temmuz 2013

Kırmızı Çizgi Sendromu


Ülkemin endişelileri almış yine sazı eline...

Hani şu aslında bizimkilerin Esad’ı göndermek için doğrudan iletişim halinde olduğu, Suriye de Esad’a karşı muhalif kanatta yer alan ve başta Kürtlerin Suriye de yoğun yaşadığı bölgelerde El Kaide gibi Suriye de Esad yanlısı olan örgütlerle de mücadele eden,  sayelerinde Suriye ile ilgili olan çözüm görüşmelerinde ülke olarak masada kendimize yer ve söz hakkı bulduğumuz, Esad muhalifi Özgür Suriye Ordusu oluşumu ile çatışmayan PYD Suriye de ateşle oynuyormuş...

Waylemıne...

Suriye nin Kürdistan olarak tanımlanmayan bölgelerinde dahi PYD ye yakın Kürt’lerin, ÖSO ile birlikte Cephet Ül Ekrad adıyla Esad'a karşı savaştığını da hemen bir not olarak aktarayım.

PYD ye ‘’ateşle oynuyor’’ demelerinin sebebi de PYD den bugünlerde geldiği iddia edilen, Suriye Kürtlerinin ‘’Self-Governance’’ yani kendi kendilerini yönetme talebi, hani güney komşumuz Irak Kürdistanı’ndaki gibi bir yönetim şekli talebi denilebilir.

Oysa bu talep,ki ben yazımı kaleme aldığımda henüz net olarak doğrulanmamıştı ancak doğru bile olsa, bu yeni bir durum değil, aksine 2007 de dile getirilmiş bir konu.

Hatırlayalım...

Bir zamanlar Türkiye, Kürt liderler Barzani ve Talabani'yi Sınır Karakolu Komutanlarına, daha sonraları İlçe Kaymakamlarına muhatap ederdi.

Sonra hatırlayınız aynı Türkiye ''aklı’’, Merhum Özal’ın aynı Kürt liderleri Cumhurbaşkanı düzeyinde kabul etmesi sonrası neredeyse Turgut Özal’ı ‘’vatan hainliği’’ ile bile suçlamıştı.

Sonrasında nasıl olduysa Demirel de Merhum Özal’ın açtığı bu doğru yoldan devam etmiş, belki de etmek gerektiğini bir şekilde anlamış ve Irak Kürdistan ile Türkiye ilişkilerinde bugünlere kadar gelinmişti.

Gerçi 1991 yılında Demirel ‘’Kürt realitesini tanımak lazım’’ demiş ve yine kendilerini herkesten daha çok vatansever olduğunu iddia eden ve gören bazı çevrelerce kıyametler koparılmıştı ancak sonunda bu abuk subuk ‘’kıyameti’’ de Türkiye olarak aşmıştık.

Türkiye vaktiyle ‘’kırmızı çizgimiz’’ diye tanımladığı, ‘’Kuzey Irak ta özerklik olmaz, ayrı bir Federasyon olmaz’’ şeklindeki söylemlerini de çoktan terk etmişti.

Zaten Türkiye’nin bu ‘’kırmızı çizgileri’’ ne Kürtler ne ABD ve ne de diğer global güçler tarafından o zamanlarda da açıkça söylemek gerekirse, hiç ciddiye alınmamıştı.

Sonraları kırmızı çizgileri bir yana bırakın, 2010 yılında çok yerinde bir kararla Türkiye olarak Erbil’de Başkonsolosluk bile açtık.

Irak Kürdistanı özellikle petrolden elde ettiği gelirle yaptığı ticaretin yaklaşık %80 ini Türkiye ile yapıyor, Irak pazarlarının % 80’ini Türkiye menşeili ürünler doldurmakta ve bu ticaretin boyutu ise Türkiye açısından 2010 yılı itibariyle karşılığı 5,2 Milyar USD lik bir dış ticaret hacmi

Bu hacmin 2014 yılı sonu ile 20 Milyar USD ye çıkarılması Haziran 2010’da Erbil’de yapılan bir toplantıda taraflarca kararlaştırılmış durumda.

Rakamların önemini daha iyi anlamak için Türkiye’nin tüm Afrika ile olan ticaret hacminin ise yaklaşık 7 Milyar USD seviyelerinde olduğunu belirtmekte fayda var.

Bir zamanlar kırmızı çizgilerle kendimizden uzak tuttuğumuz Irak Kürtleri ile bugünlerde bu denli iyi ilişkiler içerisinde olmak Türkiye nin ve Irak Kürdistan’ının geleceği için son derece önemli ve memnuniyet verici.

Sendromun Dönüşü...

Irak Kürdistanı ile ilgili olarak yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişimler buz gibi ortada dururken, şimdilerde yeniden adeta hortlayan ‘’kırmızı çizgi’’ sendromu, bu sefer Suriye ile ilgili olarak bazı endişelilerimiz tarafından dillendirilmeye başlandı.

Ne Sanıyorsunuz....

Kimlik dahi verilmemiş Suriye Kürtlerinin kimliklerinden ‘’sittinsenelik’’ bir zaman dilimini kapsayacak şekilde vazgeçtiklerini, vaz geçeceklerini mi sanıyorsunuz ?..

En temel insani haklarından on yıllarca yoksun yaşamak durumunda kalan Suriye Kürtlerinin, bu haklarını bir gün gelip aramayacaklarını, almayacaklarını, unutacaklarını mı sanıyorsunuz ?

O insanların on yıllardır süren zulüme eywallah edeceklerini mi sanıyorsunuz ?

Suriye Kürtlerinin, Türkiye’deki Kürtlere on yıllar boyu haksızca dendiği gibi, ''terörist''''terör örgütü mensubu'' falan denilerek, en temel ve doğal insani haklarına kavuşmalarının engellenebileceğini mi sanıyorsunuz ?

Aklı Başa Devşirme Vakti...

Unutmayalım ki Türkiye halkları olarak bizler, Suriye Kürtlerini tehdit olarak gördükçe, dışladıkça ve onlardan uzak durdukça, Suriye ve Irak Kürtleri biribirlerine mutlaka daha da fazla yakınlaşacaktır...

Unutmayalım ki bu coğrafyada, bizim dünyada kendimizden başka dostumuz yok benzeri cümleleri ifade ederken gözden kaçırdığımız, belki de yegane samimi dostumuz Kürtlerdir.

Unutmayalım ki artık akıllı olmak ve aynı coğrafyayı yüzyıllardır paylaştığımız Suriyeli, Iraklı, İranlı tüm Kürtlerle stratejik, politik ve ekonomik müttefik olmak durumundayız.

Nasıl ki Türkiye ile ekonomik anlamda entegre olmuş bir Irak Kürdistan’ının bize hiç bir zararı yok bilakis katkısı vardır, Suriye’de de söz konusu olabilecek bir  Suriye Kürdistan’ının Türkiye’ye zararı yok tam tersine faydası vardır. 

Türkiye ve bölge Kürtleri arasındaki iyi lişkiler her iki taraf için de hayati önem taşımaktadır.

Suriye’nin kuzeyinde bir Suriye Kürdistan’ı kurulur yada kurulmaz, elbette bunu zaman göstercektir.

Türkiye, Suriye Kürtlerine mesafeli duracağına tam tersine özellikle de Suriye’nin içinde bulunduğu şu dönemde onlara sahip çıkmalı, destek olmalı ve Türkiye ile ekonomik ve siyasi anlamda entegre yeni bir bölge yaratılmasına özel çaba sarf etmelidir.

Vakit Geldi...

Öylel ya da böyle, Suriye Kürtlerinin de bir şekilde statü ve insani haklarını geri alma vakti gelmiş görünüyor. Türkiye olarak Kürtlerle kardeşiz ya hani, unuttuk mu yoksa ?

Yeniden Kırmızı Çizgi sendromu yaşayanlara, yaşatmak isteyenlere ‘’yaw hele bi dur’’ desenize...
Kürt kardeşlerinizin kendilerini yönetme ve insani temel hak ve hürriyetlerini geri alması için kardeşlerinize köstek olacağınıza destek olsanıza...

Başka Yolu Yok...

Umarım Türkiye, vaktiyle Irak Kürdistanında yaptığı hatayı tekrarlamaz, böyle bir durum karşısında yine anlamsız ‘’kırmızı çizgiler’’ oluşturmaz ve hiç de mantıklı ve stratejik olmayan saçma bir direnç göstermez.

Türkiye bölgesinde ve dünya ölçeğinde büyüyecekse, bunu Türkiye’deki ve bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte el birliği ve güç birliği oluşturarak, Türkiye dışındaki Kürtlerle entegre olarak yapabilir.

Başka yolu yoktur...

Tıpkı 1071’de Malazgirt’de,
1915’de Çanakkale’de,
Kurtuluş Savaşında,
1974’deKıbrıs’daki gibi...

Yapabiliriz... Olur... Hem de çok güzel olur...

Hoş Kalın
20 Temmuz 2013

@cngzkync


11 Temmuz 2013

Kongre Üzerinden Felaket Tellallığı


Geçtiğimiz gün Kongre Gel olarak adlandırılan yapıda 9.Genel Kurul yapıldı. Kongra Gel in kongresi olağan ve beklenen bir kongreydi. Söz konusu kongre 30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşti.

Kongre sonrası belki de en önemli gelişme, Öcalan’ın yeniden oybirliği ile KCK Genel Başkanlığına seçilmesiydi. Kongrede bir yenilik olarak, KCK Genel Başkanlık Konseyi adında bir organ da oluşturuldu. 

Yeni dönemde Yürütme Konseyi Başkanlığının eşbaşkanlık olarak örgütlendirilmesi kararlaştırıldı.

Bununla birlikte KCK yapısının Yürütme Konseyi de seçimle yeniden belirlenmiş oldu. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığına Cemil Bayık ve Besê Hozat seçilirken, iki kadın ve iki erkekten oluşan toplam dört yardımcı da seçimlerle belirlendi. KCK Genel Başkanlık Konseyi'nde Cemil Bayık, Bese Hozat, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Sozdar Awesta ve Elif Pazarcık yer aldı. 35 kişilik KCK Yürütme Konseyi eş başkanlığına ise Cemil Bayık ve Besê Hozat seçildi. Murat Karayılan ayrıca HPG olarak adlandırılan yapının başına getirildi. KONGRA GEL Eşbaşkanlığı'na da Hacer Zagros ile Remzi Kartal seçildi.

KCK sisteminde değişikliklere gidilen Genel Kurul’da, Öcalan’ın Newroz deklarasyonuna tam destek verildi ki, bu da kalıcı barış adına kararlılıkla devam eden çözüm süreci aşısından oldukça önemli bir karardı.

Bunların dışında kongrede geri çekilme ile bağlantılı olarak demokratik çözüm sürecinin birinci aşamasının gerçekleştiği ve ikinci aşamada devlet ve hükümetin somut adımlar atarak gerekli yasal ve anayasal düzenlemelere gitmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Kongre’nin diğer önemli bir özelliği ise Alevi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleri ile ilgili bazı sıkıntılara dikkat çekilmesi ve bildirilerde Alevilere geniş yer verilmesiydi.

Kongre ve sonrasında örgüt yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda en dikkat çekici başlık örgüt kanadının sürecin ikinci aşaması ile ilgili devlet ve hükümet kanadından beklenilen demokratikleşme adımlarını bir an önce atmasına yönelik çağrılardı. 

Felaket Tellalları...

Yukarıda özetle bahsetmeye çalıştığım örgüt kongresindeki yeni yapılanma ve açıklamalar üzerinden, özellikle de Karayılan ve Bayık isimleri özelinde hızlı bir komplo teorisyenliğine sahne oldu son iki gün.

Felaket tellalığı olarak tanımlanabilecek bu yaklaşımlar öncelikle Şahinler-Güvercinler eksenine oturtuldu ve toplumda çözüm sürecinin artık tıkanmakta olduğu yönünde bilinçli olduğunu düşündüğüm bir algı yönetimi başlatıldı.

Öncelikle sosyal medya üzerinden başlayan felaket senaryosu yazma ve toplumda ‘’süreç tıkanıyor’’ algısı oluşturma çalışmaları bazı köşe yazarı ve yorumcular tarafından da ne yazık ki desteklendi.

Felaket tellalığına bilinçli veya bilinçsiz olarak soyunan ya da hizmet edenlerin gözardı ettikleri çok önemli bir durum var ki, o da eskiye göre çok daha bilinçlenmiş ve her türlü komplo teorisine ortak akıl ile bakarak değerlendirme yapabilen bir toplum olduğumuz.

Hani denir ya...
Artık ‘’yemiyor’’ anlayacağınız... 

Öcalan Faktörü...

Tüm bu örgüt üzerinden çözüm sürecine dair yeni felaket senaryoları yazanların ortak akılsızlığı ise, bazılarınıza abartılı gelebilir ancak gerçek  şu anda tam da böyledir, örgütte Öcalan’ın izni, bilgisi ve direktifi dışında kimsenin su dahi içemeyecek olduğudur.  

Kongrenin Öcalan’ın kardeşinin İmralı ziyaretinin hemen akabinde gerçekleşmesi veya kongre öncesi Öcalan’ın kardeşinin İmralı’ya bir ziyaret gerçekleştirmesi diyelim, umarım bazıları için Öcalan’ın örgüt üzerinde şu anki mevcut hakimiyeti noktasında bir anlam ifade ediyordur.

Yani örgüt içindeki isimlerin yeni görevlendirilmelerinin Öcalan’ın inisiyatifi dahilinde gerçekleştiğini söylemek bugünün koşullarında doğru gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. 

Önemli Bulduklarım....

1-) Yönetimdeki değişiklik, örgüt ana iradesi dışında kalıp bağımsız hareket edebilen küçük grupların daha iyi kontrol edilebilmesine katkı sağlayacaktır.
2-) HPG, aynı zamanda PKK'nın "Apo'nun Fedaileri" diye bilinen silahlı grubudur.  Karayılan'ın bu grubun başına geçmesi, bu grubun daha kontrollü olması sonucunu getirecektir.
3-) Örgüt kongresinde Öcalan'ın Newroz deklarasyonuna tam destek kararı bildirilmiştir ve bu  bildirim barış süreci adına önemli ve bağlayıcı olacaktır.
4-) Cemil Bayık ve diğer isimler gibi bazı çevrelerce ‘’süreç karşıtı’’ ve ‘’çatlak ses’’ olarak değerlendirilmiş isimlerin yeni yönetimde yer almaları ve yeni yönetimin Newroz deklarasyonuna bağlılık bildirmesi bu yöndeki olumsuz değerlendirmeleri anlamsızlaştırmış ve bu isimleri de çözüm sürecine olumlu manada dahil etmiştir.
5-) Gen Kurul'da, örgüt içerisindeki Alevi-Dersim kanadının süregelen rahatsızlıklarının da dikkate alınması, örgüt içerisinde var olduğu düşünülen bu sorunun çözümü adına atılmış önemli bir adımdır, dolayısıyla çözüm sürecine de olumlu bir katkıdır.
6-) Örgütün, AKP ye rağmen siyasal çözüm sürecinde ısrar edeceklerini bildirmesi kalıcı barış adına yürütülen çözüm sürecinin devamı açısından oldukça önemli ve olumlu bir karardır.
7-) Son örgüt kongresi ve sonrasındaki bildiri, örgütün hızla sivil siyaset alanına kaydığını ve kendisini sivil siyasi mücadeleye programlamakta olduğunu göstermektedir. Örgütün siyasallaşma çabası Türkiye toplumu adına önemlidir.
8-) Karayılan’ın yeni görevi sonrası yaptığı açıklamada yer alan şu ifade önemlidir. ‘’Artık silahlı güölere gerek yok’’ 

Napmalı...

Bugün itibariyle, PKK nın 21 Mart Newroz deklarasyonu sonrası yeni pozisyonunun içerde ve dışarda tam olarak ne olduğunu kavramaya çalışmak ve örgütün silahlı mücadeleye veda  siyasi mücadeleye merhaba dediğini unutmamak ve görmek yerinde olacaktır.

Örgüt veya BDP kanadından gelebilecek çoğu seçim sathı mahallinde olduğumuz için bence normal denilebilecek sertimsi açıklamalardan aceleyle çzöüm süreci hakında felket tellalığı yapmanın bu ülkeye hiç bir faydasının olmayacağını düşünüyorum.

Elbette enine boyuna her açıklama her yönüyle değerlendirmeye tabi tutulmalı ancak bilinçli veya bilinçsiz önyargılar içeren şekilde felaket yaygaracılığı yapmamaya da özen gösterilmeli kanaatini taşıyorum.

Hoş Kalın

11 Temmuz 2013
@cngzkync

9 Haziran 2013

Canvas Kumaş Mı Terzi Mi?


Gezi Parkında çevreye duyarlı, daha önce de belirttiğim gibi kısmen haklı gerekçelere dayanarak başlayan masum eylemler bugünlerde farklı boyutlara ulaştı. Gezi Parkı’nın masum eylemcisi bile bu boyutlara gelecek bir eylemsellik içinde olduğunu ne biliyor ne kestirebiliyordu. Aynı şekilde yönetenler de bu eylemi başlangıçta hiç önemsememiş ve bugün bunların yaşanacağını hesap edememişti kuşkusuz.

Gelinen olayları, başta sosyologlarımız analiz etmeye devam ede dursun, ki bunu oldukça önemsiyorum ve mutlaka incelenmelidir, gelin hep birlikte, elimizden geldiğince tarafsız ve aynı gemide olduğumuzun bilinciyle, aklımızın erdiği kadar, bugünlerde #occupygezi #direngezi vs gibi etiketlerle sosyal medyada yer alan olayları, hemen yanı başımızda cereyan etmiş ve halen yer yer devam etmekte olan ‘’Arap Baharları’’ ve diğer benzeş halk hareketleri ile birlikte inceleyelim.

Libya-Tunus-Mısır-Suriye...

Bu ülkelerde kimilerince ‘’devrim’’ kimilerince de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında ‘’düğmeye basılmak’’ suretiyle peş peşe ve benzer usullerde bir dizi halk hareketi, bana kalırsa da birer ‘’darbeye devşirilmi devrim’’ olarak tanımlayabileceğim gelişmeler söz konusu olmuştu.


Elbette tüm bu ülkelerde yaşanmış ve halen yaşanmakta olan halk hareketlerinin içinde, tıpkı bizim Gezi Parkı nın masum olarak tanımladığım protestocuları gibi, kendi ülke koşullarına göre gördükleri baskı ve yetersiz demokrasi karşısında bir ‘’devrim’’ yapmakta olduklarını düşünenler de vardı. Bu halk hareetlerini kim ne olarak adlandırırsa adlandırsın,hemen hepsinin protesto şekli ve eylemsellik biçimleri arasındaki benzerlikler ise dikkat çekici.

Sloganlardan, sembollere ve eylem biçimlerine varıncaya kadar görülen bu benzerliklere, Gezi Parkı eylemlerinde de rastlamış olmayı ise, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu olarak görüyorum. Bazı ülkelerde yaşanan halk hareketlerinde kullanılan sembolleri Gezi Parkı eylemlerinde kullanılan sembollerle birlikte yazının altındaki foto galeride görebilirsiniz.

Hatırlayınız özellikle sosyal medyada kullanılan bu semboller yukarıda adını zikrettiğim ülkelerde daha sonraları meydanlara dökülen halk tarafından duvarlara ve pankartlara da yansımıştı.

Neden Occupy...

Avrupa Birliginin ve IMF nin baskilariyla, İspanya Devleti’nin kemer sıkma politikalarına gitmesi sonucu oluşan dar boğaza isyan eden İspanyollar, Madrid de bulunan Plaza Del Sol meydaninda önce gosteri yapmaya, sonra da burada tıpkı bizim Gezi Park takşne benzer şekilde geceleri konaklamaya başladılar. Bu meydan işgali dünya genelindeki tüm diğer ‘’occupy’’ eylem biçimlerinin de çıkış noktası oldu. Gezi Park eylemlerinde kullanılan #occupygezi etiketi ve tanımı da içerik, haklılık haksızlık vs gibi diğer detaylar açısından olmasa da etiket ve tanımlama noktasında, buradan öykünüyor olsa gerek.

Nedir Bu Otpor ve Canvas....

Bazı kaynaklarda, Yugoslavya'ya son ve büyük darbeyi vuranın, hatta Yugoslavya ismini tarihten silen derneğin, başkanlığını Voyvodina Sosyal Demokrat Ligi adlı ayrılıkçı örgütün üyesi olan Branimir Nikoliç'in yaptığı Otpor olduğu iddia edilir.

Otpor’un zamanla Açık Toplum Enstitüsü'nün Balkanlar kolu olduğunu açıkladığı, Otpor’un arkasında Amerikan Devleti’nin yer aldığı ve Belgrad’ta da bunu bir Sırbistan Büyükelçisinin yönlendirdiği yine iddialar arasında yer alıyor.
Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) fonların dağıtımını ticari yüklenicilerle ve STK olarak bilinen NED, NDI ve IRI aracılığıyla gerçekleştirmekte olduğu da iddialar arasında.

Hatta bu STK lardan IRI adıyla bilinenin, yirmi civarı Otpor önderine, Budapeşte Hilton Otel’inde düzenlenen şiddetsiz direniş seminerine katılım için para ödediği ve bu seminerde bazı Sırp öğrencilerin, grev örgütlemek, simgelerle iletişim kurmak, korkunun üstesinden gelmek, diktatöryel bir rejimi devirmek konularında eğitim aldıkları da iddalar arasında yer alıyor.

Bu eğitimcilerin başındaki kişinin, Otpor göstericilerini eğiten ve 70.000 kopya şiddetsiz direniş kılavuzu dağıtan Amerikan Ordusu emeklisi bir Savunma İstihbarat ajanı olduğu yine iddialar arasında yer alıyor. Amerikan yönetiminin, daha sonra Otpor'u uluslararası faaliyetler yürütmek ve sivil itaatsizlikler yaratmak için kullanmaya karar verdiği en ciddi iddialar arasında yer almakta.

Bunun için Türkçesi "Direniş" anlamına gelen Otpor’un, merkezi Belgrad'ta olan ve yine Türkçesi "Şiddetsiz Direniş Stratejileri Merkezi" olan "Center for Applied Non-Violent Action and Strategies"e yani CANVAS'a dönüştürüldüğü söylenir.

CANVAS’ın merkezinin Sırbistan’da olduğu söyleniyor. Daha çok Üniversitelerde kürsü halinde çalıştıkları. Açık Toplum Fonu’ndan açık destek aldıkları söyleniyor. En büyük destekçilerinden birinin ABD başkanlık yarışında Obama’nın rakibi olan John McCain olduğu bir başka önemli iddia.

Mc.Cain hem Mısır hem Libya olaylarında en faal isim olarak öne çıkmıştı. Mısır'a karşı ilk yaptırım planının altında McCain imzası olduğu ve Mc.Cain’in Libya'ya kadar gidip Bingazi'de muhaliflere destek verdiği de bir diğer önemli iddia.

Bir Eylemcinin Gözlemi...

İnternette konuya dair gezinirken gözüme çarpan şu satırları aynen aktarmak istşiyorum, bakın eylemlere katılan bir gencimiz bir blog sayfasında 02 Haziran 2013 de şu notları düşmüş.

‘’31 Mayıs’ta akşam ve gece süren eylemlerde bulundum. İstiklâl Caddesindeki büyük kalabalıktan önce gerçekleşen eylemde, grubun önünde polisle tartışan bazı kişilerin kafasına taktığı kaskta “#OCCUPYTURKEY” yazması dikkatimi çekti. Tweeterda da en çok kullanılan etiketlerden biri “#occupyturkey”di. Türkiye ve dünya gündemi listesinde ise en üstte #DirenGeziParkı vardı. Facebook’ta ise “Occupy Turkey” adlı sayfa, bu eylemler hakkında en hızlı bilgilerin paylaşıldığı, güncel gelişmelerin aktarıldığı sayfa oldu. Sayfa 1 Haziran saat 3.00 civarında 16 bin üyeye sahipken aynı gün saat 23’te 40 bin üyeye ulaşmış durumda. Büyük olasılıkla da eylemlerin gidişâtı bu sayfadan yönlendirilmeye çalışılacaktır. “Occupy” işgâl etmek anlamına geliyor.’’

 Yukarıdaki satırları paylaşan kardeşimiz kendince diğer eyleme katılan arkadaşlarını uyarmaya çalışıyor.  Endişesi ise birileri tarafından kalkıştıkları eylemlerin yönetiliyor olup olmadığı durumu. Bana kalırsa bloga yazdıklarının benim ‘’endişe’’ diye tanımladığım kısmında bu gencimiz haklı ve çok yerinde bir uyarıda bulunuyor.



Yukarıda bir çoğunuzun internetten ulaşabileceği bazı kaynaklarda yer alan çeşitli iddia ve yorumlara yer verdim. Bu iddiaların ne derece doğru olup olmadığı konusunda net bir bilgiye sahip değilim elbette.

Ancak ülkemizi yönetenlerin ve bugünlerde eylem yapanların bu hususları göz ardı etmemesi ve çok dikkatli olunması gerektiğini düşündüğümden, sizlerle de paylaşmak istedim. Belki de bilmesi gerekenler zaten biliyordur.

Yazımı izninizle yine aynı blogger’ın şu satırları ile bitireyim...

‘’Bu sürecin kimler tarafından yönetildiğini, nereye sürüklenmek istediğini iyi düşünmek gerek.’’

Tekrar Hatırlatmakta Fayda Görüyorum

Aman Dikkat Sevgili Kardeşlerim....

Hepimiz Aynı Gemideyiz...
Hoş Kalın
09 Haziran 2013
@cngzkync

5 Haziran 2013

Krizden Darbe Devşirmek


Günlerdir kendimce yazıp duruyorum, bundan önceki son altı yazımda derin ve paralel devlet yapılanmalarından başlayarak, İstanbul için tasarlandığını düşündüğüm bazı ‘’operasyonel’’ ihtimaller üzerinde durmuştum. Dilim döndüğünce, kalemim yettiğince olası gördüğüm ihtimallere dair değerlendirmelerime, dolaşımdaki bazı kulis değerlendirmelerini de ekleyerek, muhtemel gördüğüm tehlikelere dikkat çekmeye çalışmıştım.

Şimdi birlikte bugünlerde yaşadığımız Gezi Eylemleri olarak adlandırılan, ancak masum bir eylem noktasından hızla uzaklaşıp farklı ve şiddet içerikli bir kaosa dönüşen olayları anlamaya çalışalım. Her zamanki gibi doğrulara doğru, yanlışlara yanlış deme düsturu ve her koşulda hakkaniyet duygusunu asla elden bırakmadan.

Başarabildiğimizce elbette, Yaradan mahcubiyet vermesin...

Taksim Projesi...

Taksim’deki meydanın yayalaştırılması ve trafiğin yer altına alınmasını, meydanın yeniden düzenlenmesini, tarihi Topçu Kışlasının birebir aynısı olmasa da yeniden yapılmasını, hatta Erdoğan’ın son açıklamaları ile daha da belirginleşerek, Taksim’e bir  Cami ve Kilise yapımını da öngören, AKM’nin yıkılarak yeniden yapılmasını da kapsayan oldukça farklı fazları olan kapsamlı bir proje.

Ağaç Kesimi ve AVM Karşıtı Protesto...

Yukarıda bahsettiğim projenin fazlarından biri olan Gezi Park alanın yeniden tanzimi ve Topu Kışlası yapımı noktasında aslında uzun zamandır sivil platformlar tarafından dile getirilen bir itiraz söz konusu. İtirazın ana konusu Taksim’e tarihi Topçu Kışlasının bir AVM içeriği ile yapılmaması ve bu esnada da Gezi Park alanında yer alan ağaçların kesilmemesi. Bu itirazı dile getirmek için ortaya konulan, başlangıçta kendi içinde haklı gerekçelere dayandığı da rahatlıkla söylenebilecek, demokratik bir hak olan doğal bir protesto.

İletişimsizlik...

Protestocular ve protestonun muhatabı olan başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bir türlü oluşturulamayan iletişim nedeniyle gerilen taraflar. Protestoculara bireysel anlamda bazı siyasetçilerin de katılması ile artan desteğe rağmen, kulak verilmemesi ve iletişimsizliğin devam etmesi.

İstanbul’u yönetenlerin bu derece kapsamlı ve büyük projesini sağlıklı bir şekilde başta projeye itiraz eden protestocular dahil topluma gerektiği gibi anlatamaması. Otobüsün rengini, vapurun modelini kolayca şehirde yaşayanlara sorarak karar verebilmiş bir yönetimin, ne hikmetse böyle kapsamlı bir projede kentlinin katılımını sağlama yönünde bir irade göstermemesi.

Pasif Eylemciye Tuhaf  Müdahale...

Protestocular lehine artan vatandaş ve siyasetçi desteği nedeniyle daha da çok ses getirmeye başlayan bir protesto hareketinin, toplumun diğer kesimleri tarafından duyulmaya başlamasına rağmen,kenti yönetenlerin tuhaf bir inatla, protestocuları adeta yok sayan garip tutumu ve sonrasında da demokratik bir hak olan ve başlangıçta şiddet içermeyen ‘’itiraz sesini’’ bastırmak için, kenti idare edenlerin polis kuvvetlerini devreye sokması.

Adeta kartopu gibi yuvarlanarak, iletişimsizlik ve inatlaşma ile büyüyen bir protesto grubu ve gerginleşen ortam sonrası, sabahın kör vaktinde, pasif eylem durumunda olan, kimi kurduğu çadırda uyumakta olan, kimi kitabını okuyan, müzik dinleyen, arkadaşlarıyla sohbet eden protestocuya, daracık Gezi Parkı alanında, akla mantığa sığmayacak bir zamanlama ve orantısız bir güç kullanımı ile gelen müdahale.

Tazyikli sudan ve biber gazından kaçışan, bir çoğu bir şekilde yaralanmış, genci, yaşlısı, kadını, erkeği ile panik halinde insanlar. Müdahale edeni ile, müdahale edileni ile çoğumuzun ekranlardan dehşete düşerek izlediğimiz insanlar, bizim insanlarımız.

Başarısız Kriz Yönetimi...

Demokratik hakkını kendince haklı gerekçelerle kullanarak protesto eden vatandaşlar ile, görevi gereği emir kulu pozisyonundaki, senin benim gibi evine, çoluğuna çocuğuna ekmek götürme derdindeki polisimizin karşı karşıya gelmesi. Başlangıçtan itibaren iletişimsilik, inatlaşma ve sonrasında oluşan gerginlik ve nihayet adına kriz diyebileceğimiz ortam noktasında başta kenti idare edenlerin başarısız kriz yönetimi.

Kenti idare edenlerin başarısız kriz yönetimine tuz biber mahiyetinde, bir anlamda yerel yönetimine sahip çıkma babında da okunabilecek, ülkeyi yönetenlerden gelen, ancak yine de bir çoğumuzun hala anlamakta zorlandığı, inatçı ve sert açıklamalar.

Şiddet dozu artan eylemler sonrasında bir anlamda kendine gelen ve nihayet geç kalınmış da olsa iktidar kanadından gelen toparlıyıcı, hatalarını kabul eden, mesajları aldığını ifade eden, gerekli konularda özür bildiren birinci ağızdan yeni açıklamalar. En başta eylemler daha başlamadan yapılması gerektiği gibi protestocular ile kurulan görüşme ve diyalog ortamı.

Krizi Fırsata Dönüştürenler...

Burya kadar ‘’hata’’ olarak tanımladığım ve kısaca farklı başlıklarda anlatmaya çalıştığım konular sonrasında ister istemez oluşan kriz ortamını fırsata çevirmek için, uzunca bir süredir pusuda bekleyenlerin gözü dönmüş bir coşku ile sahada yerini alması.

Taksim’den taşan kalabalıklar, yüzlerce kamu malına zarar verecek boyutta gerşekleşen bir şiddet ve kentin değişik semtlerinde ve başka illerdeki protesto eylemlerinde adeta cirit atmaya başlayan, bugünlerde emniyet birimlerince sayıları 1000’e vardığı ifade edilen yabancı istihbarat elemanları ve provokatörler.

Masum ve kısmen haklı denilebilecek bir protesto eyleminin hızla boyut değiştirmesi ve çevreci bir eylem sıfatından uzaklaşarak, tamamen iktidar karşıtı ve şiddet içeren bir boyuta ulaşması. Eylemlerin geldiği bugünkü boyutta öncelikle partiler bazında siyaset kurumlarının ve STK ların eylemler karşısında lehte ya da aleyhte pozisyonlarını belirleme, güncelleme girişimleri.

Eylemlerin Güncel Tarafları...

Bugün gelinen noktada, bir tarafta iktidar karşıtı olarak,dikkat çekici bir hızla,’’ masum’’ bir eylemden devşirilmiş, iktidar karşıtı olan yerli ve yabancı bir çok odaktan teşekkül eden bir cephe ve diğer tarafta da tek başına bu cephe ile baş etmek durumunda kalan bir iktidar olduğunu düşünüyorum.

Peki kimlerdir bu pusuda bekleyip durumu fırsata dönüştürmek için harekete geçen ve bir anda aynı paydada normal koşullarda aklın reddedeceği bir şekilde birleşip cephe oluşturanlar ? Neden şimdi harekete geçtiler ? Bu sorulara benzer zihinlerimizde oluşan diğer sorulara da yanıt bulmak için, gelin bir kısmının cevabı içinde saklı bazı sorular sorup cevaplarını hep birlikte düşünelim ve bulalım.

Cevap Arayan Sorular...

1-       Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrası yurda döner dönmez, Emniyet İstihbarat ağırlıklı olarak yaptıpı tasfiyelere en çok hangi medya kuruluşları itiraz etmiş rahatsızlık ve eleştiri bildirmiştir ?
2-      Sabahın köründe pasif eylemciye yapılan orantısız güç içeren müdahalenin sorumluları tam ve net olarak kimlerdir ?
3-      Müdahale emrini uygulamak durumunda kalan polis memurları ve lokal yetkililer bu emirleri gönül rızasıyla mı uygulamışlardır ?
4-      Proje ile ilgili olarak çok önceden yapılan itiraza, Yargı’nın verdiği yürütmeyi durdurma kararı neden eylemcilere yapılan sert müdahale ve olayların büyümesinden hemen sonra çıkmıştır ?
5-      Eylemi fırsat bilerek kalabalıklara karışan yerli ve yabancı unsurlar kimlerdir ?
6-      Önümüzdeki günlerde karar aşamasında olan Ergenekon davasının olayların bu noktaya gelmesinde etkisi var mıdır ?
7-      Özellikle 28 Şubat soruşturmasının medya ve sermaye dahil sivillere uzanacağının bilinmesinin, olayların bu derece büyümesine etkisi olmuş mudur ?
8-      Başlangıçta pasif ve samimi olan bir eylemin bu boyutlara taşınmasında yaklaşan genel ve yerel seçimlerin rolü nedir ?
9-      İktidarın HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısında yeni ve köklü bir takım düzenlemelere gideceğinin konuşulduğu günlerde, bu düzenlemeden rahatsızlık duyacak çevrelerin bu eylemlerin tırmanmasında rolleri olmuş mudur ?
10-   Bazı medya kurluşlarının bugünlerde farklı sermaye gruplarının yönetimine geçmiş olmasının eylemlerin hızla boyut değiştirmesi ve büyümesi ile bir ilgisi var mıdır ?
11-    28 Şubat darbe girişimi öncesi faaliyetlerine başlayan BÇG adındaki kuruluşun finansmanı için bir finans havuzu kurulmuş mudur ? Kurulmuş ise bu havuza maddi kaynak aktaranlar kimlerdir ?
12-   En itidal beklenen anda daha da sertleşerek, ‘’Taksim’de AKM yi yıkıp yeniden yapacağız, Taksim’e bir Cami de yapacağız, Kilisenin önünü de açacağız’’ diye seslenen Başbakan’ın sözlerinin hedefinde kimler vardır ? AKM, Cami ve Kilise söylemi sembolik yapılar üzerinden anlamlı bir mesaj ve kendisine karşı oynanan kirli tezgahı fark eden Başbakan’ın örtülü resti midir ?
13-   Samimi ve çevre bilinci olan protestosunda bu manada haklı bulduğum eylemci kardeşlerimizi tenzih ederek son sorumuzu soralım. Kendisine karşı iç ve dış destekli olarak kurulan şer cephesini ve çekilen kılıçları fark eden bir liderin, bu meydan okuma karşısında ‘’uslub’’ hassasiyeti göstermesi ve yumuşak davranmasını beklemek ne derece doğru bir beklenti olur ?

Welhasıl-ı Kelam

Gezi protestolarıyla başlayıp büyüyen olaylardan toplum adına çıkarılacak dersler elbette vardır.
Samimiyetle Taksim deki projeye şiddet kullanmadan karşı durup protesto edene, Taksim’de mıntıka temizliği yapan gönüllülere EYWALLAH.

Sabahın köründe çoğu uyku halindeki pasif eylemciye orantısız güçle müdahaleye, halkın beklenti ve taleplerini yok sayan ve katılımı engelleyen bir yönetim anlayışına, derdini protestosunu şiddet kullanarak ifade etmeye, projeye muhalefet ederek ağaca ve çevreye samimiyetle sahip çıkanların arkasına sığınıp, beceremediği siyaset için kazanç devşirmeye ve darbe çığırtkanlığı yapmaya HAYIR.

Emin olunuz ki ‘’her işte bir hayır vardır’’ sözündeki gibi, Gezi Eylemi de hep birlikte yaşadığımız tüm iyi ve kötüleriyle adım adım gelişmekte olan demokrasimize çok şey katmıştır.

Direniş, hak arama, protesto ve siyaset kültürümüz kendini test ederek, nihayetinde en doğru olanı bularak gelişmeye devam etmektedir.

Unutmayalım...

Hepimiz Aynı Gemideyiz...

Hoş Kalın
05 Haziran 2013
@cngzkync