29 Eylül 2013

Bombalanan Kürt-Türk İttifakı

Irak Kürdistanında seçimlerin Barzani tarafından  Türkiye’de Erdoğan’ın seçim başarısına oy anlamında oransal ve siyasal duruş olarak benzer şekildeki başarısı ile sonuçlanmasının ve resmi olarak açıklanmasının ardından Hewler ( Erbil) ‘de yapılan bombaları saldırıları önemli buluyorum.

Önümüzdeki günlerde saldırıyı gerçekleştirenlerin kimler olduğu konusunda vitrine elbette bir takım örgüt veya grupların isimleri çıkacaktır.

Kimin hangi taşerona bu saldırı emrini verdiği sorusundan çok daha önemli olanın bu saldırının asıl hedefinin ne olduğu sorusunun cevabı olduğunu düşünüyorum.

Irak Kürdistan’ı federe devletini kurduğundan bu yana istikrarlı bir biçimde ekonomik sosyal ve siyasi anlamda gelişme trendi yakalamış ve yaklaşık altı yıldır, yani 2007 den beri de bu türden terör saldırılarına muhatap kalmamış, bölge koşullarına bakıldığında aslında dikkat çekecek şekilde de güvenli ve hızurlu bir bölge.

Hoş ‘’terör uzmanı’’ sıfatlı ve bu konuda akademik kariyeri olan biri değilim ancak bu tip saldırılardan sonra ilk akla gelen sorulardan birinin, kimler neden yaptı ile birlikte elbette  neden şimdi sorusu olduğunu söyleyebilirm.

Irak Kürdistanında seçimler daha yeni bitti,  Mesud Barzani oylarını geçmiş dönemdeki seçimlere oranla yanılmıyorsam  %25 gibi bir oranda arttırdı ve belki de rakiplerinin geçmiş dönemlerdeki gibi bir seçim ittifakı yapmamalarının da getirdiği olanakla diğer partileri açık farkla geçerek birinci parti olmayı başardı.

Barzani ve Erdoğan’ın bölgede yürüttükleri siyasette hemen hemen aynı paralellikte, yani muhafazakar demokrat çizgide olduklarını biliyoruz. Hatırlarsanız Barzani Ak Parti’nin kongresine katılmış ve bir de konuşma yapmıştı.

Yapılan saldırıya dönecek olursak, bu saldırının hedefinin Barzani’nin seçim başarısını gölgelemenin yanında, karşılıklı atılan olumlu adımlarla giderek daha da gelişen ilişkilerin olası sonuçlarından olan, özellikle Türkiye açısından önemli bulduğum stratejik Kürt-Türk ittifakının baltalanması olduğunu düşünüyorum.

Hewler de yapılan son saldırıda atılan bombalar , günümüzde Kürtçe tanımlarıyla coğrafik olarak Bakur, Başur, Rojava ve Rojhilat olmak üzere dört ayrı bölgede yaşayan Kürtlerin her birinin kalbine atılmış bombalardır.

Türkiye’nin bu saldırı sonrası Irak Kürdistan’ı yönetmine destek olması ve yanında yer alması hem insani açıdan hem de stratejik açıdan çok önemli bulduğum muhtemel bir Kürt-Türk ittifakı için de hayati önemdedir.

Saldırıların Irak Kürdistanındaki Kürt halkının kazanımlarını bir türlü hazmedemeyenler ve olası bir Kürt-Türk ittifakına karşı duruş gösterenler tarafından organize edilmiş olabileceği kanaatini taşıyorum.
Türkiye’nin her geçen gün daha da demokratikleşen ve kendi Kürtleriyle de hızla barışan demokrasisine paralel şekilde geliştirilebilecek win-win yapısında bir Kürt-Türk ittifakının, bölgede yeni bir süper güç yaratabilecek potansiyelde  olduğunu, halkların huzur ve barış içinde refah yolunda bölge halkı dahi olmayanların müdahale ve güdümünden uzak şekilde gelişimlerine  olanak sağlayabilecek önemli stratejik bir oluşum olacağını düşünüyorum.

Bu vesile ile Hewler’de hayatlarını kaybedenlere rahmet diliyor, bu terör eylemini organize eden ve gerçekleştiren tüm hain odak ve unsurları Yaradan’ın takdir ve adaletiyle başbaşa bırakıyorum.

Hoş Kalın
29 Eylül 2013

@cngzkync

22 Eylül 2013

Almanya'da Seçim Yarışı


Almanya’daki seçim sonuçları henüz netlik kazanmadı ancak bugün saat 15:00 itibariyle seçimlere katılım oranının %40 seviyelerinde olduğu bilgileri geliyor...

Almanya’daki seçimlerle ilgili olarak katılım oranları seçim sonuçlarında oluşacak hükümetin yapısı ile ilgili olarak önemli bir unsur...

Örneğin 1983 yılı seçimlerinde oy kullanım oranı %88,3 olarak gerçekleşmişken, 2009 yılında ise seçime katılım oranının %67 lere kadar düştüğü görülmüştü.

2009 yılında yine saat 15:00 civarı katılım oranları %36 larda seyretmiş ve sandıklar tamamen açıldığında seçime katılım oranı %67 lere kadar ulaşabilmişti.

Bu yılki seçimlerde saat 15:00 itibariyle gerçekleşen katılım oranının %40 seviyelerinde olması 2009 yılına oranla seçime katılım oranının yükselmesi açısından umut verici görünüyor..

Seçime katılım oranının artmasının muhaleftte yer alan Sosyal Demokrat Parti nin oylarını yükseltme ihtimali de söz konusu...

İçinde bulunduğumu ayda 2.500 kişinin katılımıyla yapılan en son ankette Sosyal Demokrat Parti nin oy oranı %25, Sosyal Demokrat Parti’nin koalisyon ortağı olarak adlandırılabilecek Yeşiller Partisi’nin oy oranı %9 ve Sol Parti ise %10 oranında bir oy alacağı sonucu çıkmıştı...

Yine başka anketlerde Merkel’in Hristiyan Birlik Partilerinin oy oranının %40 civarı çıkmıştı...
Hristiyan Birlik Partilerinin liberal koalisyon ortağı tercihi olan Hür Demokrat Parti’nin bu yılki seçimlerde %5 lik barajı geçmekte zorlanacağı da yapılan yoprumlar arasında..

Merkel’in koalison ortağı olarak tercihi olan liberal görüşlü Hür Demokrat Parti nin seçim barajını geçememesi durumunda Hristiyan Birlik Partilerinin bu sefer %25 lik bir oy alması anketlere göre muhtemel görünen Sosyal Demokrat Parti ile %65 lik bir oy gücü oluşturarak koalisyon yapması muhtemel görünüyor...

Bir diğer ihtimal de zayıf olmakla birlikte Hristiyan Birlik Partilerinin  %9 luk oy alması beklenen ve baraj sorunu olmayan YeşillerPartisi ile bir koalisyon hükümeti kurması...

Açıkçası Almanya seçimleri yeni hükümetin hangi tipte bir koalisyon ile kurulacağı yönündeki belirsizlik nedeniyle Almanlar açısından oldukça heyecanlı geçmekte...

Merkel Alman halkının yarısından fazlasının tüm ekonomik krize ve sıkıntılara rağmen hala Başbakanlık koltugunda görmek istediği kişi olarak seçimlerden başarılı olarak çıktığında, AB de krize rağmen ayakta kalan tek lider olarak da tarihe geçecek bir başarı elde etmiş olacak görünüyor...
Hoş Kalın
22 Eylül 2013

@cngzkync

15 Eylül 2013

Anadilde Eğitim ve Çekilme


Gündemin en önemli konuları malumunuz üzere çözüm süreci. Elebtte bir anlamda bununla iç içe olan yeni demokratikleşme paketi de. Neredeyse bu konulara dair yüzlerce yazı, yorum, analiz var. 

Yetişebildiklerimizi okuyoruz,dinliyoruz, izliyoruz...

Pakette yer alıp almayacağı netlik kazanmayan, yer alsa dahi ne şekilde yer alacağı merakla beklenen ve benim de bir önceki ve daha önceki yazılarımda da değindiğim ‘’anadilde eğitim’’ hakkının iadesi konusu paketin açıklanması öncesi iyice muamma halini aldı.

Başka bir kaç konu daha var elbette. Geri çekilmenin durdurulması da önemli bir hamle..

Son günlerdeki bu ve bazı gelişmelere dair zihnimde kalan notları sizlerle paylaşmak isterim...

Anadilde Eğitim

Anadilde eğitim hakkının iadesi konusunda ‘’anadilde eğitim ülkeyi böler’’ şeklinde açıklamalara şahit olduk.

Anadilde eğitim için henüz teknik alt yapının yetersiz olduğunu söylemek ve öncelikle bu hakkı gerekli anayasal düzenlemelerle halklara iade ederek, Türkçe dışındaki anadillerde ve MEB dışında kalan eğitim kurumlarında, dilerlerse ve halktan buna bir  talep var ise, okul açılabilme imkanı yasal olarak sağlanarak kamuoyu tatmin edilebilecekken, bu türden yanlış ve sert açıklamalar yapan iktidar kanadının ciddi ve stratejik bir hata içerisinde olduğunu gözlemliyorum.

Ne Kürt halkının ne de diğer Türkiyeli halkların devletten kendi dillerinde okul talep ettikleri söz konusu olmadığı gibi, iktidarın sadece kendisinden önceki yönetimlerin gasp ettiği bu hakkı iade etmesinin Türkiye’nin huzur ve kalıcı barışına çok biyük bir katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Eğer bir ülkeyi bir şeyler bölecekse, bunun asla  anadilde eğitim hakkının iadesi değil, o hakkın gaspının devamı ve iade edilmemesinin olacağı kanaatindeyim...

Böyle önemli bir hakkın gaspı, anlaşıldığı üzere bölünme korkusu yaşayanların olduğu bir ülkede en ciddi ve asli bölünme riski olabilir...

Anadilde eğitim ülkeyi böler şeklindeki sözleri ifade eden her kim olursa olsun hatalıdır...

Türkiye Kürtlerinin bu derece önemsediği bir hakkın ''Anadilde Eğitim Ülkeyi Böler'' denilerek üzerinin örtülmesi ve geçiştirilmesi stratejik ve tarihi bir hata olacaktır...

Eli varıp, gücü ve yüreği yetene düşen,  hiç bir komplekse ve ön yargıya yenilmeden,  halklara gasp edilmiş haklarını iade etmektir...

Çekilmenin Durması

Önce PKK nın atanmış komutanlarından Bayık’ın çekilmeyi durduruyoruz açıklaması geldi...

Arkasından BDP’den Demirtaş’ın buna ihtimal vermediği mana ve paralelindeki, KCK den gelen ‘’durdurduk’’ açıklaması sonrası siyaseten ‘’boşa’’ düşmesine neden olan açıklama geldi.

Devamında iktidar kanadından gelen açıklamaları izledik...

Bu noktada Ak Parti ve çevresindeki cenahın, çözüm sürecinde gelinen geri çekilmenin durdurulması konusunu henüz sağlıklı ve doğru anlayıp iyi analiz edemediğini düşünüyorum.

İktidar kanadının, özellikle Öcalan ve örgütü birbirinden ayrıştıran söylemlerle, bir anlamda savunma psikolojisinde analizler yaptığı kanaatindeyim.

Öcalan ve örgütü biribirinden ayrıştıran ifadelerle iktidar tarafından yapılan analizleri stratejik hata olarak görüyorum.

Böyle bir ayrışmayı yanlış analizlerle varsayarak tedavüle sokmanın çözüm sürecinde Öcalan’ı boşa çıkarmaya çalışanlara en azından katkı vereceği aşikardır.

PKK gibi ‘’önderlik’’ ile yönetilen yapılarda, önderliğin inisiyatifi veya yetkilendirmesi olmaksızın hiç kimsenin, hele de böylesine önemli bir tek karar dahi alıp uygulayamayacağının bilinmesi ve unutulmaması gereklidir.

Dolayısıyla iktidar kanadının, ''örgüt önderini dinlemiyor'' anlamında deklare ettiği tüm analizler fevri ve çözüm süreci ve kalıcı barışa gidilmek üzere çıkılan yolda önemli stratejik hatadır.

Çekilmenin durdurulması ile yaşanan hadise, örgütün, eli kulağında açıklanması beklenen yeni demokratikleşme paketi öncesi siyasi bir pozisyon alması ve bunu kendi adına başarı ile yönetmiş olmasından ibarettir.

Ak Parti bu siyasi hamleyi öngörememiştir...

Geri çekilmedeki sayısal oranın beklenenden az olduğunun Ak Parti tarafından ifade edilmesinden sonra yeni paketin açıklanmasının gecikmesinin ve yanlış bulduğum  ‘’anadilde eğitim ülkeyi böler’’ gibi söylemlerin elbette tesadüfi olmadığını düşünüyorum.

Oysa Ak Parti’nin, geri çekilme ile ilgili yaşanan yavaşlama veya durmanın bir süre önce patlak veren ve aynı etkide olmasa da halen devam eden, hatta BDP nin o dönemde eylemlere doğru bir duruşla da katılmadığı  malum ‘’Gezi Eylemleri’’ neticesinde aslında siyaseten doğal olarak gerçekleştiğini, geri çekilmekte olan bir örgütün, Ak Partililerin bile tereddüt ederek acaba iktidar düşecek mi endişesine kapıldığı bir ortamda doğal olarak duraksayacağını ve onların da ne olacağını beklemek durumunda kalacağını görmesi ve bunu göz önünde bulundurarak hareket etmesi gerekirdi.

Bir diğer yandan Rojava da yaşanan gerginlikler karşısında  nereye varılacağı ve PYD ile ilişkilerin ne olacağı, nasıl gelişeceği konusundaki belirsizliklerin sürmesinin, doğal olarak geri çekilmeyi yavaşlatacağını görmesi gerekirdi.

Tüm bunları göz ardı ederek agresif  söylemlerle çözüm sürecinde gerilmeye yol açacak durumlara karşı öncelikle Ak Parti’nin iktidarı ve gücü, başka bir anlamda devleti elinde tutan yapı olarak mani olmaya çalışması gerekirdi.

Ak Parti mani olmak yerine, örneğin geri çekilmedeki oransal azlık üzerinden örgüte yüklenmeyi tercih etmesi sonrası süreçte gerilme kaçınılmaz oldu. Bunları ifade ederken elbette  örgüt kanadının süreçte yapması gerekenleri, deklare edilenlere uygun olarak hatasız gerçekleştirdiğini söylemiyorum.

Ancak ortada genel anlamda, yerel ve bölgesel belirsizliklerin pik yaptığı bir sırada gerçekleşen duraksamanın veya yavaşlamanın, Ak Parti tarafından ‘’olgunlukla’’  karşılanması gerekirdi kanaatindeyim.

Süreci yönetmede, Ak Parti’nin gerginlik doğuracak tavırları kontrol etme eğilimiyle hareket etmesinin, sürecin sıhhati ve başarısı açısından daha yerinde ve daha doğru stratejik tavır olacağını düşünüyorum.

Ak Parti’nin olası bir gerginliği iple çeken süreç karşıtı çevrelere referans olmama konusunda hassas ve stratejik davranamamasının da bir sonucu olarak, hele de seçimlere gidilen bir ortamda, BDP ve örgüt kanadında oluşan siyaseten karşılık verme dürtüsü, örgütü yeni demokratikleşme paketinin açıklanmasına yakın yeni bir siyasi pozisyon almaya sevk ettiğini düşünüyorum.

Örgütün paket öncesi alabileceği siyasi pozisyonu iktidar hesap edememiş, örgüt ve lideri kendi hanesine siyaseten ''kazanç'' sağlamıştır.

Her şey bir yana, silaha geri dönülemez şekilde veda etmiş olan bir örgütün, siyasete giderek daha da iyi angaje olduğu görülmektedir. Bu durum kötü değil, tam tersine ülkenin çatışmasız barış dolu geleceği yakalaması açısından İYİDİR.

Geri çekilmenin durdurulmasının, Öcalan tarafından olası iptalinin, Öcalan'ın önderliğini ve örgüt üzerindeki etkisini pekiştireceği açıktır. Bu durum da çözüm sürecinin sıhhati ve başarısı açısından kötü değil, bilhassa İYİDİR.

Çözüm sürecü açısından telaşa şu an için mahal yoktur, karşılıklı tehditkar açıklamalara ve hatta sıkça duymaya başladığımız, felaket tellallığı türünden analizlere aldırmayın derim...

Bu seferki yazım biraz uzun oldu...Değerli vaktinizi aldım bağışlayınız...

Bu arada Ak Parti’ye fazla yüklendiğimi düşünenleriniz de olacaktır...

Bakın Şeyh Edebali ne demiş...

"Ey oğul! Artık Beysin...
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
Güceniklik bize, gönül almak sana...
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görme sana...
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana...’’ 


Hoş Kalın
15 Eylül 2013

@cngzkync

30 Ağustos 2013

Zımane Dayıke

Yazının başlığı Kürtçe...

Bilenleriniz için anlamı net.. 

Bilmeyenleriniz için ise elbette  anlatmak gerekir...

Zımane Dayıke, Kürtçe dilinde bir ifade ve Anadili demek.


Bu günlerde yeniden gündeme  gelen önemli bir konu...

Türkiye Kürtleri analarının dilinde eğitim yapabilme hakkının bahaneler öne sürülerek engellenmemesini ve artık kendilerine iadesini bekliyor...

Tıpkı iki dilde eğitim ve öğretim yapılan Kanada’daki gibi..

Eğitim politikası ülkedeki dil farkına göre belirlenen ve farklı dillerde eğitim serbestisi olan Belçika’daki gibi...

Başlıca dört dilin konuşulmakta olduğu ve bazı eyaletlerde yerel dilin eyaletin resmi dili olarak dahi kabul edildiği.

Ülke resmi dilinin her koşulda yine İspanyolca olduğu, mesela Bask bölgesinde Bask dilinin eğtim ve öğretim dili olarak da serbestçe kullanılabildiği bir İspanyadaki  gibi...

Ülkenin çeşitli başka bölgelerine dağılmış durumda yaşamakta olan, Türkiye deki Kürt ve diğer halklar gibi uzunca bir süre kendi devletince baskı altına alınarak kendisine asimilasyon politikaları uygulanmış, anadilinde eğitim öğrenim hakları önceleri gasp edilmiş ancak sonradan iade edilmiş olduğu Sami halkının yaşadığı ülke olan Norveç’deki gibi...

Anaokullarından başlamak üzere temel eğitimde İtalyanca ile beraber talebe göre diğer dillerin de eğitim aracı olarak kullanılmasının mümkün olduğu İtalya’daki gibi...

Ülkesinde yaşayan Alman halkına aynen kendi ülkelerinde yaşadıkları gibi her türlü din, dil, eğitim ve kültür gibi haktan yararlandırıldığı, ilaveten eğitim için de ülke eğitim bütçesinden ödenek dahi verildiği Danimarka’daki gibi...

Altı ayrı anadilde, evet yanlış duymadınız altı (6) ayrı anadilde, eğitim yapılabilen okullarının bulunduğu Finlandiya’daki gibi...

1967 yılından bu yana okullarında ek anadil dersi verilmekte olan Avusturya’daki gibi...

Bir çok yasal düzenlemede örnek aldığımız, resmi dili dışındaki yerel dillerin, anaokullarından başlamak üzere üniversiteye kadar hem resmi, hem de özel okullarda sorunsuz ve engelsiz şekilde öğretildiği Fransa’daki gibi...

23 eyaletten oluşan federal bir devlet olan, her eyalette eğitimde o eyaletin Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Roman dili gibi anadillerin kullanılabildiği, diğer bir eyaletin dilinin de zorunlu seçmeli dil olarak eğitimde kullanıldığı İsviçre’deki gibi...

Otuz yerel dilin bütün okullarda hem dil dersi, hem de öğretim dili olarak kullanılmasına olanak sağlanan Bolivya’daki gibi...

Arapların ilk ve orta öğretimde kendi Anadillerinde Eğitim alabildikleri ve ikinci dil olarak da İbranice’yi öğrenmek zorunda oldukları İsrail’deki gibi...

Çok sayıda farklı etnik grup ve yaklaşık yüzkırk farklı dilin konuşulmakta olduğu, bölgesel özerkliklerle yönetilen, söz konusu özerk bölgelerde, o bölgede  yaşayan halkın eğitim dili hakkında karar alma yetkisine sahip olduğu ve özerk bölgelerdeki öğrencilerin kendi anadillerinde eğitim ve öğrenim alabildiği Çin’deki gibi...

Çift dilli eğitimin gerekliliği yaklaşımı kabul edilmiş. Haftada iki saat Türk ve Alman öğretmenlerin bir arada girebilecekleri derslerin düzenlendiği ve her iki dilin de karşılaştırmalı öğretiminin uygulandığı Almanya’daki gibi...

Anadili İspanyolca olan çocuklara yönelik okulların bulunduğu, nüfusun yüzde yirmibeşi tarafından konuşulan İspanyolca dilinin, eğitimde ikinci dil olarak yer alabildiği, öğrencilerin eğitimlerini bir hafta İngilizce, bir hafta da İspanyolca olarak alabildiği ABD’deki gibi...

Anadilinde Eğitim hakkı bulunan İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler’deki gibi...

Türkiye Kürtleri, demokrasi yolunda on yıl öncesine rağmen hayal dahi edilemeyecek adımlar atmayı başarmış mevcut iktidardan, kalıcı barış adına yürütülen çözüm süreci paralelinde devam eden yeni demokratikleşme paketleri kapsamında, bugüne dek gasp edilmiş olan, bu en insani temel hak ve hürriyetinin kendisine iadesini bekliyor...

Kürtler bekliyor beklmesine de, tam da umutlar en yoğun seviyesinde iken, yönetenlerden gelen açıklama ve uygulamalar adeta hakları gasp edilmiş bu halkı hayal kırıklığı ve yeni endişelere sevk ediyor....

Anadilinde Eğitim, yönetenlerin bir türlü önyargılardan kurtulamayıp, bu yüzden de sürekli öteledeği ve çözmeye cesaret edemediği bir ‘’sorun’’...

Sorun diyorum çünkü bu hakkın iadesi, Kürt halkı için ceberrut devlet anlayışyla elinden alınmış haklarının geri kazanımı anlamında ve bir manada devletiyle yeni bir helalleşme demek olacakken, toplumunun diğer kısmı için ise gerçekten sorun anlamına geliyor...

Hatta bunu sorun olarak gördüklerini bazıları şöyle dile getiriyor....

Diyorlar ki ; ‘’Anadilinde Eğitim ülkeyi böler’’

Ben de diyorum ki ;

Belki yukarıda saydığım ülkelerdeki uygulamalardan her hangi biri örnek alınarak ya da yeni oluşturulacak bir bileşimden bize özel yeni bir metod üretilerek....

Türkiye Kürtlerine ve diğer tüm Türkiye halklarına, anadillerinde eğitim hakkı, ayak diretmeden iade edilmelidir...

Anadilinde eğitim hakkı bir ülkeyi, yukarıda saydığım ülkelerde de göreceğiniz üzere BÖLMEZ...

Ülkenin bölünmesinden samimiyetle endişe duyuyor iseniz, emin olunuz ki anadilinde eğitim hakkının iadesi değil, tam da aksine anadilinde eğitim hakkının iade edilmemesi bir ülke için önemli bir BÖLÜNME riskidir...

Türkiye’ye yakışan bu ve benzer hakların halklara bir an evvel komplekssiz ve ön yargısız olarak, bahanelere sığınmadan, süratle ve cesaretle, tam olması gereken şekil ve anlamıyla iadesidir...


Hoş Kalın
30 Ağustos 2013

@cngzkync

9 Ağustos 2013

Rojava ve Türk-Kürt İttifakı

Efrin, Kobane, Ciziri bölgelerinin birleşiminden oluşan ve Türkiye’nin Suriye ile olan sınır hattının yaklaşık 750 Km lik bir kısmını oluşturan, bugünlerde adını sıkça duymaya başladığımız bölgenin tamamı Rojava olarak adlandırılır.

Rojava bölgesi genelinde yaklaşık 3 Milyon Suriye Kürdü yaşamaktadır.

Rojava olarak anılan bölgede Kürtlerin yaklaşık üçte ikisi yani 2 Milyon civarı bir nüfus ağırlıklı olarak, genel adı Rojava olan bölgenin Ciziri olarak anılan ve Derik’ten Serakaniye bölgesine kadar olan doğu tarafında, yani Irak Kürdistanına yakın tarafında yaşamaktadırlar.

Ciziri bölgesi adını Türkiye sınırları içerisinde yer alan Cizre’den almıştır.

Rojava’nın Ciziri olarak anılan bölgesi,  Türkiye sınırları içerisinde yer alan Cizre ve Nusaybin’in güneyinde  yer alan bölgedir.

Rojava’nın Kobane olarak anılan bölgesi, Türkiye sınırları içerisinde buluna Suruç Ovası’nın güneyinde ve sınırın karşı tarafında bulunan bölgesidir.

Yaklaşık 400 Bin Suriye Kürdü bu bölgede yaşamaktadır.

Yine Rojava olarak anılan bölgenin en batısında yer alan bölge ise Efrin olarak anılmaktadır. Efrin olarak anılan bölge Türkiye’nin Kilis yerleşim biriminin güneyinde kalan bir bölgedir.

Bu bölgede de yaklaşık 500 Bin civarında Suriye Kürdünün yaşadığı bilinmektedir.

Rojava’nın Amudê, Dirbêsiyê, Serêkaniyê, Dêrika, Hemko, Tirbespiyê, Girkê Legê  ve Hesekê kentlerinden oluşan Ciziri bölgesi, aynı zamanda Rimelan adı verilen ve petrol rezervleri açısından oldukça zengin.
Rimelan bölgesinde yer alan petrol rezervlerinin tüm Suriye genelindeki petrol rezervlerinden daha fazla olduğu da bilinmektedir.

Yukarıdaki demografik ve coğrafik bilgileri bölgeyi daha iyi anlamak için kısaca aktarmaya çalıştım.
Coğrafik ve demografik durum dışında Rojava bölgesini bugünlerde önemli kılan en önemli konu ise elbette Özgür Suriye Ordusu’nun bir kolu olan ve El Kaide bağlantılı olduğu söylenen Al Nusra grubu ile Rojava geneline hakim ve etkin güç olan PYD yapısı arasında yaşanan çatışmalar.

Çatışmalar, başta Suriye Kürtlerine can kayıpları ile birlikte büyük acılar yaşatırken, bölgede yaşayan tüm diğer ülke sınırları içerisindeki Kürtleri de yakından ilgilendirmekte ve endişelendirmekte.

Silah gücü ve sayıca PYD den daha güçlü olan diğer yapıların katliam boyutuna vardığı iddia edilen saldırıları karşısında, belki de sırf bu güçler (Al Nusra vs) zaten Esad yönetimine muhalifler ne yaparlarsa yapsınlar yeter ki Esad’ı yıpratsınlar düşüncesi ile, ne ABD’nin ne de AB’nin herhangi bir tepki göstermemiş olması ise dikkat çekici.

Türkiye’nin bu son gelinen noktada nasıl bir politika izlediği ya da izleyeceği ise henüz netlik kazanmadığı gibi, gelinen son çatışma ortamının Türkiye’nin pek de arzuladığı bir durum olmadığını düşünüyorum.
Bu düşüncem elbette iyi niyetli bir yaklaşım sonucunda vardığım kanaati ifade etmekte, yoksa tabiidir ki benim düşündüğümün aksi de pekala farklı bir politika ve strateji çerçevesinde bölgede uygulanıyor olabilir.

Türkiye’nin, Rojava’daki Kürtlerin yaşadığı saldırılar sonrasında kendi ülkesindeki Kürtlerin tedirginlik ve endişelerini giderecek bir takım adımlar atmasının aciliyeti her geçen gün artmaktadır.

Türkiye’nin iletişim halinde olduğu tüm taraflar ile son zamanlarda giderek yoğunlaşan bu çatışmaları sonlandıracak bir takım görüşmeler yapması ve hızlı adımlar atmasının, halen Türkiye’de devam eden çözüm sürecinin de zarar görmemesi adına hayati önem taşıdığı kanaatindeyim.

Bilindiği üzere Türkiye, Suriye noktasında Esad muhalifleri ve PYD ile de temas halinde ve kamuoyuna yansıdığı kadarıyla Esad muhalifi çatının altında yer alan tüm oluşumlarla da eş zamanlı iletişim halindedir.

Türkiye’nin bu iletişim gücünü bölgede yaşanan çatışmaları sonlandırrmak adına kullanması ve Suriye Kürtlerini ciddiyetle ve samimiyetle ‘’sahiplenmesi’’, hem Türk-Kürt ittifakının geleceği, hem de kendi içinde yürüttüğü çözüm sürecinin sağlıklı yürümesi adına hayati önem taşımaktadır.

Belki de Türkiye için, daha önceki yazılarımda bahsettiğim Kırmızı Çizgi sendromlarından vazgeçmesinin tam da zamanı gelmiştir.

Türkiye’nin sadece PYD ekseninde kalmaksızın ve Türkiye kamuoyunda PKK Suriye’de devlet kuruyor algısına teslim olmaksızın, tüm Suriye Kürtlerini kucaklayacak bir politika ekseninde bölgedeki Kürtlerle hızla daha da yakınlaşması gerektiğine inanıyorum.

Zira sonu kalıcı barış ile taçlandırılabilecek bir çözüm süreci ve sonrasında da, daha sağlam bir zemine oturacağına inandığım Türk-Kürt ittifakının, hem Türkler hem de Kürtler için aydınlık ve huzurlu yarınların dinamosu olacağı kanaatindeyim.

Irak Kürdistanı ile bugün geldiğimiz muhteşem win-win ilişkisini, Suriye Kürtleriyle de pek ala kurabilir ve güneyimizde yeniden oluşacak sıır komşumuzu kendimiz tercih edip belirleyebiliriz.
Sanırım şimdi karar zamanı....

Yeni güney komşumuz Irak sınırımızdaki gibi yine kadim dostlarımız Kürtler mi olmalıdır ?

Yoksa El Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen farklı güç ve yapılar mı olmalıdır ?

Hayırlısı diyelim...

Hoş Kalın
09 Ağustos 2013

@cngzkync

23 Temmuz 2013

Cemaatte Neler Oluyor


Bilmem farkında mısınız ?

Son günlerde sosyal medya ve klasik medyada toplumda ‘’cemaat’’ olarak tanımlanan topluluk ile ilgili olarak bir çok şey yazılmakta ve tartışılmakta.

Cemaat’in Ak Parti iktidarı politikalarına uzunca bir süredir muhalefet tandanslı bir söylem içerisinde olduğu da alenen gözlemlenmekte.

Her ne kadar zaman zaman hem iktidar hem de cemaat kanadından ‘’ılımlı’’ bir takım söylemlerle hava yumuşatılmaya çalışılsa da, durumun hiç te ‘’ılımlı’’ olmadığı oldukça net.

7 Şubat MİT krizi ile birlikte çok belirgin şeklide açığa çıkan Cemaat- Ak Parti gerginliği, inişli çıkışlı bir grafik ile bir süredir artık toplum tarafından da görülerek açıktan devam ediyor.

Sadece 7 Şubat MİT krizi değil elbette bir çok başka detay da vererek bu çekişme ve gerginliği ortaya koymak ve örneklendirmek mümkün.

Ak Parti ve Cemaat yapılanması arasında bugüne  değin yaşanmışları, adeta ‘’yurmruk sayarak’’ , 444 olarak tanımlanan düzenlemeden tutun da ‘’dershanelerin kapatılması’’ konusuna varıncaya kadar ortaya koymak ve detaylandırmak da mümkün.

Hatta çözüm sürecine dair , cemaat yayın organlarında yazan bazı yazarların yazılarından örneklemeler yaparak ‘’barış sürecine’’ cemaatin kendince sebeplerle ne denli muhalif olduğunu gözler önüne sermek de mümkün.

Cemaat ve Ak Parti içinden bazı çevrelerin, herhangi bir gerginlik yok, aramıza fitne sokmak istiyorlar diyerek durumu kotarma yolunu seçenleri de anlamıyor değilim.

Tüm bunlar elbette cemaate  mensubiyet duyanların kendi tercihleridir.

Tüm bunları şimdilik bir kenara bırakıp bugüne bir projeksiyon yapmak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum.

Cemaat içinde oldukça önemli pozisyonlarda yer alan dostlarımızdan, genciyle yaşlısıyla, ağabey diyebileceğimiz yaştaki insanlardan, kardeş ve yeğen yaştakilerden, cemaatin en dış çemberi olarak olarak tanımlayabileceğimiz insanlardan, cemaati uzaktan izleyen tarafsız denilebilecek insanlardan edindiğim bilgi ve değerlendirmelerden hareketle, en yaygın şekilde dile getirilen bazı önemli bulduğum hususlara hakkaniyetle dikkat çekmekte fayda görüyorum.

Cemaat içinden, gerek önemli pozisyonlarda gerekse en dış çemberinde yer alan kişilerle yaptığım bilgi ve değerlenddirme alışverişinden elde ettiklerim doğrultusunda oluşturduğum, güncel tespitleri çok fazla detaya inmeden ve elbette kişiler baz alınmadan, gerekli yerlerin ve ilgililerin dikkate almasını umud ederek, en baştan da artık bugünlerde klasikleşen bir tavırla derhal ‘’cemaat düşmanı’’ olarak yaftalanmayı göze de alarak,  sizlerle paylaşmak istiyorum.

1-       Cemaat içerisinde yer alan ancak derdini şimdilik yüksek sesle dillendirmekten imtina eden, cemaatin bugünü ile ilgili olarak gelinen noktadan ‘’rahatsızlık’’ duyan oldukça önemli bir kitle bulunmaktadır.
2-      Kendini "cemaatçi"olarak gören bazı kişilerin özellikle twitter ve facebook gibi sosyal medya mecralarında, cemaate yönelik olarak dile getirilen hemen her eleştiri içerikli mesaja tahammülsüzlük göstererek yaptıkları saldırgan tavırlar cemaat içinden ve dışından çevreleri ileri seviyede rahatsız etmektedir.
3-      Cemaat içinden ve dışından çok sayıda insan, egoları kendilerini çoktan aşmış ve kendilerini cemaat mensubu olarak konumlandıran bazı insanların sergilediği saldırgan tavırların cemaate ciddi zarar vermekte olduğu kanaatini taşımaktadırlar.
4-      Cemaatin özellikle son dönemde belirginleşen kontrolsüzlüğü, kendi camiasına ve "hizmete" zarar verdiği gibi ülkeye de zarar verme eğiliminde olduğu sıkça dile getirilmektedir.
5-      Cemaatin hatırı sayılır önemli isimlerinin, cemaatin bu son dönemlerdeki kabul edilemez halinden kurtulması için, gelinen durumu kamuoyuna yansıtmadan iyi niyetle bir çıkış yolu aradıkları görülmektedir.
6-      Cemaatin kendine zarar verme durumunun belki ilk bakışta çok fazla sayıda insanı ilgilendirmeyebileceği söylenebilir, ifade etmeye çalıştığım kötüye gidiş bir çoklarınca umursanmayabilir ancak cemaat kaynaklı zararların ülke geneline yansıması ülkenin geneli açısından ciddi boyutlu sorunlar yaratabilecektir.
7-      Bu denli geniş yelpazde yer alan ve bir çok farklı görüşteki yazar, akademisyen ve siyasetçi tarafından eleştirilmekte olan bir topluluğu, kendini acilen sorgulaması gerekmektedir.
8-      Cemaate aidiyet duyan ve kendilerini bu aidiyetle konumlandıran cemaat mensubu yazarlarının ve medya yöneticilerinin, yürütmeye ve dolayısıyla siyasete bu denli müdahil olmaları toplumda yaygın şekilde rahatsızlık yaratmaktadır.
9-      Cemaati eleştirmenin mensupları tarafından yekten cemaat düşmanlığı olarak tanımlanması toplumda huzursuzluk ve memnuniyetsizliğe yol açmakta, yapılan düzeyli eleştrilerin cemaat tarafından bir dostluk ve fırsat olarak değerlendirilmemesi toplumda şaşkınlık yaratmaktadır.
10-   Cemaatin tüm inanç temelli duruşuna ve bu bağlamdaki prensiplerine rağmen, yaşamakta olduğu en büyük sorunun YÜKSEK EGO ve görev ve yetki alanına dair SINIR İHLALİ sorunu olduğu noktasında, toplumun bir çok kesiminde yaygın bir kanaat hakim.
11-    Görüştüğüm cemaat içinden ve dışından insanların en çok sorduğu ve anlamlandıramadıkları durumlardan biri, Sayın Fetullah Gülen’in neden Türkiye de yaşamadığı ve Başbakan’ın açık davetine rağmen neden ısrarla ülkesine geri dönmediğidir.

Şimdilik bunlarla yetinerek paylaşımlarımı sonlandırıyorum, hayırlara vesile olması umuduyla.

Hoş Kalın
23 Temmuz 2013

@cngzkync

20 Temmuz 2013

Kırmızı Çizgi Sendromu


Ülkemin endişelileri almış yine sazı eline...

Hani şu aslında bizimkilerin Esad’ı göndermek için doğrudan iletişim halinde olduğu, Suriye de Esad’a karşı muhalif kanatta yer alan ve başta Kürtlerin Suriye de yoğun yaşadığı bölgelerde El Kaide gibi Suriye de Esad yanlısı olan örgütlerle de mücadele eden,  sayelerinde Suriye ile ilgili olan çözüm görüşmelerinde ülke olarak masada kendimize yer ve söz hakkı bulduğumuz, Esad muhalifi Özgür Suriye Ordusu oluşumu ile çatışmayan PYD Suriye de ateşle oynuyormuş...

Waylemıne...

Suriye nin Kürdistan olarak tanımlanmayan bölgelerinde dahi PYD ye yakın Kürt’lerin, ÖSO ile birlikte Cephet Ül Ekrad adıyla Esad'a karşı savaştığını da hemen bir not olarak aktarayım.

PYD ye ‘’ateşle oynuyor’’ demelerinin sebebi de PYD den bugünlerde geldiği iddia edilen, Suriye Kürtlerinin ‘’Self-Governance’’ yani kendi kendilerini yönetme talebi, hani güney komşumuz Irak Kürdistanı’ndaki gibi bir yönetim şekli talebi denilebilir.

Oysa bu talep,ki ben yazımı kaleme aldığımda henüz net olarak doğrulanmamıştı ancak doğru bile olsa, bu yeni bir durum değil, aksine 2007 de dile getirilmiş bir konu.

Hatırlayalım...

Bir zamanlar Türkiye, Kürt liderler Barzani ve Talabani'yi Sınır Karakolu Komutanlarına, daha sonraları İlçe Kaymakamlarına muhatap ederdi.

Sonra hatırlayınız aynı Türkiye ''aklı’’, Merhum Özal’ın aynı Kürt liderleri Cumhurbaşkanı düzeyinde kabul etmesi sonrası neredeyse Turgut Özal’ı ‘’vatan hainliği’’ ile bile suçlamıştı.

Sonrasında nasıl olduysa Demirel de Merhum Özal’ın açtığı bu doğru yoldan devam etmiş, belki de etmek gerektiğini bir şekilde anlamış ve Irak Kürdistan ile Türkiye ilişkilerinde bugünlere kadar gelinmişti.

Gerçi 1991 yılında Demirel ‘’Kürt realitesini tanımak lazım’’ demiş ve yine kendilerini herkesten daha çok vatansever olduğunu iddia eden ve gören bazı çevrelerce kıyametler koparılmıştı ancak sonunda bu abuk subuk ‘’kıyameti’’ de Türkiye olarak aşmıştık.

Türkiye vaktiyle ‘’kırmızı çizgimiz’’ diye tanımladığı, ‘’Kuzey Irak ta özerklik olmaz, ayrı bir Federasyon olmaz’’ şeklindeki söylemlerini de çoktan terk etmişti.

Zaten Türkiye’nin bu ‘’kırmızı çizgileri’’ ne Kürtler ne ABD ve ne de diğer global güçler tarafından o zamanlarda da açıkça söylemek gerekirse, hiç ciddiye alınmamıştı.

Sonraları kırmızı çizgileri bir yana bırakın, 2010 yılında çok yerinde bir kararla Türkiye olarak Erbil’de Başkonsolosluk bile açtık.

Irak Kürdistanı özellikle petrolden elde ettiği gelirle yaptığı ticaretin yaklaşık %80 ini Türkiye ile yapıyor, Irak pazarlarının % 80’ini Türkiye menşeili ürünler doldurmakta ve bu ticaretin boyutu ise Türkiye açısından 2010 yılı itibariyle karşılığı 5,2 Milyar USD lik bir dış ticaret hacmi

Bu hacmin 2014 yılı sonu ile 20 Milyar USD ye çıkarılması Haziran 2010’da Erbil’de yapılan bir toplantıda taraflarca kararlaştırılmış durumda.

Rakamların önemini daha iyi anlamak için Türkiye’nin tüm Afrika ile olan ticaret hacminin ise yaklaşık 7 Milyar USD seviyelerinde olduğunu belirtmekte fayda var.

Bir zamanlar kırmızı çizgilerle kendimizden uzak tuttuğumuz Irak Kürtleri ile bugünlerde bu denli iyi ilişkiler içerisinde olmak Türkiye nin ve Irak Kürdistan’ının geleceği için son derece önemli ve memnuniyet verici.

Sendromun Dönüşü...

Irak Kürdistanı ile ilgili olarak yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişimler buz gibi ortada dururken, şimdilerde yeniden adeta hortlayan ‘’kırmızı çizgi’’ sendromu, bu sefer Suriye ile ilgili olarak bazı endişelilerimiz tarafından dillendirilmeye başlandı.

Ne Sanıyorsunuz....

Kimlik dahi verilmemiş Suriye Kürtlerinin kimliklerinden ‘’sittinsenelik’’ bir zaman dilimini kapsayacak şekilde vazgeçtiklerini, vaz geçeceklerini mi sanıyorsunuz ?..

En temel insani haklarından on yıllarca yoksun yaşamak durumunda kalan Suriye Kürtlerinin, bu haklarını bir gün gelip aramayacaklarını, almayacaklarını, unutacaklarını mı sanıyorsunuz ?

O insanların on yıllardır süren zulüme eywallah edeceklerini mi sanıyorsunuz ?

Suriye Kürtlerinin, Türkiye’deki Kürtlere on yıllar boyu haksızca dendiği gibi, ''terörist''''terör örgütü mensubu'' falan denilerek, en temel ve doğal insani haklarına kavuşmalarının engellenebileceğini mi sanıyorsunuz ?

Aklı Başa Devşirme Vakti...

Unutmayalım ki Türkiye halkları olarak bizler, Suriye Kürtlerini tehdit olarak gördükçe, dışladıkça ve onlardan uzak durdukça, Suriye ve Irak Kürtleri biribirlerine mutlaka daha da fazla yakınlaşacaktır...

Unutmayalım ki bu coğrafyada, bizim dünyada kendimizden başka dostumuz yok benzeri cümleleri ifade ederken gözden kaçırdığımız, belki de yegane samimi dostumuz Kürtlerdir.

Unutmayalım ki artık akıllı olmak ve aynı coğrafyayı yüzyıllardır paylaştığımız Suriyeli, Iraklı, İranlı tüm Kürtlerle stratejik, politik ve ekonomik müttefik olmak durumundayız.

Nasıl ki Türkiye ile ekonomik anlamda entegre olmuş bir Irak Kürdistan’ının bize hiç bir zararı yok bilakis katkısı vardır, Suriye’de de söz konusu olabilecek bir  Suriye Kürdistan’ının Türkiye’ye zararı yok tam tersine faydası vardır. 

Türkiye ve bölge Kürtleri arasındaki iyi lişkiler her iki taraf için de hayati önem taşımaktadır.

Suriye’nin kuzeyinde bir Suriye Kürdistan’ı kurulur yada kurulmaz, elbette bunu zaman göstercektir.

Türkiye, Suriye Kürtlerine mesafeli duracağına tam tersine özellikle de Suriye’nin içinde bulunduğu şu dönemde onlara sahip çıkmalı, destek olmalı ve Türkiye ile ekonomik ve siyasi anlamda entegre yeni bir bölge yaratılmasına özel çaba sarf etmelidir.

Vakit Geldi...

Öylel ya da böyle, Suriye Kürtlerinin de bir şekilde statü ve insani haklarını geri alma vakti gelmiş görünüyor. Türkiye olarak Kürtlerle kardeşiz ya hani, unuttuk mu yoksa ?

Yeniden Kırmızı Çizgi sendromu yaşayanlara, yaşatmak isteyenlere ‘’yaw hele bi dur’’ desenize...
Kürt kardeşlerinizin kendilerini yönetme ve insani temel hak ve hürriyetlerini geri alması için kardeşlerinize köstek olacağınıza destek olsanıza...

Başka Yolu Yok...

Umarım Türkiye, vaktiyle Irak Kürdistanında yaptığı hatayı tekrarlamaz, böyle bir durum karşısında yine anlamsız ‘’kırmızı çizgiler’’ oluşturmaz ve hiç de mantıklı ve stratejik olmayan saçma bir direnç göstermez.

Türkiye bölgesinde ve dünya ölçeğinde büyüyecekse, bunu Türkiye’deki ve bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte el birliği ve güç birliği oluşturarak, Türkiye dışındaki Kürtlerle entegre olarak yapabilir.

Başka yolu yoktur...

Tıpkı 1071’de Malazgirt’de,
1915’de Çanakkale’de,
Kurtuluş Savaşında,
1974’deKıbrıs’daki gibi...

Yapabiliriz... Olur... Hem de çok güzel olur...

Hoş Kalın
20 Temmuz 2013

@cngzkync


11 Temmuz 2013

Kongre Üzerinden Felaket Tellallığı


Geçtiğimiz gün Kongre Gel olarak adlandırılan yapıda 9.Genel Kurul yapıldı. Kongra Gel in kongresi olağan ve beklenen bir kongreydi. Söz konusu kongre 30 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşti.

Kongre sonrası belki de en önemli gelişme, Öcalan’ın yeniden oybirliği ile KCK Genel Başkanlığına seçilmesiydi. Kongrede bir yenilik olarak, KCK Genel Başkanlık Konseyi adında bir organ da oluşturuldu. 

Yeni dönemde Yürütme Konseyi Başkanlığının eşbaşkanlık olarak örgütlendirilmesi kararlaştırıldı.

Bununla birlikte KCK yapısının Yürütme Konseyi de seçimle yeniden belirlenmiş oldu. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığına Cemil Bayık ve Besê Hozat seçilirken, iki kadın ve iki erkekten oluşan toplam dört yardımcı da seçimlerle belirlendi. KCK Genel Başkanlık Konseyi'nde Cemil Bayık, Bese Hozat, Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Sozdar Awesta ve Elif Pazarcık yer aldı. 35 kişilik KCK Yürütme Konseyi eş başkanlığına ise Cemil Bayık ve Besê Hozat seçildi. Murat Karayılan ayrıca HPG olarak adlandırılan yapının başına getirildi. KONGRA GEL Eşbaşkanlığı'na da Hacer Zagros ile Remzi Kartal seçildi.

KCK sisteminde değişikliklere gidilen Genel Kurul’da, Öcalan’ın Newroz deklarasyonuna tam destek verildi ki, bu da kalıcı barış adına kararlılıkla devam eden çözüm süreci aşısından oldukça önemli bir karardı.

Bunların dışında kongrede geri çekilme ile bağlantılı olarak demokratik çözüm sürecinin birinci aşamasının gerçekleştiği ve ikinci aşamada devlet ve hükümetin somut adımlar atarak gerekli yasal ve anayasal düzenlemelere gitmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Kongre’nin diğer önemli bir özelliği ise Alevi vatandaşlarımızın temel hak ve özgürlükleri ile ilgili bazı sıkıntılara dikkat çekilmesi ve bildirilerde Alevilere geniş yer verilmesiydi.

Kongre ve sonrasında örgüt yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda en dikkat çekici başlık örgüt kanadının sürecin ikinci aşaması ile ilgili devlet ve hükümet kanadından beklenilen demokratikleşme adımlarını bir an önce atmasına yönelik çağrılardı. 

Felaket Tellalları...

Yukarıda özetle bahsetmeye çalıştığım örgüt kongresindeki yeni yapılanma ve açıklamalar üzerinden, özellikle de Karayılan ve Bayık isimleri özelinde hızlı bir komplo teorisyenliğine sahne oldu son iki gün.

Felaket tellalığı olarak tanımlanabilecek bu yaklaşımlar öncelikle Şahinler-Güvercinler eksenine oturtuldu ve toplumda çözüm sürecinin artık tıkanmakta olduğu yönünde bilinçli olduğunu düşündüğüm bir algı yönetimi başlatıldı.

Öncelikle sosyal medya üzerinden başlayan felaket senaryosu yazma ve toplumda ‘’süreç tıkanıyor’’ algısı oluşturma çalışmaları bazı köşe yazarı ve yorumcular tarafından da ne yazık ki desteklendi.

Felaket tellalığına bilinçli veya bilinçsiz olarak soyunan ya da hizmet edenlerin gözardı ettikleri çok önemli bir durum var ki, o da eskiye göre çok daha bilinçlenmiş ve her türlü komplo teorisine ortak akıl ile bakarak değerlendirme yapabilen bir toplum olduğumuz.

Hani denir ya...
Artık ‘’yemiyor’’ anlayacağınız... 

Öcalan Faktörü...

Tüm bu örgüt üzerinden çözüm sürecine dair yeni felaket senaryoları yazanların ortak akılsızlığı ise, bazılarınıza abartılı gelebilir ancak gerçek  şu anda tam da böyledir, örgütte Öcalan’ın izni, bilgisi ve direktifi dışında kimsenin su dahi içemeyecek olduğudur.  

Kongrenin Öcalan’ın kardeşinin İmralı ziyaretinin hemen akabinde gerçekleşmesi veya kongre öncesi Öcalan’ın kardeşinin İmralı’ya bir ziyaret gerçekleştirmesi diyelim, umarım bazıları için Öcalan’ın örgüt üzerinde şu anki mevcut hakimiyeti noktasında bir anlam ifade ediyordur.

Yani örgüt içindeki isimlerin yeni görevlendirilmelerinin Öcalan’ın inisiyatifi dahilinde gerçekleştiğini söylemek bugünün koşullarında doğru gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. 

Önemli Bulduklarım....

1-) Yönetimdeki değişiklik, örgüt ana iradesi dışında kalıp bağımsız hareket edebilen küçük grupların daha iyi kontrol edilebilmesine katkı sağlayacaktır.
2-) HPG, aynı zamanda PKK'nın "Apo'nun Fedaileri" diye bilinen silahlı grubudur.  Karayılan'ın bu grubun başına geçmesi, bu grubun daha kontrollü olması sonucunu getirecektir.
3-) Örgüt kongresinde Öcalan'ın Newroz deklarasyonuna tam destek kararı bildirilmiştir ve bu  bildirim barış süreci adına önemli ve bağlayıcı olacaktır.
4-) Cemil Bayık ve diğer isimler gibi bazı çevrelerce ‘’süreç karşıtı’’ ve ‘’çatlak ses’’ olarak değerlendirilmiş isimlerin yeni yönetimde yer almaları ve yeni yönetimin Newroz deklarasyonuna bağlılık bildirmesi bu yöndeki olumsuz değerlendirmeleri anlamsızlaştırmış ve bu isimleri de çözüm sürecine olumlu manada dahil etmiştir.
5-) Gen Kurul'da, örgüt içerisindeki Alevi-Dersim kanadının süregelen rahatsızlıklarının da dikkate alınması, örgüt içerisinde var olduğu düşünülen bu sorunun çözümü adına atılmış önemli bir adımdır, dolayısıyla çözüm sürecine de olumlu bir katkıdır.
6-) Örgütün, AKP ye rağmen siyasal çözüm sürecinde ısrar edeceklerini bildirmesi kalıcı barış adına yürütülen çözüm sürecinin devamı açısından oldukça önemli ve olumlu bir karardır.
7-) Son örgüt kongresi ve sonrasındaki bildiri, örgütün hızla sivil siyaset alanına kaydığını ve kendisini sivil siyasi mücadeleye programlamakta olduğunu göstermektedir. Örgütün siyasallaşma çabası Türkiye toplumu adına önemlidir.
8-) Karayılan’ın yeni görevi sonrası yaptığı açıklamada yer alan şu ifade önemlidir. ‘’Artık silahlı güölere gerek yok’’ 

Napmalı...

Bugün itibariyle, PKK nın 21 Mart Newroz deklarasyonu sonrası yeni pozisyonunun içerde ve dışarda tam olarak ne olduğunu kavramaya çalışmak ve örgütün silahlı mücadeleye veda  siyasi mücadeleye merhaba dediğini unutmamak ve görmek yerinde olacaktır.

Örgüt veya BDP kanadından gelebilecek çoğu seçim sathı mahallinde olduğumuz için bence normal denilebilecek sertimsi açıklamalardan aceleyle çzöüm süreci hakında felket tellalığı yapmanın bu ülkeye hiç bir faydasının olmayacağını düşünüyorum.

Elbette enine boyuna her açıklama her yönüyle değerlendirmeye tabi tutulmalı ancak bilinçli veya bilinçsiz önyargılar içeren şekilde felaket yaygaracılığı yapmamaya da özen gösterilmeli kanaatini taşıyorum.

Hoş Kalın

11 Temmuz 2013
@cngzkync