17 Temmuz 2014

Medeniyet ve Bilim Dili Demogojisi



Hatırlar mısınız ?

Bülent Arınç, 3 Şubat 2012 Akşamı CNN Türk televizyonunda yayınlanan Şirin Payzın’ın yönettiği “Neler Oluyor” programında, Türkçe’nin bir medeniyet dili olduğunu ancak Kürtçe’nin bir medeniyet dili olmadığını, dolayısıyla Kürtçe ile eğitim-öğretim yapılamayacağını, Kürtçe’nin öğretimde ancak seçimlik ders olacağını ifade etmişti.  

Aynı açıklamada bir çoğumuzun belki de gözünden kaçmış bir diğer sorunlu, hatta hastalıklı ifadesi de ‘’Kürtçe gençlerin geleceği açısından sakıncalı’’  şeklindeki sözleri olmuştu. 

Oysa aynı Arınç o açıklamasından bir süre önce Uludere vesilesi ile yaptığı bir başka açıklamada ise, Kürtlerin de Türkler kadar hak sahibi olacağını ifade etmiş ve Kürtlere hak verilmeyeceğini, Kürtlerin ellerinden alınmış haklarının Kürtler tarafından kazanılmasının bir lütuf değil, gayet doğal olduğunu da dile getirmişti.


Vatandaş olarak bizler siyasetçilerin bu birbirinden farklı açıklamalarına ilk kez mi rastlıyoruz ?

Elbette hayır...

Arınç’ ın o günlerde yaptığı talihsiz ve önyargılar barındıran medeniyet tanımı ile genel ve kabul edilen medeniyet tanımı arasında tabii ki çok ciddi farklar söz konusuydu.  

Türkler de Kürtler de birer millet olduğuna göre ve bu milletlerin de kendi dilleri gün gibi ‘’VAR’’ olduğuna göre, bu milletleri ve dillerini medeni ve medeni olmayan diye ayrıştırmak abesle iştigaldi.

Geçtiğimiz gün, vaktiyle Arınç’ın yaptığı türden bir başka abesle iştigali de CHP-MHP nin Çatı Adayı ve şu an için toplamda 7 veya 8 siyasi partinin de ortak adayı olan Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan duyduk.

İhsanoğlu eski devlet doktrinini derinden derinden dillendirmeye devam ededursun, verdiği röportajla Kürt meselesine bakış açısını ve sorunların çözümü noktasındaki tavrını da bir tık daha netleştirmiş oldu.

İhsanoğlu’nun dedikleri şunlar ;

’Kürtçenin zaten bilim dili olmasını sağlamak o kadar kolay değil ki. Bir dilin, bilim dili olması için en azından bir asrın geçmesi lazım. O dile bütün bilim dallarında zengin literatürü tercüme edeceksiniz; terminoloji yaratacaksınız ; fizik, kimya, matematik, psikoloji, felsefeyle ilgili binlerce terim yaratacaksanız. Bunları bir günde yapabilir misiniz ?’’

Aslında söyledikleri teknik tanım olarak pek de yanlış değil, evet dedikleri olmalı ki bir dil bilimde kullanılabilen bir dil haline gelebilsin.

İyi de, Kürtler de zaten bildik bileli bunun, yani anadillerini yok olmaktan kurtarmanın, kültürlerini var edebilmenin, özetle kimlikleriyle var olabilmenin mücadelesini vermiyorlar mı ?

Peki o zaman soralım İhsanoğlu’na, neden Kürtçe’nin eğitim öğretim dili olarak kullanılmasına karşı duruyorsunuz o halde ? O yüzyıl dediğiniz süre tamamlanmasın ve Kürtçe bir bilim dili olamasın diye mi ?

Demişsiniz ya ‘’ ’Kürtçenin bilim dili olmasını sağlamak o kadar kolay değil’’, evet kolay değil çok doğru...

Yine demişsiniz ya ‘’Bir dilin, bilim dili olması için en azından bir asrın geçmesi lazım’’, evet bu da belki uzunca bir zaman lazım anlamında doğru bir ifade.

İyi de o zaman neden Kürt vatandaşlarının bu zaman sürecini bir an evvel aşmaları için bir yerlerden başlamasına, yani Kürtçe anadillerinde eğitim öğretimlerine destek olmuyorsun, hadi destek olunmayı geçtik neden karşı duruyorsun ?

Neden yazıma Arınç’tan örneklemeyle başlayıp İhsanoğlu’ ile devam ettim diye düşünenleriniz olabilir, onlara cevabım İhsanoğlu’nun içinden bir Arınç çıktığını görmüş olmanın etkisi diyebilirm.

Sizce de öyle değil mi ?

Size de siyasi ve fikri anlamda İhsanoğlu’nun içinden bir Arınç ‘’çıktığı’’, veya İhsanoğlu’nun içine bir Arınç ‘’kaçtığı’’ izlenimi uyandırmadı mı yapmış oldukları açıklamalar ?

Yeri gelmişken belki hem Arınç hem İhsanoğlu için bir fayda sağlar diye şu bilgilendirmeleri yapalım.



1-     Dünyada birçok üniversite bünyesinde Kürt Dili ile ilgili bölümler vardır.
2-     Dünyada birçok akademisyen Kürtçe bilmektedir.
3-     Dünyada birçok akademisyen Kürt Dili kullanarak araştırmalar yapmaktadır.
4-     Kürt Dili, Hint-Avrupa dil gurubundandır.
5-     Kürt Dili, dünyanın sayılı ve kabul edilir dillerinden birisdir.
6-     Kürt Dili, büyük klasik eserler, divanlar yaratan bir dildir.
7-     Melayê Cizîrî, Feqîyê Teyran, Baba Tahirê Uryan, Ehmedê Xanî, Huseynê Bateyî,   
         birkaç Kürt Şair ve Edebiyatçısına örnektir.
8-     Dîwana Melayê Cizîrî, Mem û Zîn, Nûbihar, Mewlûd, Mêjûyî Edebiyatê Kurdî, Bîra 
         Qederê, bir kaç Kürtçe edebi esere örnektir.
9-     Kürt Dili, Dünya’da en az 45 milyon Kürt tarafından aktif olarak kullanılmaktadır
10-   Kürt Dili ile yaratılan onbinlerce eser bulunmaktadır.
11-   Kürt Dili’nin Edebiyat ve Bilim dili olduğu binlerce eser ile zımnen ispatlanmış 
         durumdadır.
12-  Hemen yanıbaşımızda bağımsızlık veya konfedarasyon ilanına çok yakın Kürdistan 
        Federe Devleti adında bir devlet var ve Eğitim, Öğretim ve BİLİM DİLİ de          
        KÜRTÇEDİR.

Kürtçe ile medeniyet ve bilim arasında bir ilişki kuramayan zihniyete, bu ilişkiyi kurabilmede yardımcı olması bakımından Ebu Hanifi Dineveri (820-895) iyi bir örnek olabilir.

Kürdistan’da Dinaver kentinde doğan ve gözlemevi Moğollar tarafından yıkılan çok yönlü Kürt Bilim Adamı Ebû Hanifi Dineveri için Harvard Üniversitesinde Yakın Doğu Dilleri ve Uygarlıkları fakültesinde Öğretim görevlisi Mehrdad R. Izady,  “Kürt ileri gelenleri içinde en mükemmel olanı, İslam topraklarında o güne kadar ortaya çıkmış en büyük beyin olan Ebu Hanife Ahmed Dineverî’dir” demiş.

Yaşamı boyunca çok sayıda esere imza atmış bir Kürt Bilim Adamı olan Dineveri, Flora kitabından, Güneş Tutulması meselesine, Hesap Kitabından, Yıldızların Konumuna, Genel Tarih kitabından, Coğrafya kitabına kadar bir çok konu üzerinde eserler vermiş.

Ümmetçiliğin, hatta Arapçılığın üstün olduğu dönemde “Flora Kitabı”nın metinlerinde, Kürdistan’ın yerli bitkileri için 800’lü yıllarda Kürtçe terimler kullanan ilk yazardır.

Uzun lafın kısası....

Onca yıl başta dili ve kültürü olmak üzere kimliği asimile edilmeye çalışılmış, çoğunlukla yok sayılmış, yasaklarla baskı altında tutulmuş ve ciddi katliamlara, acılara muhatap kılınmış bir milletin, haklarına yeniden kavuşma sancılarını çektiği bir dönemde ve bulunduğu coğrafyalara toplumsal hafızasındaki birikimleriyle demokratik gelişim anlamında, özgürlük ve barış adına son derece ciddi katkılar sunmakta olan Kürt halkının anadilinin, Arınç ve İhsanoğlu‘nunkiler gibi çağdışı kalmış önyargılı ve baskıcı zihniyet ve söylemlerin, Kürtçe’yi veya yine aynı zihniyetin hedefinde olabilecek Lazca, Çerkesce, Gürcüce gibi diğer halk dillerini de bu topraklardan yok edemeyeceği açıktır.


Hoş Kalın
17 Temmuz 2014
@cngzkync

5 Temmuz 2014

Rojava Halepçe Olmasın



Bunu da nereden çıkarttım şimdi değil mi ?

Şimdi ne benzerliği var Rojava ile, sistematik Enfal soykırımının zihinlerde en belirgin kalan kısmı olan Halepçe’yi karşılaştırmanın.

Irak’ta baş gösteren global ve yerel unsurların oyun kurucu olduğu, planlı ve kurgulu IŞİD aygıtının, sıradışı daha doğrusu kolay ilerleyişi ve sonrasında IRAK’ta gelinen durum bölgedeki gelişmeleri takip eden bir çoğunuzun malumudur, yeniden anlatmaya gerek yok.


Irak’ın içinde yaşanan tantana sırasında gözlerden kaçan bir durum vardı. Daha doğrusu üzerinde çok da fazla durulmayan bir durumdu diyelim. Bahsettiğim şey IŞİD’in Musul’a ilerlemesi ve Irak ordusunun ilginç şekilde hiç çatışmadan, Musul’u hiç savunmadan, tek mermi dahi sarf etmeden tüm teçhizatlarını ki buna tanklar, toplar ve diğer ağır silahlar da dahil IŞİD’e bırakarak Musul’u terk etmesiyle başlamıştı. 



İşte bu noktada IŞİD’e bir anlamda lojistik destek sağlanmış ve IŞİD elde ettiği ‘’savaş ganimetlerini’’ yani hemen her türden ağır ve hafif silahları ve araçları hiç beklemeden Suriye’ye taşımaya başlamıştı.



Bugünlerde Kobane yönetimi tarafından ilan edilen seferberlik ve IŞİD’in Suriye’deki unsurlarının Kobane başta olmak üzere Rojava Kürt bölgesine yaptıkları saldırılarla da iyice ortaya çıktı ki, IŞİD’in en önemli hedeflerinden biri genel manada Kürtler olmasa da, Suriye özelindeki hedefi PYD idaresindeki Rojava ve dolayısıyla Rojava Kürtleri.

Tabi bu arada IŞİD’in Irak Kürtleri ile pek mecbur kalmadıkça doğrudan savaşa girmemesi ve Irak Kürt yönetimindeki bölgelere yönelmemesi, ancak Rojava ve PYD yönetimine karşı saldırgan tutum içerisinde olması ise elbette bölgede kurgulanan yeni oyun noktasında üzerinde dikkatle durulması gereken oldukça stratejik ve politik bir konu.

Çok fazla detaya girmeden söylemek gerekirse sözün özü şu ki; Rojava'yı malesef çok kötü günler bekliyor.

Kobane özelinde Rojava elbette bir Musul gibi değil ve PYD nin silahlı güçleri de IRAK'ın çatışmadan araç gerecini silahını bırakıp çekilen Irak ordusu gibi değiller. 



Ancak ortada duran çıplak gerçeklik şu ki, iyi savaşmak için artık sadece kahramanlık ve inanç günümüzün gelişmiş silah teknolojileri karşısında mağlubiyeti bir kaç gün daha uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. 
Yani IŞİD ve PYD arasındaki karşılaştırmalı güç dengesi, IŞİD’in Irak’ta elde ettiği yeni silah ve mühimmatlar nedeniyle şu an Rojava Kürtleri ve PYD aleyhine bozulmuş durumdadır.

Kobane ve Rojava daki son durum tabi ki durup dururken ortaya çıkmadı ve görünen o ki her şey adım adım oyun kurucuların tam da planladığı şekilde devam ediyor. Kim bilir belki de oyun kurucular, oyunun adımlarından, aşamalarından biri olarak PKK nın Kandil dahil tüm savaşan kadrolarını Rojava’ya çekmek istiyordur.

Evet, IŞİD saldırılarının Rojava’yı bunaltması sonrası PKK nın tüm güçlerini PYD saflarına ve Rojava'ya çekmesi teknik ve stratejik olarak gerekebilir, belki de PKK buna mecbur bırakılabilir. 

PKK yönetimi bu durumda nasıl bir karar alır elbette kesin bir dille söyleyemeyiz ancak bir tahmin yürütmek gerekirse, PKK güçlerinin Rojava da IŞİD’e karşı savaşmaktan geri durmayacaklarını düşünebiliriz. Zaten bilindiği kadarıyla 3000 civarı PKK savaşçısı uzunca bir süre önce Rojava ya geçiş yapmışlardı.

Peki sonra ne olacak ? Çok uluslu IŞİD’e karşı tek başına bir Rojava ne kadar dayanabilecek ? 

Rojava Kürtlerini ve özelde PYD-PKK güçlerini mümkün olduğunca yok etmek için özenle kurgulanmış bir tasfiye senaryosu olmasın sakın bu ?

Cevabını kendiniz düşünün....

Bir şekilde ortada bir oyun olduğu açık da, peki bu oyunu kim nasıl bozabilir ve Rojava bir Halepçe olma riskinden nasıl kurtulur ?

Evet, maksadım bir komplo teorisi üretmek değil elbette ancak Kürtlerin her zamankinden uyanık olması gereken bir kurgu söz konusu olabilir ve bu türden bir oyunu bozacak en güçlü ve tek hamle başını PYD-PKK-KCK kanadının çekmesi ve sürüklemesi gereken bir PYD-PKK-KDP İttifakıdır.

İşin özü Rojava’dır, PYD-PKK-KDP Rojava nın yönetimi konusunda kan dökülmeden canlar yitip gitmeden çok ama çok acil ortak bir payda bulmalı ve aralarındaki ihtilaflara son vermelidirler.

Rojava konusunda PYD-PKK ve KDP nin mevcut duruşlarından birer adım geri çekilerek ortak bi payda bumaları ve çözüm üretmeleri kaçınılmazdır ve artık şart olmuştur.

Tekraren belirtmekte fayda görüyorum, stratejik olarak bu uzlaşma için ilk adımları atması gereken, ısrarcı olması gereken ve KDP yi ne olursa olsun ikna edip ortak payda bulması gereken taraf öncelikle PYD-PKK-KCK tarafıdır.

Gerek PKK gerekse KDP medyası ve tüm Kürt aydınları tarafların acilen bir süre önce yaptıkları 4 maddeli anlaşmaya da sadık kalarak ve bu anlaşma zeminini kalıcı sonuca ulaştıracak şekilde hızla geliştirerek ortak noktanın bulunması için azami gayret göstermelidirler.

Rojava konusunda taraflar hızlı ve acil bir çözüm üretememeleri durumunda Rojava Kürtleri ağır silahlarla donandırılmış IŞİD e karşı çok ağır ve Halepçe gibi tarihe mal olacak can kayıpları yaşayabilir.

Haydi uyanık olun ve bozun oyunları.



Hoş Kalın
05  Temmuz 2014
@cngzkync

2 Temmuz 2014

Merhaba


İki ay aradan sonra, yeniden merhaba...

İki ay öncesine kadar, daha doğrusu yerel görünümlü genel seçimlere kadar ülkede olup bitenleri eldeki tek somut realite ve ülke adına en ciddi beklentimiz olan ‘’Çözüm Süreci’’ endeksli olarak değerlendirmeye ve öncelikle bu süreci korumaya çalışarak dilim döndüğünce yorumladım.

Hükümet edenlerin zaman zaman tahammülü zorlayan abuk subukluklarına ve buna paralel yaptıkları bir çok hatasına, tarafsız bir bakışla ve kendince fikir üretmeye çalışan, ülke yarınına dair sorumluluk hisseden bir vatandaş olarak, çözüm süreci ve barış yolu zarar görmesin diye tabir yerinde ise iktidarın bir çok yanlışına zaman zaman göz yummak durumunda da kaldım. Bundan sonra da birinci önceliğim elbette çözüm süreci ve Türkiye’nin demokratikleşmesi olacak şüphesiz, ancak bu hükümet edenlerin yanlış bulduğum uygulamalarına süreç adına pozitif bir ayırımcılıkla sessiz kalmadan ve Çözüm Sürecinin hele de son yasal düzenlemeyle artık lider ve partiler eksenininden çıkıp, resmi olarak da devlet ve millet eksenine oturduğunun farkındalığıyla olacak.

Olup bitenleri ve bence yanlış bulduğum uygulamaları, hala da korumakta olduğum kalıcı barış umudu adına çoğu zaman bile bile görmezden geldim. Bu tutumuma rağmen bile, çoğu zaman hükümeti eleştirmekten de gerekli buldukça asla taviz vermedim. Elime kalemi aldığımdan bugüne, yani yaklaşık dört senedir yazıya döktüğüm tüm iç seslerimde vicdan terazisini maksimum ölçüde kullanma çabası içerisinde oldum.

Tüm yazılarım arşivlerde yer almaktadır, nereden gelip nereye gittiğim, neleri savunduğum ve hangi değerlere saygı ile toplumun ortak aklına paralel ortak çıkarları için gelişmelere kendimce yorum ve çözümler adına fikir ürettiğim açıkça ortadadır.

Sanırım yazı yazanların ortak kaderidir değişken yaftalarla hakaretlere uğramak, ben de kimi gün ‘’terör örgütü destekçisi’’, kimi gün ilk uyarıları ve belki de ilk fikri mücadeleyi vermiş biri olmama rağmen en moda yakıştırmayla ‘’paralel’’, kimi zaman ‘’cemaatçi’’, kimi gün ‘’Ak Parti yalakası’’, kimi gün diğer partilerin bir neferi olarak defalarca yaftalandım. Hiç bir yerle direk bağlantı kuramayanların ise başvurduğu en pratik yol gerçek dışı yaftalarının başına ‘’kripto’’ kelimesini eklemek oldu. Ne olduklarını yüzlerine vurmadığımız için kendilerini bir halt sananlar yaşam boyunca hep vardı, yine olacaklar.

Oysa hiç bir siyasi parti ile ne organik ne inorganik bir bağım asla olmadı. Tüm siyasi parti ve akımlarla ilgili olmak üzere hemen her birini kimi zaman eleştirdim kimi zaman da takdir ve tebrik ettim. Bunun en somut belgesi yazılarım ve sosyal medya üzerinden paylaştığım görüşlerimdir.

Hakkımda sosyal medya başta olmak üzere birey olmaktan bi haber, herkesi kendileri gibi birilerine biat içinde olan, iplerini birilerine teslim etmiş veya kaptırmışlardan sanıp, maddi menfaatler adına fikir ve düşüncelerimi ifade ettiğimi iddia edenler de oldu. Rabbim şahittir, elime kalemi aldığım dört yıla yakın sürede yazılarımın yayınlandığı ne Haberx, ne Rotahaber, ne Hurhaber, ne TurkishNY, ne Yeni Şafak, ne de bir süre düzenli yazılarımın yayınlandığı Sabah’ta tek kuruş maddi gelirim olmadı. Her birinden de bu ifademin sağlamasını dilediğiniz zaman yapabilirsiniz.

Hamdolsun, bu günlere gelene kadar ne para ile adam olanlardan oldum, ne de parası olanlara adam diyenlerden. Yaşamımın hiç bir döneminde yalakalığa tevessül etmediğim gibi etrafımda beni böyle anabilecek birileri de olmadı olamadı. Yalaka olmadık diye şu kalitesiz medya dünyasında sözde ‘’kaybettiklerimizin’’ elbette farkındayız, ancak bunların her biri kayıp veya üzüntü değil birer gurur vesilesi olarak kalacaktır bende.

Bu ülkenin tüm halkları ile birlikte eşit demokratik vatandaşlar olarak bir arada yaşamasına katkı sağlamak ve tüm eleştirilerimde alternatif çözümler önererek yazmaya vaktim ve takatım olduğu sürece devam edeceğim. Doğruya doğru eğriye eğri demekten bugüne kadar asla taviz vermedim, bundan sonra da karşımda Alem-i Cihan olsa taviz vermeyeceğimden kimsenin zerre şüphesi olmasın.

Bu vesile ile, bugüne kadar bana mecralarında yer verdikleri için, yukarıda bahsettiğim tüm yayın kuruluşlarına buradan samimiyetle teşekkür ederim. Yazılarımı kendi kararımla ve herhangi bir mecra ile herhangi bir sorun yaşamaksızın, gördüğüm lüzum üzerine artık söz konusu mecralarda yayınlamayacağım. Dileyenler yazılarımı kişisel bloğumda takip edebilirler.

Haksız saldırılardan ve hakaretlerden asla korkmadım ve bundan sonra da korkmam ve beni bilenler bilir ki bunların hiç biri beni doğru bildiklerimden yıldıramaz ve kuru gürültülere de pabuç bırakmam. Bu yaşlara el bebe gül bebe pamuklara sarılı olarak değil, feleğin çemberinden o feleğe çelmeler atarak geldik. Bir süreliğine köşeme çekildim, yazmadım ve sustum bunu bile farklı yorumlayanlarla karşılaştım. Oysa bu köşeme çekilme çaresizlik ve zayıflıktan değil haklıyken bile susmanın erdemine vakıf olmaktandı.

Tilki ile plan yapan, kurt ile avlanan, sonra koyun ile oturup yas tutanların devrinde hayasızlıklara hayır diyen olmaya devam edeceğim. Tüm samimiyetimle güvenip muhabbet ettiklerimin, arkamdan konuşup sinsice yüzüme gülenlerin tüm yaptıklarının ve her bir karaktersizliklerinin elbette farkındayım. Kayan yer görünce su gibi akan, menfaatler uğruna dost satanlardan biri asla olmadım ancak şu kalitesiz medya sektöründe bunlardan pek çok gördüm.

Yalanlarla, servis edilenleri ve talep edilenleri yazanlardan olup bir şeyler kazanmak yerine doğrularla kaybetmekten hiç bir zaman gocunmadığım gibi bundan sonra da gocunmayacağımın herkesce bilinmesini isterim. Gerektiğinde boş vermeyi bildik çünkü hayatın bunlarla zaman kaybedilmeyecek kadar uzun olmadığının farkında olacak yaş haddine ermişlerden olduk. Yamuk ağaçtan baston çıkmaz özdeyişinin de yarattığı farkındalıkla, bugüne kadar tüm yazdıklarımın ve sarf ettiğim sözlerin arkasında dimdik kararlılıkla durmaya devam edeceğim.

Yazmak ve kendince fikir üretmek terazisi olmayan yollara çıkmak gibi, kimseyi tartmaya gerek yok, herkesin ağırlığı kendini zaten belli ediyor, terazisi olmayan yolda yakışanlarla yanyana anılmaya, yakışmayanları ardıma bakmadan geride bırakmaya zerre tereddüdüm yok.

Özgür ve eyersiz, doludizgin koşan bir at gibi, bazen tek başına bazen kendisi gibilerle koşmaya yaradan nefes verdikçe devam edeceğim, ne demiş pirlerimiz,

‘’Kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz, zira güvendiği dal değil kendi kanatlarıdır’’


Her zaman bir  Üçüncü Yol  vardır

Ve her zaman okurlarıma dilediğim gibi,

Hoş Kalın
02 Temmuz 2014
@cngzkync

2 Mayıs 2014

El Fetih-Hamas-İsrail İlişkileri -2-

Her iki örgütü bir önceki yazımda kısaca tanımlamaya çalışmıştım, yazımın bu son bölümünde de bu yapılar için kimler ne demiş diyerek medyada yer almış bazı bilgi ve açıklamaları da aktaralım. Sonrasında bu yapılar arasındaki ilişkileri anlamanın daha kolay olacağını, düşüncelerimizde farklı pencereler açacağını düşünüyorum.

Bakalım hangi kaynaklarda kimler neler demiş....

Koteret Rashit Dergisi...

İsrail'de yayınlanan haftalık Koteret Rashit dergisinin Ekim 1987 sayısında yayınlanan bir yazıya göre ; "1978'de Gazze’de kurulan İslam Üniversitesi de dâhil olmak üzere İslami oluşumlar, Batı Şeria ve Gazze'nin sivil yönetimindeki İsrail askeri otoritesi tarafından desteklenmiş ve teşvik görmüştür. Bunlar (İslami oluşumlar ve üniversite) yurtdışından para toplama yetkisine sahiptiler. Filistinli Islamcilarin kurdugu organizasyonlara yurtdisindan para transferi kabul hakkı verildi.

İslami organizasyonlar ilk başta yetimhanelerle, hastanelerle, okullarla ve yoksul kadınlarin çalışabileceği küçük atölyelerle işe başladılar. Daha sonra finansal olarak güçlenen bu organizasyonlar Filistin'de İslam Universitesini kurdular. İsrailli askeri yetkililer bu gelişmelerin Filistin Halk Kurtuluş Ordusu'nu zayıflatacağından dolayı cok mutluydular. 1992 sonunda sadece Gazze bolgesinde 600 adet cami açılmıştı. Mossad'ın da yardımıyla İslami hareket Filistin'de cok yayılmıştı. İslami hareketin önünü açan Mossad aynı anda Arafat'ı çok büyük bir baskı altına almıştı. "

L'Humanité Gazetesi...

Jean Jaurès tarafından Fransız Komünist Partisi’nin yayın organı olarak kurulan günlük gazetede yayınlanan bir yazıya göre ;

‘’İsrail istihbarat servisi Mossad (İsrail İstihbarat ve Özel Görevler Enstitüsü) sayesinde, İslamcıların işgal altındaki bölgelerde varlıklarını güçlendirmelerine izin verildi. Bu esnada, El Fetih (Harekât el-Tahrir el-Vatani el-Filistini, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi) ve Filistin Solu en acımasız biçimde bastırıldı ’’



United Press International (UPI)...
Kuruluşu 1907 yılına kadar uzanan ve merkezi ABD'de bulunan ve 2000 yılında News World Communications şirketi tarafından satın alınan bu haber ajansının değerlendirmesine göre ; ‘’İsrail, FKÖ'yü dengelemek için karşı bir unsur olarak 1970'lerin sonlarından itibaren başlayarak HAMAS'ı desteklemiştir. O dönemde HAMAS dine ve toplumsal çalışmaya odaklanmıştı.’’

Tarihçi Zeew Sternhell...
İsrail'deki Hebrew Üniversitesi'nde görev yapan tarihçi Zeew Sternhell'e göre ; ''İsrail’in Filistin'deki varlığının güçlenmesinde en büyük yardımcı faktör Mossad'dir. Durumu daha açık izah etmek istersek Hamas başlı başına bir İsrail tasarımı. Hamas, Israil'in Filistinli İslamcıları, Filistin Kurtuluş Ordusu'na karşı kullanmak için tasarladığı çok akıllı bir oyuncak. 1970’lerde Kahire'den Filistin'e dönen Hamas'in ruhani lideri ve kurucusu Ahmet Yasin, İslami bir yardımlaşma organizasyonu kurdu. O dönemin İsrailli Başbakanı Golda Meir, bu durumu El Fetih hareketini bölmek için bir fırsat olarak gördü.’’

Le Canard Enchaîné...

Fransa’da 1915 yılında kurulmuş ve haftalık yayın yapan gazetenin 1 Şubat 2006 yılında yayınlanan 4449. Sayısında, ‘’Çok Gizli İsrail-Hamas İlişkileri’’ balıklı yazısına göre ;

‘’İsrail kararlı bir biçimde Yaser Arafat'ın liderliğindeki laik El Fetih hareketini zayıflatmak amacıyla HAMAS'ın büyümesini desteklemiş ve cesaretlendirmiştir’’



Ehud Olmert...

12 Ocak 2009 Pazartesi günü, İsrail Parlamentosu'nda Knesset’de yapılan Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi toplantısında İsrail Başbakanı Ehud Olmert şunları söylemiş : “Hamas'ı Netenyahu kurdu, hayat verdi, Ahmet Yasin’ i serbest bıraktı ve ona gelişme şansı verdi.”


William Blum...
‘’Umudu Öldürmek’’ (2. Dünya Savaşından bu yana ABD Ordusu ve CIA saldırıları) ve ‘’Dünyanın Tek Süper Gücü ve Batı Bloğu Muhalifi’’ (Bir Soğuk Savaş Anısı) adlı kitapların yazarı, ‘’Umudu Öldürmek’’ adlı kitabında şunları demiş ; ‘’İsrail en kötü düşmanlarını kendisi yarattı, Filistin’de El Fetih’i zayıflatmak için Hamas’ın yaratılmasına yardım etti. Lübnan’ı işgali de Hizbullah'ı yarattı. İsrail baştan beri sürekli savaşıp diğer insanların topraklarını almaya çalışıyor. İdealist siyonist öncüler için daha iyi bir yol hiç oldu mu? ”


Bir de şunları hatırlayalım...

*1984 yılında Ahmet Yasin, gizli silah deposu bulundurmak suçundan yakalanmış ve 12 yil hapis cezasina çarptırılmış. Fakat 1 yil sonra İsrail tarafından serbest bırakılmıştır. 1993 senesinde İsrail'i ve Filistin yönetimini tanıyan Oslo anlaşmasının imzalandığı zaman Ahmet Yasin cezaevindeymiş. Hamas, Oslo anlaşmasini tanımadığını duyurmuş ve hemen saldırılara geçmiş. Oslo anlasmasi tam imzalanmadan yapılan görüşmeler sırasında Hamas, İsrailli sivillere yönelik saldırılara başlamıştır.


* Bu durum Oslo anlaşmasını istemeyen İsrailli radikallerin elini güçlendirmiş. 1996'da İsrail'de yapilan seçimlerde sağcıların en büyük propagandası Hamas'in İsrailli sivillere yaptığı saldırılar olmuş. Bu propagandalarla halkı korkutan Israil sağı Netanyahu liderliğinde İsrail'deki seçimleri almıştır.

* Seçimleri kazanan Netanyahu, cezaevinde bulunan Ahmet Yasin'i "insani koşullar" ileri sürerek serbest bırakmış. Aynı zamanda Clinton'la yaptığı bir toplantida bir açiklama yapan Nethanyahu, Arafat'a Hamas'i kontrol etmesi için de baskıda bulunmuştur.

* 1997 yilinda Ürdun'de sürgünde bulunan Ahmet Yasin'e Netanyahu geri dönüş hakkı vermiş. Ahmet Yasin büyük bir gövde gösterisiyle Filistin'e dönmüştür.


* 1991 yılındaki Körfez Savaşı'nda Saddam'ın yanında yer alması sonrası Arafat'a Arap ülkelerinden gelen tüm finansal yardımlar kesilmiştir.

* Milyon dolarlarla ifade edilen yardımlar Ahmet Yasin'e yapılır olmuş. Hamas'ın bütçesi yapılan bu yardımlarla Filistin Özerk Yönetiminin bütçesini geçmiştir.


Böyleyken böyle...

Fetih-Hamas-İsrail ilişkilerini değerlendirirken bu detayları da bilmekte fayda var...

Ben ‘’bazen’’ diyeceğim ancak hele de siyasette, hele de Ortadoğu’da, her olan bitende, her zaman ‘’oyun içinde oyun’’ vardır demek daha doğru olabilir.

Hoş Kalın
02 Mayıs 2014
@cngzkync

1 Mayıs 2014

El Fetih-Hamas-İsrail İlişkileri -1-

Geçtiğimiz günlerde Filistinli gruplar birleşme kararı almış, El Fetih ile Hamas anlaşmaya varmıştı.

Bir süredir Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas liderliğindeki El Fetih ile İsrail yönetimi barış masasına oturmuş ve anlaşma yapmaya çalışmışlar ancak bir sonuç alamamışlardı.

Anlaşmak bir yana, İsrail 29 Mart'ta anlaşma gereği 26 Filistinli esiri serbest bırakmamış üstelik işgal ve saldırılarını arttırmıştı. İsrail ile barış masası görüşmelerini bir sonuç almadan noktalamak durumunda kalan Abbas ciddi bir itibar kaybı yaşadığından olsa gerek, çareyi Hamas ile diyalog kurma ve birleşmekte buldu denilebilir.

Aslında Gazze’yi yöneten Hamas da ekonomik ve siyasi anlamda tecrit altında olduğundan, açıkça oldukça zorda ve çıkmazda olduğu bir dönem yaşamaktayken El Fetih ile 23 Nisan da bir mutabakat anlaşması yapmak durumundaydı ve anlaşma gerçekleşti.

Taraflar arasındaki mutabakat Türkiye’de son MGK bildirisinden de anlaşıldığı üzere memnuniyetle karşılanırken, ABD ve İsrail bu mutabakata oldukça sert denebilecek tepkiler gösterdi. Hatta İsrail anlaşmanın açıklandığı saatlerde Gazze’ye bir hava saldırısı dahi yaptı. ABD, İsrail ve batı dünyası Hamas’ı halen bir terör örgütü olarak görmekteyken EL Fetih’i ise Filistin’in resmi yönetimi olarak tanıyor olmasının elbette bu sert tepkilerdeki payının oldukça fazla olduğu kanaatindeyim.

Bu mutabakat ile asıl kazananın kim, sonuçlarının ne olacağı ve neden bu anlaşmanın Türkiye ve diğer ülkelerde birbirinden çok farklı tepkilerle karşılandığının cevabını bulmak için, geçmişten bugüne çok fazla detaylı olmasada El Fetih ve Hamas ile İsrail ilişkilerini gözden geçirmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda öncelikle söz konusu örgütleri kısaca tanımaya çalışalım ve ardından iki yıl önceki bir yazımda da paylaştığım bazı önemli demeç ve bilgilere yeniden hatırlatmak anlamında izninizle yer verelim.

Filistin Kurtuluş Örgütü - FKÖ

Uluslararası ortamda PLO olarak tanınan örgütün temelleri 13-16 Ocak 1964’te Kahire'de toplanan Arap Zirvesi'nde atılmış ve 29 Mayıs 1964 tarihinde Filistin Ulusal Konseyi’nin toplanmasının ardından 2 Haziran 1964 tarihinde FKÖ kurulmuş.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, örgütün Arap devletleri arasındaki liderlik savaşı yüzünden, Filistinliler tarafından değil, Arap devletleri tarafından özellikle de Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır'ın yoğun desteği ile kurulması.

Kuruluş tarihi ise dikkat çekici, 1967 de İsrail’in Gazze’yi ele geçirdiği Altı Gün Savaşı’ndan sadece 3 yıl kadar önce. Kuruluşu takiben, Arap devletleri FKÖ teşkilatının finansmanı için bir Filistin Milli Fonu oluşturmuş. Arap devletlerinde FKÖ'nün ofisleri açılmış ve o sıralarda Gazze ve Sina'da üslenecek bir Filistin Kurtuluş Ordusu kurulmuş. Kurulan ordu Gazze’nin İsrail’in eline geçmesine neden olan Altı Gün Savaşında da Arap cephesinde etkin rol almış.

FKÖ şemsiyesi altında bulunan en büyük örgüt olan El-Fetih'in lideri Yaser Arafat 1969'da FKÖ Yürütme Kurulu Başkanlığı'na getirilmiş. Arafat yönetimi 1973 yılından itibaren diplomasiye ağırlık vererek FKÖ'ye sürgün hükümeti niteliği kazandırmış. 1974 yılında siyasal anlamda iyice güçlenen yada güçlendirilmiş olan örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü ve Birleşmiş Milletler tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanınmış.

1980 lere kadar FKÖ etkin olarak Filistin davasının önde gelen örgütü olma özelliğini korumuş ancak 1967 Altı Gün Savaşı ’ndan sonra FKÖ’nün merkezi önce Ürdün'e, sonra 1970'te Lübnan'a ve en sonunda da 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgaliyle Tunus'a taşınmış. Altı Gün Savaşı bildiğiniz üzere Gazze’nin İsrail’in eline geçmesiyle sonuçlanmış bir savaştır.

Aralık 1988'e gelindiğinde FKÖ adına FKÖ Başkanı Arafat, terörizmi kınadığını açıklayan bir konuşma yapar, bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanır ancak ne hikmetse bu konuşmayı takiben, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi 30 Mayıs 1990'da İsrail kıyılarına saldırır ve FKÖ ile ABD nin arası yeniden bozulur.

Bu bozulmayı takiben yine aynı yıl 1990 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Yaser Arafat, Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaline tam destek verir. Bu enteresan bir çıkıştır ve dünya kamuoyunu oldukça şaşırtır. Öyleki bu çıkış sonrası, savaşın hemen ardından Kuveyt'teki tüm Filistinliler Kuveyt'ten atılırlar.

Dört yıl aradan sonra yine ‘’barış’’ rüzgarları eser ve 1994 yılında yapılan Gazze-Eriha Anlaşması ve ardından Eylül 1995'te yapılan II. Oslo Anlaşması'yla İsrail Gazze Şeridi'nin tamamına yakınını, Batı Şeria'nın ise bazı bölgelerinin yönetimini Filistin Otoritesi'ne bırakır. Burada önemli bir not, Oslo Anlaşması bugün halen İsrail Başbakanı olan Netenyahu’nun o zamanlarda da tamamen karşı duruş gösterdiği bir anlaşmadır.

İslami Direniş Hareketi - HAMAS

İslami Direniş Hareketi, kısa adıyla HAMAS, Altı Gün Savaşı’ndan yaklaşık 20 yıl sonra 1987'de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz El Rantisi ve Muhammed Taha tarafından ilk intifadanın başlangıcında, Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kurulur.

1970’lerde Kahire'den Filistin'e dönen Hamas'in ruhani lideri ve kurucusu Ahmet Yasin, 1987 de örgütü kurmadan önce Filistin de İslami bir yardimlasma organizasyonu kurmuş.


Örgütün kuruluş amacı 1948 öncesi İsrail'in işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kapsayan topraklarda yeniden Filistin İslam devletini kurmak olarak bilinir. Hamas'a verilen finansal desteğin büyük çoğunluğunun S. Arabistan kaynaklı olduğu söylenmekle birlikte, ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre örgüt, yurtdışında yaşayan Filistinliler, İran hükümeti ve Arap ülkelerinden gelen yardımlarla finanse edilmektedir.

Hamas, 1993 ve 2005 yılları arasında İsrailli sivillere ve askerlere yönelik intihar saldırılarında bulunur ve Kanada, Avrupa Birliği, İsrail, Japonya ve ABD de terör örgütleri listesine alınır. Örgütün askeri kanadı, İzzeddin el Kassam Tugayları ise Avustralya ve İngiltere’de terör örgütleri listesinde yer almaktadır. Hamas halen Filistin Ulusal Yönetimi'nde seçimle belirlenmiş Filistin Parlamentosunda çoğunluğu elinde tutan Filistinli paramiliter bir örgüt ve aynı zamanda siyasi bir partidir.

Bir sonraki yazımda özellikle İsrail’li kaynaklarda yer alan ‘’ilginç’’ bulacağınızı düşündüğüm bazı haber ve bilgileri sizlerle paylaşarak bazı dipnotlarla hatırlatmalar yaparak hafızalarımızı tazelemeye çalışacağım.

Hoş Kalın
01 Mayıs 2014
@cngzkync

29 Nisan 2014

Ortadoğu’da Kürt Siyasi Hareketleri -3-

Bölgedeki etkin Kürt Siyasi hareketlerini kısaca değinerek hatırlattıktan sonra, PKK-KDP ilişkileri diyerek bir ara başlık atmış, bu ilişkilere kısaca değindikten sonra bir önceki yazımda size Irak Kürdistan Yönetim’nin kuruluşu öncesi yaşanılan en önemli hadiselerden biri olan ‘’brakuji’’ yi de bugünü daha iyi anlayabilmek adına kısaca hatırlatmaya çalışmıştım. PKK-KDP ilişkilerinin bugününe gelmeden önce biraz eski geçmişine değinmenin durumları anlamakta faydalı olacağını düşünmüştüm. Şimdi bugüne dönerek yazı dizimizi tamamlayalım...

Bu arada 22 Nisan’da ben ‘’brakuji’’ den bahsettikten 3 gün sonra 25 inde Barzani’nin ‘’Brakuji için mahkemede ifade vermeye hazırım’’ şeklindeki açıklamasının gelmesi de benim için ilginç ve güzel bir tesadüf oldu.

PKK-KDP İlişkileri (devamen)

Geçtiğimiz yıl yeniden yapılanan PKK nın şehir yapılanması olarak da tanımlanan, kısa adı KCK olan Kürdistan Komünler Birliğinde yapılan yönetim değişikliklerinin ve buna paralel olarak da PKK Yürütme Konseyi Başkanlığında yapılan değişimin, PKK-KDP arasındaki ilişkileri de adeta paralel olarak değiştirdiğini müşahade ettik.

Murat Karayılan’ın PKK Yürütme Konseyi Başkanı olduğu dönemde PKK ve KDP arasındaki lişkilerin bugüne nazaran kısmen de olsa iyi yönde gelişmeler gösterdiği, bazı sorunların çözüm iradesine kavuştuğu, bir çok kez Barzani ile Karayılan arasında görüşme, toplantı ve yazışmalar gerçekleştiğini, hatta Kürdistan Bölge Başkanlığı seçimlerinde Karayılan’ın Barzani’yi açıkça ifade ederek desteklediği bile görülmüştü.

Daha sonra Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın bu göreve getirilmesi ile birlikte ise yine bir takım sıkıntıların, sert söylemlerin ve buna bağlı olarak da karışıklıkların ortaya çıktığını müşahade ettik. Öyle ki daha Bayık göreve geldiğinin birkaç gün sonrasında bir gazeteye demeç vermiş ve KDP yi sert sözlerle eleştirmişti. Tabi gerginleşen ilişkiler bununla kalmıyor, Rojava daki PYD ile KDP nin de ilişkilerinin sertleşmesine dolaylı olarak neden olmuştur.

Bu sertleşme ve dolayısıyla oluşan farklı yaklaşımların arka planlarında gerçekte ne olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bölgeyi takip eden bazı yorumcuların değerlendirmelerinde, PKK-KDP ilişkilerinin bozulmasında, Karayılan’ın yerine genelde PKK’nın İran ve Suriye ile yakınlaşmasını desteklediği söylenen Bayık’ın getirilmesinin etkili olduğunu ifade ettiklerini görüyoruz. Bu yoruma da sanırım Bayık’ın Suriye deki kamplardan bir dönem sorumlu olması ve bir dönem İran’da yaşamış olmasından varılıyor. Karayılan’ın ise PKK içindeki ulusalcı çizgiden bir yönetici olduğu bilinir.

Hatırlayalım,

Bundan 2 ay kadar önce, hafızam beni yanıltmıyorsa Şubat ayıydı sanırım, Öcalan Barzani’ye bir mektup göndermişti ve bu mektup sonrasında tam da iki taraf arasındaki ilişkilerde bir yumuşama havası beklenirken, çok geçmeden ve ne hikmetse Bayık’yan bir sert açıklama gelmesi, arkasından Rojava’daki PYD den de sert açıklamaların buna eklemlenmesi sonucu olsa gerek, KDP de PKK ya ve PYD ye sert bir yanıt vermiş ve ilişkiler yine gerginleşmişti.

Öcalan ve Barzani arasında Leyla Zana aracılığıyla gerçekleşen yoğunmektup trafiğine rağmen bir türlü toplanamayan Kürt Ulusal Kongresi de bu gerginliklerin bir sonucu olarak orta yerde öylece duruyor.

Sorunun Asıl Nedeni Rojava

Yukarıdaki ara başlıkta da belirttiğim üzere PKK ve PYD ile KDP arasındaki en temel güncel sorunun nedeni Rojava. Bunu daha da açacak olursak sorun, Rojava’nın nasıl ve kim tarafından yönetilmesi gerektiği sorunu.

PYD son olarak bir yönetim kurarak kantonlar kurduğunu ilan etti ve KDP tarafından bunların tanınmasını istedi ancak KDP bu kantonları tanımadı. KDP nin tanımadığı PYD’nin ilan ettiği yeni kantonluk şeklindeki yönetim ise Irak Kürdistan’ındaki YNK ve Goran hareketi tarafından adeta KDP nin tutumunu protesto edercesine destek gördü. Goran hareketi ve YNK temsilcileri bu amaçla Kandil’e bir ziyarette dahi bulundular.

Tuhaf olan şu ki, Irak Kürdistan’ındaki YNK PYD ye destek verirken, YNK nın Rojava daki müttefiki olan İlerici Kürd Demokrat Partisi (PDPK) ise PYD yi Esad yanlısı olmakla ağır bir şekilde eleştirmeye devam ediyor.

Sözün özüne gelecek olursak, Kürt coğrafyasındaki siyasi yapılar arasındaki kargaşa ve tutarsız ilişki ve münasebetler bölgedeki Kürtlerin tüm yaşamsal durumlarını ve statülerini olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Kürtler bir yandan çeşitli sebeplerle ortak sınır hatlarına hendekler kazıyorlar, diğer yandan benim de yazımı hazırladığım akşam saatlerinde Xaneqîn’de yapılan Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) mitingine yönelik bir intihar saldırısı sonrası ilk belirlemelere göre Otuz kişi hayatını kaybediyor, onlarca kişi de yaralanıyor.

Anlayacağınız Kürtler bir şekilde hala ölmeye devam ediyorlar ve kendi içlerindeki sorunlarını halletmeyi de bir türlü başarabilmiş değiller. PKK ve KDP nin farkında olmadığı ise, aslında her ikisinin de biribirlerini siyasi anlamda yenmesinin veya meşruiyetlerini yok etmesinin mümkün olmadığı durumu.

Her iki siyasi partinin, bölge Kürtlerinin sağlıklı gelecekleri adına, bölgedeki mevcut durumun gerçeklikleri ışığında en acil şekilde bir araya gelmeleri ve aralarındaki anlaşmazlıkları sonlandırmaları, demokratik kalıcı bir birliktelik sağlamaları gerekmektedir. Kürtler yeniden şekillenen bölgede varlıklarını eskinin hayal kırıklıkları üzerinde devam ettirmek istemiyorlarsa, tüm siyasi aktörleri ile bir araya gelerek kalıcı demokratik bir işbirliğini gerçekleştirmek ve biribirleriyle dayanışmak durumundalar.

Türkiye’deki Çözüm Süreci’nin başta Rojava olmak üzere bölge Kürtlerinin kendi aralarındaki sorunların halli ile bir şekilde ilişkili ve açık etkileşim halinde olduğunu da düşündüğümden, bölgenin ve bölge halkların kalıcı barışı ve huzuru açısından, Kürt siyasi hareketlerinin de razı olması ve talebi durumunda, Türkiye’nin dahi Kürt siyasetinin kendi aralarındaki sorunların çözümünde yapıcı ve uygun bir rol almasını uygun ve doğru buluyorum

Tüm bölge halklarına selam ile...

Hoş Kalın
29 Nisan 2014
@cngzkync