16 Nisan 2015

Ağrı'da Yıkılan Baraj


 HDP’nin 2015 Genel Seçimlerine parti olarak girme kararını açıklamasının ardından birçok platformda onlarca yorum ve değerlendirme yapıldı.





Bu yorum ve değerlendirmelerin bazılarında HDP hakkında absürt ittifak senaryoları dahil birçok asılsız iddialarda da bulunuldu.

Örneğin, bazı iddialar kampanya haline getirilip öyle bir hal almıştı ki sonunda Demirtaş ülke siyaset tarihinin en kısa süreli grup konuşmasını yapmak durumunda kaldı.

Çok net bir ifade kullanarak ve peşpeşe birkaç defa tekrarlayarak, ‘’seni başkan yaptırmayacağız’’ dedi ve bu absürt iddialara önemli ölçüde son verdi.

Ancak Anti-HDP cephesi elbette bu örnek dışında da HDP’nin barajı geçme ihtimaline karşı partiye ve Demirtaş’a yönelik sayısız karalama kampanyası yürüttü.

Neler mi oldu ? Birlikte bakalım....

HDP’nin barajı geçme ihtimali başlangıçta iktidar cephesi tarafından aslında pek de öyle önemsenmiyordu.

AKP, kendine olan aşırı özgüveni ve seçimlerden yine büyük başarı ile çıkacaklarına olan inancı sayesinde HDP’nin barajı geçmesini çok da umursamıyordu.

Lakin, bu rahatlıkları, kısa aralıklarla kamuoyuna kapalı olarak yaptırdıkları anket sonuçları önlerine gelmeye başladıkça yerini ciddi bir korku, endişe ve telaşa bıraktı.

Haklıydılar korkmakta, endişelenmekte ve telaşa kapılmakta.

Toplantı üstüne toplantı yaptılar oy kaybına bir çözüm üretmek için.

39-40 bandında, peşpeşe önlerine gelen anket sonuçları karşısında ne yapılmalıydı da hızla eriyip giden oylar geri gelebilmeliydi.

İktidara geldiklerinden bugüne hiç olmamış ve olan kırıntıları da tamamen sıfırlanmış siyasi vizyonlarına başvurdurlar.

İçeride ve dışarıda tükenmiş ve iflas etmiş politik akıllarıyla ciddi ciddi oturup yeni stratejiler oluşturmaya çalıştılar.

Gezi Olayları ve 17-25 Yolsuzluk İddiaları sonrasında AKP’yi iyiden iyiye teslim alan zamane Goebbelsciklerinden oluşan yeni ve özel Tayyibist grup da akıl verenler arasında elbette önde geliyordu.

Kendilerini millet ama kendileri dışındakileri sürekli ve bilinçli olarak ötekileştirip adeta zillet sayan Tayyibist anlayış, yaklaşan seçimlerde bugün itibariyle muhtemel görünen büyük oy kaybını nasıl telafi edebilirdi.

AKP iktidarına bugüne kadar belki de en ciddi halk desteğini sağlayan, daha özelde ise Kürt seçmenin önemli bir bölümünün de desteğini almasına neden olan Çözüm Süreci de ellerindeki önemli kozlardan biriydi.

Tüm Çözüm Süreci mimarlığı iddialarına rağmen, gelen anketler AKP’den HDP’ye ciddi oranda bir Kürt seçmen geçişine işaret edince, yapacakları şey AKP açısından gayet basitti.

Egemen Kürt Siyasi Hareketinin yani HDP’nin dikkat çekici ve barajı yıkıp geçen oransal oy yükselişini engellemek için, HDP’ye kaptırdıklarını düşündükleri oyalamadan ibaret ve uzunca süredir derin dondurucuda duran Çözüm Süreci’ni geri sarmaya karar verdiler.

İlk çıkışı Erdoğan’dan gelen ‘’Ne Kürt Sorunu ya, Kürt Sorunu diye birşey yoktur’’ çıkışıyla gördü toplum ve tabi Kürtler.

AKP içindeki fayları bir nebze daha belirginleştiren bu çıkış her ne kadar Erdoğan’ın bulunduğu coğrafyaya göre farklılık göstrerek ‘’Benim Kürt vatandaşımla sorunum yoktur Kürtlerin çözüm bekleyen sorunları vardır’’’ mealinde ifadelerle bir şekilde tolere edilmeye çalışılsa da amaç hasıl olmaya başlamıştı.

AKP yine her seçim döneminde yaptığı üzere daha milliyetçi söylemlere sarılmaya başlamış ancak bu sefer söylemde kalmayıp Çözüm Sürecini de akıl verenlerin stratejileri gereği devreden tamamen çıkarmaya karar vermişti.

Evet yanlış duymadınız, bakmayın bundan sonra AKP’nin süreç müreç kelamlarına, derin dondurucuda artık o süreç.

Bu noktada HDP’nin, masayı aslında fiilen terk etmiş olan AKP ile bir çözüm bulma arayışının devamında da pek bir mana kalmış görünmüyor.

Türkiye’de bu meselelerin çözümü için artık 7 Haziran seçim sonuçlarını beklemek gerekiyor, yani yeni kurulacak hükümeti.

Bu kurulacak yeni hükümetin de bugünkü anket, araştırma vs ler ışığında bir koalisyon hükümeti olma olasılığı giderek kuvvetleniyor.

Devam edelim...

AKP’nin kendisini terk eden Kürt seçmenlere resti anlamındaki bu kararın altı Erdoğan’ın ‘’İzleme Heyeti’’ konusundaki ‘’olumlamaması’’ ile doldurulmaya devam etti.

AKP deli cesareti denilebilecek ve açıkça gemileri yakmış şekilde Erdoğan’ın kendi tabanını pekiştirmeye, MHP’den oy devşirmeye ve kendi ‘’Milli Görüşçü’’ tabanını da korumaya yönelik sözlerinin peşinden hızla sürüklenmeye başladı.

AKP bugün bahsettiğim noktaya gelmeden önce ülkenin başka kulvarlarında ise bazı çok önemli gelişmeler yaşanmıştı.

Düne kadar ‘’düşman’’ olarak tanımlanan ve haklı-haksız, kuru-yaş demeden bodoslama dalınarak, neredeyse tarumar edilen TSK ile ‘’yakınlaşmalar’’ ve hükümet ile ordu arasında beklenmeyen şekilde sıcak rüzgarlar esmeye başlamıştı.

Elbette burada hükümetler ordusu ile kavgalı olmaları gerekir falan diyor değiliz, ancak 180 derecelik dönüşler ve bu kaynaşmaların AKP-Cemaat kavgaları sonrasında olması dikkat çekici bir husustur.

Bazı önemli virajları kronolojiye bağlı kalmaksızın hatırlamaya çalışalım....

2013 yılının Aralık ayında Erdoğan'ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Gülen cemaatini ima ederek orduya kumpas kurulduğunu idddia etmişti.

2014 yılının Mart ayında, adeta tarumar edilen TSK’nın önemli bir tutuklusu olan Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ iktidara yakın gazetecilerce cezaevinde ziyaret edilmeye başlanmıştı.

O günlerin manşet ifadeleriyle ‘’asırlık’’ olarak nitelendirilen 28 Şubat, Ergenekon, Balyoz, Ayışığı vs gibi davalardan tahliyeler peşi sıra gelmeye başlamış, birçoğunda tutuklu sanık kalmamıştı.

Bazı davalar ya yeniden görülmek üzere ya kapatılmış ya da Kozmik Oda davasında olduğu gibi ki bu bence tüm askeri vesayete yönelik davalar içerisinde en önemli davaydı, takipsizlikle sonuçlanmıştı.

IŞİD’in Kobane saldırılarını protesto amacıyla yapılan eylemlerde onlarca faili meçhul cinayet işlenmiş, suçlu olduğu ifade edilen ancak sonradan olaylarla ilgisi olmadığı ortaya çıkan insanlar, Bingöl örneğindeki gibi ya tutuklanmış ya da bizzat devlet eliyle ne yazık ki öldürülmüştü.

Tuhaf şekilde tüm provokasyonlara dikkat çağrılarına rağmen olay bazında ve dönemsel de olsa şiddetin yükselmesi önlenememişti.

Adeta birilerince kontrollü bir gerilim ve kontrol edilebilir bir şiddet ülkede varlığını sürdürmekte hiç bir zorlukla karşılaşmamıştı.

Cizre’de çocuklar başlarından vurularak acımasızca katledilmiş, bazılarının emniyet güçlerince vurulduğu belirlenmiş, bazı ölümlerin failleri ise yine meçhul hanesine yazılmıştı.

Oysa bu hükümet daha birkaç sene öncesine kadar, hükümetimiz döneminde hiçbir faili meçhul olmamıştır sözünü dilinden düşürmemiş bir hükümetti.

18 Mart Çanakkale anmaları için gittiği Harp Akademilerinde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Samimiyetle ifade ediyorum; eski Genelkurmay Başkanımız başta olmak üzere, birlikte mesai sarf ettiğim için yakından tanıdığım pek çok komutanın tutuklanmasına hiçbir zaman razı olmadım" demişti.

Arada gerçekleşmiş birçok başka hadiseyi yazarak yazımızı uzatmayalım, zaten biraz uzun oldu, kusura bakmazsınız artık.

Ağrı’da yaşananlara kısaca değinerek toparlayalım....

Benim dikkatimi çeken noktalar ve oluşan sorular,

1-) Operasyon devam ederken Erdoğan’ın operasyon hakkında Sakarya mitinginde topluluğa operasyon bilgisi vermesi ve bunun AKP için siyasi sonuçları.
2-) Şu an için herhangi bir resmi sıfatı ve konuya dair görevi olmayan, Efkan Ala’nın operasyon hakkında detaylı bilgi vermesinin anlamı ve siyasi sonuçları.
3-) Ağrı Valisi’nin herhangi bir resmi sıfatı olmadan ilk teknik açıklamayı yapan Efkan Ala’nın eski müsteşarı olmasının Ala’nın yaptığı açıklama ile bir ilgi ve bağının olup olmadığı ve bu durumun toplumda yarattığı soru işaretleri.
4-) Olayda 1 PKK’li ve eski BDP İlçe Başkanı olan 1 Sivil vatandaş ölmesine rağmen, Genel Kurmay tarafından erkenden yapılan açıklamada 5 PKK’linin öldürüldüğünün söylenmesi, bunun yanlışlıkla mı yoksa bir maksat gözetilerek mi yapıldığına dair oluşan sorular.
5-) Genel Kurmay’ın yaralı askerlerimize yardım eden vatandaşlara, Demirtaş’ın öncesinde yaptığı halk askere yardım etti açıklamasını doğrulayarak teşekkürüne rağmen Erdoğan’ın Genel Kurmay’ı yalanlamasının yarattığı sorular.

Tüm bu anlattıklarımın baraj ile ilgisi nedir diye sorabilirsiniz.

Ben de size şu soruları sorayım ve yazıyı bitirelim.

1-) Provokasyon olup olmadığı bilinemeyen, şiddetin tırmandığı ve üstelik seçime gidilen ortamlarda halkın genel tercihi istikrar ve güvenlik adına hükümetten yanalık mı gösterir yoksa henüz şans vermediği muhalefetten yana mı ?
2-) PKK ile TSK arasındaki bir çatışma toplumda aşırı milliyetçi duyguları mı körükler yoksa demokrat duruşları mı ?
3-) Olası bir şehit asker haberlerinin gelmesi hangi siyasi partilerin lehine bir algı durumu ve sandıkta oy eğilimi yaratır.
4-) Çözüm Süreci ile ilgili olarak, masadan kalkan tarafın halka dönüp ‘’bak gördün mü onlar bozdu süreci’’ demesine, çok ölümlü bir PKK-TSK çatışması nası etki yapar ?
5-) Cumhuriyet’te Erdem Gül’ün haberine göre, Güneydoğu’da milletvekili adayları listesindeki yerini beğenmeyerek istifa eden AKP’lilere parti yönetiminden böyle bir mesaj iletilmiş midir ? Bu kadar eminliğin sebebi nedir ?
“İstifanızı geri alın. HDP’nin % 10 barajını aşamayacağına EMİNİZ. Diyarbakır’da 11 milletvekilinden 8-9’unu, Batman’da 4 vekilden belki tamamını, Güneydoğu’daki diğer illerde de milletvekillerinin % 90’ını biz alacağız
6-) Operasyon emrinin Valilikten olduğu söylenerek adeta ‘’günah keçisi’’ olarak Ağrı Valisi ilan edildi. Peki bu tip operasyonların emri sizce de Vali’nin bağlı olduğu diğer üst makamlardan değil midir ? Başka türlü olması hukuki işleyiş ve sorumluluk silsilesi açısından mümkün müdür ?

Welhasılıkelam...

HDP’nin barajı geçme ihtimalinin her geçen gün daha da kuvvetlenmesi, bir yerlerde birilerini çok fazla rahatsız etmiş durumda.

Herhangi bir kişiyi, kurumu veya görevlisini bu tür olaylarda direk suçlamak fazla önyargılı ve haksız bir tavır olabilir.

Bu yazıyı birilerini suçlamak için de yazmadık hoş, lakin Türkiye gibi geçmişi karanlık dehlizlerle dolu bir ülkede insan herşeyi sorgulamaktan kendini geri alamıyor.

Belirttiğim hadiseler ve sorular ışığında takdir, tahmin ve yorumlar size ait.

Benim kişisel kanaatim odur ki;

Ağrı Diyadin’de, büyük olasılıkla kim olduklarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz ‘’birileri’’ , 1980 darbesinin Kürt Siyasi Hareketlerini önleme amaçlı ürünü olan barajı işe yarar kılmak için, kurnazca sandıkları bir hamlede bulunmuşlardır.

Ancak HDP’yi baraj altında bırakma amaçlı bir tuzak olma olasılığı yüksek görünen bu son hadise, o ‘’birilerinin’’ ellerinde patlamış ve arzu ettikleri amaca ulaşamamıştır.

Olan maalesef askeriyle siviliyle her zamanki gibi ülkemiz insanların canlarına olmuştur.

Bu türden yöntemlere yeniden başvuracakları yönündeki korkuma rağmen, umuyorum ve diliyorum ki canlar üzerinden siyasal kazançlar sağlamaya yönelik bu tür eski ve ilkel yöntemlere ‘’birileri’’ yeniden başvurmazlar.

Hoş Kalın

3 Nisan 2015

Faylar ve Muhtemel AKP Depremi -3-




AKP’nin içindeki hareketli faylara bakmaya devamen....

Arınç konusu...

AKP’nin yönetim kadrolarının liderleri dahil ‘’abi’’ dediği biri Arınç...
Bu ‘’abi’’ ifadesi öyle laf olsun diye Arınç’a atfedilmiş bir ünvan değil elbette...

Arınç için, hem yaş itibariyle birçok AKP yöneticisinden büyük olduğu için, hem de AKP’nin demokrat ve özgürlükçü soslu ancak temelde Siyasal İslamcı ideolojisinin önde gelen ideologlarından biri olduğu için de bu ‘’abi’’ ünvanı hak ediyor diyebiliriz...

AKP’nin kuruluşunda da, şu an için AKP saflarından bilinçli ve sistematik şekilde partinin lideri tarafından ince dizayn bir süreçle uzaklaştırılmış ve AKP ile bağları kesilmiş diğer birçok kurucu gibi azımsanamayacak emeği olanlardan biri Arınç....

Bir başka açıdan bakacak olursak, Arınç aynı zamanda bugünlerde Havuz Medyası olarak tanımlanan koşulsuz AKP destekçisi medyanın da, partinin medyadan sorumlu ismi olarak temellerini atan ve gelişmesine önemli katkıları olan biridir....

AKP destekçisi medyanın bugün itibariyle geldiği noktadan Arınç’ın ne derece memnun olduğu ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, özellikle AKP destekçesi medyadaki hemen tüm kadroların Arınç’ın bilgisi ve yönlendirmeleri dahilinde oluştuğunu söylemek gerçek dışı olmayacaktır...

Sadece medya teşkilatlanması değil, AKP’nin parti teşkilatlanmalarının ve hatta milletvekili olarak aday gösterileceklerin belirlenmesinde de bugüne kadar Arınç’ın söz sahibi olduğunu hatırlatmamıza gerek yoktur sanırım...

Sadece bu saydıklarım mı Arınç’ı AKP’de önemli kılıyor diye soracak olursak, cevap elbette hayır olacaktır.

Mesela bir örnek daha vermek gerekirse ; AKP’nin ‘’aldatıldık, safmışık’’ gibi açıklamalarıyla kendini ‘’mağdur’’ ve‘’masum’’ göstermeye çalıştığı ve bugünlerdeki ‘’paralel’’ tanımlamasıyla malum MGK Kırmızı Kitabına aldırıp ‘’düşman’’ olarak belirlediği, lakin daha düne kadar yağan yağmurda yolları beraber yürüdükleri ‘’cemaat’’ ile belki de en direkt bağlantı noktasını yine aynı kişi, yani Arınç oluşturmaktaydı...

Her ne kadar Arınç’ın kendi ifade ettiği ‘’özgül ağırlığı’’ bugüne değin sadece sözde kalmışsa da, Arınç’ın yukarıda aktarmaya çalıştığım bir kaç özelliği nedeniyle AKP içinde gerçekten bir ‘’özgül ağırlığı’’ olduğu atlanılmaması gereken bir durum...

Evet... Arınç bugüne kadar birçok defa AKP’ye ve hatta partinin liderine yönelik bazı öz eleştirilerde bulunmuş ancak hemen her defasında da ne hikmetse ‘’geri adımlar’’ atan kişi durumunda da kalmıştır...
Ancak Arınç her dikkat çeken çıkışında, kimi zaman gereken yerlere bir tür ayar vermiş, kimi zaman da parti içinde yükselen aykırı seslerin gazını alan bir emniyet sübabı olmuştur....

İşte bu durumların hepsi, ‘’geri adımlar’’ attığı sıkça söz konusu olsa da aslında Arınç’ın AKP içindeki önemini ve klasik tabirle bir ‘’ağır topu’’ olduğunu gösteren açık işaretlerdir.

Arınç’ın birşeylere canının sıkkın olduğunu ve artık bir tür patlama noktasında olduğunu en son ‘’İzleme Heyeti’’ konulu tartışmalarda, direkt Erdoğan’ın bu konudaki açıklamalarını hedefe alan çıkışıyla görmüştük...

Bu açıklama sonrasında, AKP’nin koşulsuz biatçı Tayyibistleri tarafından hemen her Erdoğan’a muhalif ifadenin arkasından gelen, kim eleştirmiş veya kim muhalif ifadede bulunmuş olursa olsun artık klasik bir reaksiyon haline gelen kişinin hedefe konulma ve aforoz edilme çabalarını da yaşadık...

Bunu sadece sosyal medya mecralarından güdümlü besleme laf ebesi trolleri vasıtası ile yapmadı Tayyibistler, hepinizin malumu Ankara Belediye Başkanı Gökçek de sahaya sürüldü ve Arınç’a linç kampanyasının önderliğine oturtuldu...

Şu husus dikkatinizden kaçmasın, yukarıdaki ifadelerimde Gökçek için ‘’sahaya çıktı’’ demedim ‘’sahaya sürüldü’’ dedim. Yine yukarıda ‘’linç kampanyasının önderliğine oturdu’’ demedim, ‘’önderliğine oturtuldu’’ dedim...

Kozmik Oda davasının başlamasına neden olan hadisenin Arınç’a bir suikast iddiası olduğunu da hatırlayalım. Arınç ismi AKP içinde sıradan bir isim olsaydı böyle bir iddia da söz konusu olmazdı herhalde değil mi ?
Peki ya ‘’İzleme Heyeti’’ konusundaki çıkışının ardından gelen Arınç’ın BBC Türkçe’ye verdiği röportajda geçen ifadelerine ne demeli ?

ArınçBBC Türkçe’ye verdiği röportajda hem ‘’İzleme Heyeti’’ ve Çözüm Süreci’ne yönelik daha önce yaptığı açıklamalarını yeniden vurgulamış, hem ‘’Başkanlık Sistemi’’ hakkındaki yorumlarında Erdoğan’ın ‘’Bal gibi olur’’ dediği ‘’Türk Tipi Başkanlık’’ ifadelerine, ‘’Montaj usulü başkanlık sistemi olmaz’’ diyerek yanıt vermiş, hem de bence en önemlisi diyebileceğim şu ifadeleri kullanmış ;

‘’Yani biz bütün bu eleştirilerimizde ‘Kral çıplak’ filan demedik daha. Belki öyle günler gelecek ki ‘Kral çıplak’ denecek’’

Şimdi... AKP içindeki fay hatlarına dair Arınç bahsini bitirirken ve AKP içindeki diğer faylara bir sonraki yazımızda devam edeceğimi de belirterek, şu soruyu soralım ve bugünkü yazımızı bitirelim...

Her ne kadar Arınç hem AKP’nin 3 dönem kuralı gereği hem de kendi beyanları ışığında aktif siyasetten uzaklaşacak olsa da, böylesine etkin bir ismin AKP’nin içinde şu an en belirgin olan SARAY-HÜKÜMET adını verebileceğimiz iki ana faydan birine tüm bu siyasi bilgi, tecrübe ve birikimlerini kanalize etmeyeceğini söyleyebilir miyiz ?



Hoş Kalın

Twitter : @cngzkync

28 Mart 2015

Faylar ve Muhtemel AKP Depremi -2-



AKP içinde giderek belirginleşen faylara ve yaşanan son gelişmelere bakmaya, bazı hadiseleri yer yer yeniden hatırlamaya ve AKP içinde oluşması kuvvetle muhtemel bir ‘’depremi’’ birlikte tespite çalışmaya bir önceki yazımda kaldığımız yerden devamla....

Hakan Fidan Konusu...

Fidan'ın AKP'den Milletvekili olmak için istifasından tutun da, Erdoğan'ın ve öncesinde Arınç'ın bu istifayı olumlamamasına,

Erdoğan'ın aksine, başta Davutoğlu'nun ve Akdoğan gibi bir kaç başka parti içi dinamiğin bu istifayı olumlamasına gelin,

Oradan hiç beklenmedik şekilde Fidan'ın adaylık müracatını geri çekip adaylıktan vazgeçmesine ve sonrasında Davutoğlu'nun Fidan'ı temayüllere aykırı olarak MİT'deki görevine iadesine gelin....

Bu yaşananların danışıklı dövüşler veya sıradan ve olağan durumlar olduğunu hangimiz söyleyebiliriz ?
Bu sorunun cevabı bende ''hayır''.

Bana göre ne Fidan'ın istifası bir danışıklı dövüştü, ne de Erdoğan'ın olumlamaması sahteydi. her ikisi de ''samimi'' hareketlerdi.

Fidan'ın ileriye dönük doğal birtakım siyasi hedefleri olma ihtimalini bir kenara koyalım, en azından siyasete fiilen giriş aşamasında Davutoğlu'nun yanında siyaset yapmak, ona güç vermek amacıyla ve bana göre Erdoğan'a rağmen istifa etmişti.

Peki ya istifasını geri çekmesi sonrası Davutoğlu tarafından eski görevine temayüllere aykırı olarak ve tartışma yaratacağı bilinmesine rağmen iadesi neyin nesiydi ? 

Kimilerine göre Fidan, bu görevi iyi yaptığı veya Çözüm Sürecinde kendisine ihtiyaç olduğu için aynen eski göreve iade edilmiş olabilir.

Hayır ben Fidan'ın eski görevine iadesinin Davutoğlu tarafından Erdoğan'a rağmen yapılmış stratejik bir karşı hamle olma ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Hatırlatalım, MİT Başbakanlığa bağlıdır ve İstihbarat Kurumları siyasetçiler için önemli ''kalelerdir''.

Saray - TSK Konusu...

Bu noktada da ilginç gelişmeler peşi sıra yaşandı denilebilir.

Akdoğan'ın hafızalara kazınan o ''Orduya Kumpas Kurdular'' açıklamasından bu yana Türkiye hukuk tarihinin en önemli davaları olan ErgenekonBalyoz ve buna benzer davalarının bir çoğu ya yeniden değerlendirilmek üzere yada tamamen kapandı.

Son olarak da belki tüm bu ''darbe'' içerikli davalardan daha önemli ve birçok karanlıkta kalmış hadisenin aydınlanmasına vesile de olabilecek önemde bulduğum bir dava olan Kozmik Oda davası da takipsizlikle sonuçlandı.

AKP'nin dün askeri vesayetle mücadele adına kolkola olduğu, birlikte yürüdüğü yapılar bugün bir manada ''düşman'' olarak tanımlanarak kırmızı kitap kapsamına alınırken, dün vesayetle mücadele kapsamında bir anlamda yine ''düşman'' olarak tanımlanmış yapılar bugün AKP'nin birlikte yürüdüğü bir müttefik haline dönüştü.

Bu noktada en çarpıcı ve en güncel gelişme ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Harp Akademilerinde geçen gün yaptığı konuşmada yaşandı.

Erdoğan konuşmasında şöyle dedi ; “Başta ben, tüm ülke aldatıldık”.

Hoş kimsenin birbirine düşmanlığını isteyecek halimiz yoktur, ancak bu kadar tarihi ve 180 derecelik tavır değişikliklerinin özel bir anlamı olmalıdır diye düşünmeden de edemiyor insan.

Bir manada huzura varıp, ''özür diler'' manada birtakım sözlerin sarf edilmesi ister istemez ''yine başa mı döndük'' sorusunu elbette sorduyor.

Tüm bu 180 derecelik değişimlere ''aldatıldık''''kumpastı''''safmışız'' gibi sözlerle açıklık kazandırmaya çalışmak ise ne yazık ki hiç inandırıcı durmuyor.

AKP'nin anketlere de yansıyan hızlı ve süreklilik gösteren oy kaybının da AKP'den gelen birtakım söylemlerin artık halkta inandırıcılığının kalmadığının bir tür işareti olsa gerek.

TSK'nın köklü bir eğitim-öğretim reformundan geçirilip gerekli zihniyet devrimi sağlanmadığı, mali kaynaklarının ve kullanımının sivil denetime açık olmadığı ve görev tanımının yeniden yapılmadığı bir ortamda, MGK gibi kurumların da ne hikmetse hala kaldırıl(a)madığı bir ülkede, insan kendini siyaset-asker ilişkileri bakımından bir türlü rahat hissedemiyor doğrusu....

Hoş Kalın

27 Mart 2015

Faylar ve Muhtemel AKP Depremi -1-


Ne Fayı ?

Ne Depremi ?

Nereden çıktı şimdi bu diyenleriniz olabilir...

O halde gelin birlikte bakalım AKP içini kast ederek kullandığım ''Fay ve Deprem'' dediğim hadiselere....

AKP'nin içine bakıp değerlendirme yapanlar aynı perspektiften duruma ''Su Alan Gemi'' modellemesi üzerinden de bakabilirler.

Benim tercihim ''Deprem'' modellemesi üzerine olan bitenlere bakmaya çalışmak. AKP içinde, öncelikle bizzat kendisini etkilemesi muhtemel gelişmelere ''Faylardaki Hareketlilik'' ve bu faylarda biriken enerjinin yaratacağı sarsıntı ve gelişmelere de toplamda ''Deprem'' olarak bakıyorum...

Uzun yıllardır iktidarda olan AKP, artık her geçen gün daha da fazla enerji biriktiren ve SARAY ve HÜKÜMET adını verebileceğim iki önemli Ana Fayı da bünyesinde barındıran bir parti durumunda...

Ayrıca kuvvetle muhtemel görünen bir ''deprem'' sonrası oluşacak yıkımın merkez sağda da oluşturacağı boşluk nedeniyle etki alanının AKP ile sınırlı kalmayacağını düşünüyorum.

Muhtemel gördüğüm ''deprem'' sonrası ülke siyasi dengelerinde oluşacak boşluğu doldurabilecek alternatif SAĞ DEMOKRAT bir parti veya yapının görünürde olmaması, AKP'de oluşacak yıkıcı depremin ülkenin genel siyaset dengelerini değiştirecek bir sarsıntı yaratacağını söyleyebilirim...

Türkiye'nin klasik tabirle SAĞ olarak tanımlanabilecek kesimindeki demokrat, özgürlükçü dinamiklerin bu olası deprem sonrası ortaya çıkacak enkazı kaldırmak için ne kadar hazırlıklı olduğu veya olan biteni ne derece umursadığı noktasında ise endişelerim var....

Endişelerim var, çünkü harekete geçmelerinin vaktinin çoktan geldiğini düşünüyorum. Açıkçası, dönemsel olsa da şu anki haliyle varlığı bir dert yokluğu ayrı dert bir partiden bahsediyorum. On küsür yıldır iktidarı elinde tutan bir parti söz konusu. Oylarını katıldığı hemen her seçimde bir şekilde arttırmayı başarabilmiş bir parti bu....

Dolayısıyla AKP içi Fay Hatlarında biriken enerji neticesinde oluşacak bir sarsıntı da ancak bir ''deprem'' olarak nitelendirilebilir kanaatindeyim...

AKP içine bakarken basit sığ bir takım ''kulis bilgisi'' işgüzarlıkları yapmak hiç huyum değil. Kulis denilen şeyin halk arasındaki tabirle ''dedikodu'' denilenden çok da farklı birşey olduğunu da düşünmüyorum.

Bazı sosyal medya fenomenleri veya sosyal medya otlakçısı köşe yazanları gibi orda burda yazılmış ''iddiaları'' burada derleyip, size ''bakın işte AKP nin durumu bu'' demek gibi bir niyetim de yok.

Zira bu türden şeyler üzerine bir yazı kaleme almak isteseniz rivayetler muhtelif ve öyle çok ki. Şimdi rivayetleri boş verip, birkaç önemli bulduğum hadiseyi dikkatinize sunarak fotoğraf çekmeye çalışalım...

Abdullah Gül Konusu...

Gül'ün Cumhurbaşkanı olarak AKP tarafından aday gösterilip gösterilmemesinin tartışıldığı ve sonrasında aday gösterilip seçildiği o günlerden tutun da,

Görev süresi tartışmalarına ve süresinin bitimiyle yeniden aday olup olmayacağı tartışmalarına,  

AKP kongre tarihinin kendi siyasi geçmişinde hiç de yaşanmadığı şekilde bir ilkle ve haftasonu olmayan bir güne alınmasına, yani Gül'ün görev süresi bitimi öncesine çekilmesine,

Oradan Gül'ün yeniden AKP'ye dönüp dönmeyeceğine ve AKP'den Milletvekili adayı olup olmayacağı tartışmalarına ve sonrasında Gül'ün ''olmayacağım'' şeklindeki açıklamasına,

Erdoğan'ın ''Türk Tipi Başkanlık Sistemi'' arzusuna, Gül'ün ''Türk Tipi Başkanlık Sistemi Diye Birşey Olmaz'' yorumuna ve Erdoğan'ın adresi Gül olan ''Bal Gibi Olur'' ifadelerine gelin ve olan bitenleri hatırlayın...

Bu hatırlayabildiğim ve aktardığım hadiselerin yaşanageldiği partide bir iç ''çekişme'' veya ''kavga'' olmadığını, herhangi bir sorun yaşanmadığını söyleyebilir misiniz? Ben söyleyemem...

Peki Gül'ün aday olmayacağını açıklamasına, AKP içi yarıştan veya siyasetten tamamen çekilmiştir yorumunu getirebilir miyiz ? Hiç sanmıyorum, zira Erdal İnönü gibi extrem örnekler dışında tıpkı tiyatro sanatçılarının sahne tozu yutmaları sonrası bu meslekten kopamamalarına bezer şekilde siyasetçilerin de siyasetten ve yarıştan kopmaları oldukça güçtür.

AKP içinde veya AKP dışında Gül'ün siyaset içinde bir şekilde yer alacağı kanaatindeyim.

Gül'ün siyasetteki varlığının AKP ve/veya Türkiye için ne getirip ne getirmeyeceği hususu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Hoş Kalın

@cngzkync












23 Mart 2015

Newroz Mektubu 2015

Merakla beklenen, günler öncesinden hakkında çeşitli yorum ve spekülasyonlar yapılan Öcalan'ın 2015 Newroz Mektubu nihayet Amed (Diyarbekir) Newroz kutlamalarında okundu..

Mektubun okunacağı saatlerde bir yandan da MHP'nin kongresi devam ediyordu, tabi hemen her zaman yaşandığı üzere haber kanalları dahil televizyon kanallarının genele yakını önceliği ''tarihi'' olması beklenen Öcalan'ın Newroz mesajlarına değil MHP'nin tek adaylı kongresine vermişti...

Öyle ki, mektubun Türkçe olarak okunması başlayana kadar, yüzbinlerce insanın katıldığı Newroz kutlamalarından doğru dürüst bir yayın dahi yapmadılar...

Neyse biz mektuba dönelim...

Hepinizce malum, bu seneki Öcalan Newroz mesajı da daha öncekiler gibi önemliydi.

Başta dedim ya, daha mektubun içeriği belli olmadan çeşitli yorum ve spekülasyonlar başlamıştı.

İşte öncelikle de, benim kısaca KGPD (Kullanışlı Geridönüşümlü Plastik Demokrat) olarak tanımladığım AKP yazanı kalemler, içerikte ne olacağını biliyorlarmışcasına veya olmasını arzuladıkları doğrultuda birçok köşe yazısı kaleme almışlardı.

Mektup okunduktan sonra anlaşıldığı üzere, bir çoğunun önerme, yorum ve temennilerinde sükut-u hayale uğradığını söylememe gerek yoktur sanırım...

Mektubun okunmasından hemen önce ise oldukça sıradışı bir gelişme yaşanmıştı.

Çözüm Süreci'nin Kürt kanadı tarafından oluşturulması istenmiş ve oluşturulacağı yönünde önceden taraflar arasında mutabakata varılmış olan ''İzleme Heyeti'' oluşturulması konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan tıpkı Hakan Fidan'ın istifasında dile getirdiğine benzer şekilde bir ''olumlamama'' açıklaması gelmişti.

Aslına bakarsanız şu saatten sonra benim de ne işe yarayacağından pek emin olamadığım bir heyet bu ya neyse...

İzleme Heyetinde yer alacağı öngörülen bazı isimler medya aracılığıyla topluma servis dahi edilmişti.

Bunu ben bir anlamda ''sızdırılan'' isimlere yönelik toplumun tepkilerini ölçümleme çalışması olarak görüyorum.

Tabi aynı şekilde adı geçen kişilerin de heyette görev daveti söz konusu olursa tepkilerinin ne olacağı da bu vesile ile gözlemlenmiş olacaktı.

Mektupta benim önemli buldugum kısımları belirtmeden önce bir sonraki yazımın konusu olmasını düşündüğüm Saray-Hükümet gerginliklerine şimdiden dikkatinizi çekmek isterim.

Mektupla ilgili bazı önemli bulduğum detayları maddeleyerek bu yazımıza son verelim.

1-) Öcalan'ın ilettiği mesajlar bir kez daha özellikle iktidara yanaşık yazan medya kadrolarının ve AKP kurmaylarının, mektup öncesi yorum ve açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, toplamda KSH'yi (Kürt Siyasi Hareketi) özelde ise Öcalan ve Kandil'i (KCK) henüz gerektiği kadar iyi okuyamadıklarını ortaya koymuştur.

2-) Bu seneki kutlamalarda, önceki yıl Öcalan'ın mesajının yanında KCK tarafından yayınlanan herhangi bir mesaja yer verilmedi. Sadece Öcalan'ın mesajları ile yetinilmesinin elbette, ''Öcalan ayrı telden Kandil ayrı telden çalıyor'' diyen bir kısım aklıevvel için ''Biz birlikteyiz, ayrımız gayrımız yoktur'' mesajı olarak değerlendirilmesi faydalı olacaktır.

3-) Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mektup öncesi yaptığı açıklama ile Çözüm Süreci'nin AKP tarafından bugüne kadar neden ve kimin etkisi ile oyalanarak birtakım gecikme ve sorunlarla geldiği sorusu da yanıtını bulmuştur.

4-) Mektubun en önemli husularından birisi PKK'nin, hükümet kanadının müzakere maddeleri ve diğer anlaşmaya varılmış konularda gereğini yerine getirmesi halinde Türkiye'ye karşı silahlı mücadeyi sonlandırma kararlılığının yeniden altının çizilmiş olmasıdır.

5-) Öcalan'ın Erdoğan'ın ''olumlamama'' açıklamasına rağmen mesajında ''İzleme Heyetinden'' bir gereklilik olarak bahsetmesi, bazı kesimlerin Öcalan'ın AKP'nin veya Erdoğan'ın talimatlarına paralel hareket ettiği şeklindeki iddialarını da şu aşamada boşa çıkarmıştır.

6-) Öcalan mesajında ''İzleme Heyeti'' gerekliliğinden bahsetmekle kalmayıp, parlamento heyeti ve izleme heyetinin katılımıyla oluşturulması daha önceden kararlaştırılmış ''Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu'' gerekliliğinden de bahsederek müzakere çıtasını bir tık daha yükseltmiştir.

7-) Öcalan'ın mektubunda çağrısını yaptığı KCK Kongresi için herhangi bir tarih dayatması yapmaması ve bunu belirlememesi önemlidir. Kongre tarihi belirlenmesi kararının Öcalan tarafından KCK yönetiminin inisiyatifine bırakılması, KCK'nin sıkça dile getirdiği ''hükümet ve devlet adımlarını yerine getirmeli'' koşulunun geçerli olduğunun altını çizmiştir.

8-) Bir küçük ayrıntı da, bu yıl okunan Öcalan Newroz mesajının sonunda Sırrı Süreyya Önder'in geçen yıl okuduğu metnin sonunda kullandığı ve eleştirilere yol açan ''İmralı Zindanı'' ifadesi yerine ''İmralı Cezaevi'' ifadesini kullanmış olmasıdır.

Bu yıl okunan Öcalan Newroz mesajının genel anlamda tutarlı, PKK'nin silahlı mücadeleden sivil siyasetle mücadeleye geçilmesi noktasındaki kararlılığını gösteren ve kalıcı barıştan yanalığı ifade eder nitelikte olduğunu söyleyebilirim.

Öcalan'ın 2015 Newroz mesajı birikmiş bir takım soru işaretlerine, Çözüm Sürecinde gelinen son durum itibariyle büyük ölçüde son veren ve cevaplayan nitelikte olduğunu da belirtmek isterim.

Bu yılki Öcalan Newroz mesajının ''Tamam Oldu Bu İş'' olarak abartılıp topluma yansıtılmaması en doğru tavır olacaktır diye düşünüyorum, zira sabırla ve itidalle daha alınması gereken çok yol vardır ve benim anladığım Çözüm Sürecinde dair hayırlı yolculuk 07 Haziran 2015 Genel Seçimleri sonrası söz konusu olacaktır.

Şu anki durum nedir diye kısaca özetlemek gerekirse, Öcalan önderliğindeki PKK kalıcı barış adına yürütülen Çözüm Süreci ve bu sürecin Müzakere Aşamasına dair, devlet ve hükümetten bir adım daha önde pozisyon almıştır...

Her fırsatta tehditkar dille Öcalan-Demirtaş-KCK-HDP arasında sürece dair bir fikri çatışma olduğunu iddia edenler veya olmadığnı bildikleri halde bu algıyı yaratmak isteyenler, Öcalan'ın Newroz mektubu ile almakta oldukları soğuk duş ile ayılmaya çalışadursunlar...

Pas verilmiştir... Top DEVLET ve genel seçimler sonrası kurulacak YENİ HÜKÜMETTEDİR...

Hoş Kalın

@Cngzkync

17 Mart 2015

Demirtaş Daha Ne Desin ?


Türkiye siyasi tarihinin en kısa, en etkili, en net, en uzun ve sosyal medya mecraları dahil en çok konuşulan özellikleriyle siyaset hafızasına ve tabi resmi kayıtlara geçen bir konuşma yaptı Selahattin Demirtaş....

Karadeniz'den gelen misafirlere selam sabah faslını geçersek, tam olarak şunları söyledi ;

"Tarihimizin belki de en kısa grup toplantısını yapacağız. Buradan Türkiye'ye tek bir mesaj paylaşmak istiyorum. Biz pazarlık partisi değiliz. AKP'yle hiçbir kirli pazarlığın içinde değiliz. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HDP var olduğu müddetçe sen başkan olacayacaksın. HDP'liler bu topraklarda var olduğu sürece seni başkan yapmayacağız. Seni başkan yaptırmayacağız, yaptrmayacağız, yaptırmayacağız" 

Toplam konuşması alkışlarla kesilen bölüm dahil takribi 38 Saniye sürdü....

Derler ya hani, ''tak tak tak'' veya ''dan dan dan''....

İşte öylesine etkili, vurucu ve adrese teslim bir konuşma yaptı Demirtaş...

Adrese teslim dedik de, peki adres neresiydi ?

Öncelikli adres elbette konuşmasında da zikrettiği üzere Türkiye ve devamında ismen zikrettiği üzere Erdoğan idi. 

Erdoğan'ın bu mesajdan ne alıp ne almadığını bir kenara koyacak olursak ki bence asıl önemli olan kısmı Erdoğan'a hitap ettiği kısmı değil Türkiye'ye seslendiği satırlardı....

Yani şu kısmı : ''Biz pazarlık partisi değiliz. AKP'yle hiçbir kirli pazarlığın içinde değiliz''

Neden önemli diye soracak olursanız, dönüp son dönemde gittikçe yoğunlaşan şekilde HDP ve Demirtaş aleyhinde yürütülen ''HDP-AKP anlaştılar'' dedikodularını hatırlamamız gerekir...

HDP'nin Yeni Yaşam sloganı ve bu sloganın içini de radikal demokrasi ve bölge veya etnik temelli bir parti olmak veya kalmak yerine, Türkiye geneline hitap eden bir yapıya evrilmeyi işaret eden programıyla doldurmakta ve oy potansiyelini de giderek arttırdığı bir dönemden geçiyoruz...

Hal böyle olunca, HDP'nin bu yükselen grafiğinin rahatsız ettiği başta iktidar olmak üzere bazı çevrelerin harekete gecerek bunu önlemek adına ''HDP-AKP anlaştılar'' gibi bir dedikodudan ziyade iftiraya başvurulduğunu görmekteyiz...

Bununla birlikte, yapılan tüm anketlerde de görüldüğü üzere seçmenin takribi %20-25 gibi bir bölümünün de henüz oyunu hangi partiye kullanacağına karar vermemiş ''kararsızları'' oluşturduğunu da dikkate almamız gerekir..

Kararsız seçmenlerin önemli bir kısmının bu seçimlerde HDP'ye oy verme eğilimde olduğunu, ancak bunların da bir bölümünün henüz üzerlerinden atamadığı haklı veya haksız nedenlere dayalı bazı önyargılarının olduğunu, yayınlanmış bir dizi anket ve bulunduğumuz ortamlarda insanların sohbetlerinde sergilediği yaklaşım ve söylemlerden de gözlemliyoruz...

İşte tam da bu noktada, yani önümüzdeki seçimlerde partilerin kaderini belirleyecek en önemli seçmen kitlesini oluşturan ''kararsızların'', HDP ile ilgili olarak yukarıda bahsettiğim iftiradan etkilenmesini en aza indirmeye yönelik olarak Demirtaş'ın, böylesine farklı, açık, net, etkiliyeci, sosyal medya mecralarında en çok konuşulan konu olabilecek ve siyasi alanda da gündem oluşturacak bir şekilde baştan aşağı samimiyet ve profesyonellik içeren son grup toplantısı konuşmasını kendine has siyaset uslubuyla da birleştirerek başarıyla yaptığı kanaatindeyim...

Eh, HDP'ye yönelik ''anlaştılar'' şeklindeki iftiralarla ilgili olarak Demirtaş daha ne desin ?

Hemen şunu da eklemekte bir behis görmüyorum, velevki Ak Parti ve HDP veya başka partiler ülke menfaati de gözetecek şekide bazı konularda anlaşmış ve işbirliği yapıyor olsunlar, ne var ki bunda ? 

Hep özlediğimiz hareketler değil mi zaten bunlar ?

Zira HDP kategorik olarak Başkanlık Sistemine kökten ve temelden karşı bir parti değil ki...

Defalarca Demirtaş'ın da izah ettiği üzere HDP ülke için faydalı olabilecekse her türlüsistemi görüşüp tartışmaya açık bir parti.

HDP'nin karşı duruş gösterdiği şey temelde ''Başkanlık Sistemi'' değil ki, benim de dahil olduğum bir grup insanın da karşı duruş gösterdiği üzere, Erdoğan tarafından da ''Türk Tipi'' vs diyerek dile getirilmiş olan kişiye özel şekillendirilmiş yeni icad tek adam sistemi de diyebileceğimiz ''Başkan Sistemi''...

Ha siz illa da HDP'nin bir anlaşma ve işbirliği içinde olduğunu düşünüyorsanız, hemen burada size çok özel kaynaklarımdan elde ettiğim bilgiler ışığında ÇOK GİZLİ bir bilgi vereyim...

Evet HDP'nin bir anlaşma ve işbirliği içerisinde olduğu iddiaları doğrudur....

HDP uzunca bir süredir Selahattin Demirtaş ile anlaşmış ve işbirliği halindedir...

Tekraren soruyorum, anlamanız inanmanız için... Demirtaş daha ne desin ?!



Hoş Kalın
@cngzkync


1 Mart 2015

Ortak Açıklama'nın Anlamı

Hayır...

Ben bir çoğunun dediği gibi HDP ve Ak Parti heyetlerinin ''Ortak Açıklama'' yaptığı ve basit tanımla Müzakere Aşamasına geçme kararı verdiği 28 Şubat 2015'e ''tarihi bir gün'' demeyeceğim....



Tabi benim bunu dememem, asla yapılan ''Ortak Açıklama''nın değersiz ve önemsiz bir aşama olduğunu ifade ediyorum anlamında da değerlendirilmemelidir.

Elbette önemlidir ve barış ve daha fazla demokrasi adına çıkılan yolda, yani Çözüm Sürecinde yeni bir aşamadır. Barışa ve daha fazla demokrasiye olanak sağlayacak, buna destek olacak her türlü girişim ve hamleyi oldukça önemli ve değerli bulmakla birlikte, ben her hangi bir aşamada elde edilen başarıların doz aşılarak abartılmasından yana değilim.

Son dönemde Suriye'de yaşadığımız bir ''Nakli Kubur'' (Şah-Fırat) operasyonunda hükümet tarafından yapılmak istenen algı yönetiminde de görüldüğü üzere, ortak açıklamanın yapıldığı gün bir ''Zafer Günü'' gibi topluma sunulmamalıdır..

Toplumun, sürecin devamı esnasında meydana gelebilecek olası aksaklıklarda hayal kırıklıkları yaşamaması ve hızla gerilmemesi için gelinen aşama gereğinden ve aslından fazla asla abartılmamalıdır...

Bir diğer dikkat çekmek istediğim durum da, yapılan açıklamaların özellikle medya organları tarafından ''Silahsızlanma Çağrısı'' veya ''Silahlara Veda'' gibi yansıtılmasının gerçeği yansıtmadığı ve bunun bilerek veya bilmeyerek yapılmakta olan bir hata olduğu hususudur.

Yapılan açıklamalardan cımbızlama yaparak ve aslında belki de bir temenniyi gerçekleşmiş ve yapılmış gibi sunup ''Silahsızlanma Çağrısı'' diyerek topluma sunmak, tıpkı yukarıda bahsettiğim ve bu açıklamanın yapıldığı günü Şah-Fırat Operasyonunu ''Zafer Günü'' olarak sunma çabasına benzer bir yanlıştır.

Bu iki önemli bulduğum yanlışın barış ve daha fazla demokrasi adına yürütülen Çözüm Süreci'ne fayda değil aksine zarar verme ihtimalinin oldukça fazla olduğunu belirtmek ve bu konuda dikkatli davranılması gerektiğine işaret etmek isterim.

IŞİD ve diğer bölgesel gelişmelerin dayattığı gerçeklik, zaten halihazırda PKK'nin silah bırakması önünde uzunca bir süre daha duracak ciddi bir engel olarak görünmektedir. Dolayısıyla gelinen bu aşamada, yapılan açıklamaları Öcalan'dan PKK'ye silahsızlanma çağrısı gibi okumak ve topluma sunmak, açıklamaları yanlış okumak olduğu gibi, aynı zamanda toplumu da bilerek veya bilmeyerek yanıltmaktan ibarettir.

Yapılan ortak açıklamadan anlaşılması gereken, üzerinde anlaşmaya varılmış ve görüşülmesine karar verilmiş müzakere metninde yer alan maddelere paralel olarak, gerekli senkronize adımların atılmasını takiben, PKK'nin de bu atılmış adımlara karşılık olarak, Türkiye'ye karşı silahlı eylemlerine kalıcı olarak son vermesi olmalıdır, gelinen yeni aşama ve durum böyle okunmalı ve topluma da bu doğru haliyle yansıtılmalıdır.

Kaldı ki, Öcalan'ın silahların Türkiye'ye karşı kullanılmasına son verilmesi ve sivil siyasete merhaba denilmesi yönündeki niyet ve temennisi, ilk kez 28 Şubat 2015 te yapılan şu son açıklamada söz konusu olmamış, 21 Mart 2013 Newroz'unda Öcalan bu konuya dair çok önemli ve tarihi nitelikteki açıklamasını zaten o gün yapmıştır.


Yapılan ortak açıklamanın silahlı mücadele ile ilgili bölümünün 21 Mart 2013 Newroz'unda Öcalan tarafından yapılan açıklamadan esas itibariyle fazlaca bir farkı yoktur. Müzakerelerin Başlatılması ortak kararının alınmasına paralel Öcalan, daha önceki niyet ve temennisini tekrarlamış, çatışmasızlığın devamı ve silahlı mücadeleye kalıcı son verilmesi adına son dönemde kaybolmaya yüz tutmuş umutları tazelemiştir.

Ortak açıklama bir irade beyanı olarak ve hangi konuların görüşülmesi hususunda mutabakata varıldığının ve bu kararın topluma duyurulması anlamında önemlidir.

Unutulmaması gereken, görüşülmesine karar verilen ve müzakere taslağında yer alan başlıkların her birinin daha birçok başka alt başlığının da olduğu ve bu hususlarda henüz net adımlar atılmadığı gibi, kesin bir anlaşmaya da varılmadığı gerçeğidir. Şu aşamada anlaşmaya varılan konu sadece müzakere metninde yer alan ana başlıkların ve alt başlıkların nihayet görüşülmeye başlanmasıdır.

Ortak Açıklama, Müzakere Taslağı maddelerin görüşülmesine başlanması yönündeki kararın topluma resmi deklarasyonudur. Açıklama, aynı zamanda hükümetin esasen uzun süredir adeta kaçmaya çalıştığı ve toplumu seçim amaçlı oyalamaya çalıştığı Çözüm Süreci konusuna dair ''Müzakare'' aşamasına nihayet geçmesidir.

Bu ortak açıklama ile, HDP liderliğindeki egemen Kürt Siyasi Hareketi, Ak Parti'yi ''Müzakereye Başlama'' konusunda ikna etmiş ve Çözüm Süreci önemli bir virajı daha geçmiştir. Bunu daha net ifade etmek gerekirse, Ak Parti'nin barış masasını devirmesini engelleyen, masadan kaçmasına mani olan HDP, Türkiye'de barış ve daha fazla demokrasi adına oldukça önemli bir siyasi başarı sağlamıştır.

Ortak Açıklama aynı zamanda, Türkiye'de kalıcı barış ve arzulanan demokratikleşmenin sağlanması için HDP'nin barajı geçmesinin ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha ortaya koymuştur. Bu nedenle özellikle kararsız durumdaki seçmenler arasındaki, hiç değilse kalıcı barıştan ve daha fazla demokrasiden yana olanların, önümüzdeki genel seçimlerde HDP'nin barajı daha rahat geçmesi ve mecliste gerekli adil temsileyetin sağlanması için HDP'ye oylarıyla destek olmalarının, Türkiye'de daha fazla demokrasi ve kalıcı barışa ulaşabilmek adına en doğru tercih olacağı kanaatindeyim.

Ortak Açıklamanın, apar topar denilebilecek şekilde, daha bir kaç gün önce Bülent Arınç'ın ''Ortak Açıklama Yok'' mealindeki ifadelerinden kısa bir süre sonra yapılmış olmasına ve Cumhurbaşkanının havaalanında ortak açıklamaya dair kendisine yöneltilen sorulara verdiği sinirli ve sert cevapalara, yine Demirtaş'ın bugün ortak açıklamanın daha doğru anlaşılmasına katkı sağlayacak olan ''rehber'' niteliğindeki makul açıklamasına gösterdikleri ''feci'' diyebileceğim tavrına da dikkatinizi çekmek isterim.

Ortak açıklamanın, HDP'nin siyaset başarısı ve kararlılığıyla, Ak Parti içinde Hakan Fidan'ın istifası ile yeni oluşmakta olan fay hatlarıyla da etkileşim halinde ve Çözüm Süreci konusunda farklı düşündüğü görülen, Ak Parti içindeki bazı eski-yeni farklı fay hatlarına rağmen yapılmış olduğu düşünceme dikkatinizi çekerek yazıma son veriyorum.

Hoş Kalın
@cngzkync
Demirtaş'ın Ortak Açıklama Sonrasındaki Değerlendirmeleri


25 Ekim 2014

Türkiye’yi Ne Hale Getirdiniz ?



Hatırlasanıza...

Türkiye hem bölge hem de uluslararası meselelerde fikri alınan, görüşleri önemsenen ve hatta bir çok sorunun çözümü için yapılan uluslararası görüşmelere ev sahipliği yapabilen veya sorunlu taraflar arasında arabulucu bile olabilen bir ülkeydi.

Obama’nın göreve gelmesiyle birlikte Müslümanlara seslenmek için geldiği Türkiye’den dünyaya verdiği mesajlarda Obama Türkiye’den bir ortaklık modeli olarak bahsetmiş ve Türkiye’nin özellikle bölge ve Müslüman ülkeler arasındaki imajına değerli bir doping yapılmıştı.

Bu dopingle birlikte parlayan ülke imajı sonrası Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan tutun, Birleşmiş Milletlere,  Körfez İşbirliği Konseyine, Arap Ligine ve diğer uluslararası mecralara kadar uzanan bir etki alanına sahip olmuş, sözü geçen ve önerileri dinlenilen ve dikkate alnan bir ülke olmuştu.

Ekim 2011'de Sabah'ta yayınlanan ‘’Darbeye Devşirilmiş Devrimler’’ başlıklı yazımda da aklımın erdiğince kışa dönebileceği ve aslında bir bahar olmadığı, devrim diye halklara pompalanan şeyin aslında birer örtülü darbeden ibaret olduğundan bahsetmiştim.

‘’Arap Baharı’’ ndan direkt etkilenen Kuzey Afrika ülkelerinde ‘’model ülke’’ olarak bile anılmaya başlanmış, Libya’da şova dönüştürülen Cuma namazları kılınmış, Mısır’a görkemli ve coşkulu ''çıkarma'' tadında seyahatler düzenlenmiş, belki de fazlaca gaza gelmiş olmaktan Esad’ın iki haftaya kadar gideceği bile defalarca deklare edilmişti.

Ancak Arap Baharı’nın o ılımlı rüzgarlarının beklenilenin aksine ve terse dönmesiyle birlikte başta ABD olmak üzere, global güç olarak tanımlanabilecek tüm ülkelerin Kuzey Afrika ve Ortadoğu politikalarında değişikliklere gitmesine rağmen, Türkiye bu yeni duruma paralel olarak politikalarında hızlı bir revizyona ne yazık ki gidemedi.

Türkiye’yi yönetenler, yani Ak Parti hükümeti, Stratejik Derinlik adını verdiği ve gerçeklikle uzak yakın ilgisi olmayan bir hayali derinliğin peşinde koşmaya ve hemen tüm dünya onları terk ederken, onlar Müslüman Kardeşler, Hamas gibi yapıların Siyasal İslamcı ideolojilerin adeta Türkiye şubesi gibi davranmaya ve bu ideolojilerin arkasından Türkiye’yi maceraperest bir zihniyetle sürüklemeye frene basmaksızın devam ettiler.

Evet, Arap Baharı ve Ilımlı İslam stratejisi ile Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynı fikri tutmamış ve sadece Türkiye değil bu stratejiyi kuran, oynatan, uygulayan o malum oyun kurucular da başarısız olmuşlardı.

Ancak oyunu kuranlar oynadıkları oyunun (projenin) başarısızlığını görünce yeni oyun kurmaya başlamışken, 

Türkiye’yi yöneten Ak Parti iktidarı ise derin stratejik hayalinde ısrarla devam etme yolunu seçince bugün içinde bulunduğumuz çıkmaz sokaklara gelmek kaçınılmazdı.

Her ne kadar iktidar emrindeki Kullanışlı Geridönüşümlü Plastik Demokrat (KGPD) bazı köşe yazarları ve hükümet mensupları ‘’biz tanımıyoruz’’ deseler de, Freedom House’ın Türkiye’deki basın özgürlüğü raporlarından, OECD’nin 36 üye ülkesi arasında yaşanılabilirlikte 36. ve bir çok başka önemli kriterde sondan ikinci veya en fazla üçüncü ülke olduğumuz raporlardan veya daha çok taze  olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğine yeniden seçilemememizden de anlaşılacağı üzere, Türkiye çok ciddi bir prestij ve itibar kaybına uğramıştır.

Ekonominin ihracat, işsizlik vs gibi önemli unsurlarındaki kötü tabloları veya yine KGPD lerin kendilerince yok saydığı ancak devletin bir yandan da üyesi veya abonesi olup aidat benzeri ödemeler yaptığı o kredi derecelendirme kuruluşlarının uyarı ve negatif değerlendirmelerinden burada bahsedip lafı çok fazla uzatmaya da gerek duymuyorum.

Nereye mi gelindi ?

Madem bu soruyu sorduk, o halde hemen Ak Parti hükümetinin en taze ve en ciddi yanlış politikalarından biri olan Suriye ve Irak bağlamında IŞİD politikasından bahsedelim biraz.

Ak Parti hükümetinin Irak ve Suriye karmaşası ortasında yürüttüğü son derece hatalı  IŞİD politikaları sonucu, Türkiye’nin uluslararası alanda IŞİD’i koruyan, kollayan, palazlandıran ve bugünkü gücüne erişmesinde önemli katkısı olan bir ülke olarak görüldüğünü, bölgeye dair uluslarası medyada yer alan haberleri ve analizleri takip eden herkes sanırım farkındadır.

Elbette bu haber ve analizlerin durduk yere KGPD lerin ve hükümetin hemen her aksi sedada verdiği o klasik tepkiden bilindiği üzere, salt Ak Parti veya Erdoğan karşıtlığı, nefreti, alerjisi gibi safsatalar nedeniyle ortaya çıkmadığı aşikar.

Ak Parti ve ideologları, halen onurlu direnişi devam eden Kobani konusunda IŞİD’e verdikleri artık tüm dünya tarafından bilinen dolaylı veya dolaysız desteklerle acaba Suriye’nin kuzeyinin Kürtlerden arındırılıp Araplaştırılmasını ve böylelikle ileride Suriye’nin kuzeyinden geçebilecek petrol boru hatlarının Türkiye 


üzerinden gitmesini sağlamayı ve Kürt petrollerinin Akdeniz’e direkt açılmasını engellemeyi mi kendilerince o meşhur stratejik derinliklerinde düşünüp projelendirdiler.

Yoksa (veya hem de) Kobani’deki direnişe Kobani zorda kaldıkça mecburen ve fiilen destek olacağını düşündükleri (ancak PKK nın stratejik olarak oraya güç kaydırmayı doğru bulmayıp silahlı güç sevk etmediği) Kandil savaşçılarının da oradaki savunmaya katılmasıyla, PKK örgütünün ve Kobani’de yerleşik ama PKK ile organik bağı olmasa da PKK ile iyi ilişkileri olan ve aynı siyasi fikriyata sahip PYD’nin askeri gücü olan YPG’nin savaşan güçlerinin, bir taşla iki kuş vurma niyetiyle IŞİD eliyle imha edilmesini mi planlamışlardı elbette bilemiyoruz.

Ama son gelinen noktada açıkça görülen odur ki, Ak Parti hükümetinin Suriye ve Irak üzerinden yürüttüğü IŞİD politikaları, özellikle Kürt Meselesi bağlamında Türkiye’yi yeniden o sonuç vermeyeceği açık, geleneksel devletçi reflekslere geri döndürmüştür.

Bakın, bugünlerde insanlarımız yine sokaklarda o 90'ların bilinen suikast yöntemlerinden olan ''enseden infaz'' yöntemiyle katlediliyorlar. Yazımı yayına hazırladığım saatlerde 3 askerimizin Yüksekova'da aynı infaz yöntemiyle maskeli ve kimliği meçhul kişilerce katledildiği haberleri ne yazık ki sosyal medyada dolanıyordu. Bu hiç de sıradan olmayan infaz yönteminin sokaklara geri dönüşü oldukça ürkütücü, düşündürücü ve üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir durumdur.

Hangi yanlış politikasından bahsedelim ki, örneğin bir yandan çok önemli olan 2015 Genel Seçimlerine gidilirken ‘’Çözüm Süreci’’ni daha önce de yaptığı gibi bir seçim kazanma aygıtı olarak kullanma eğilimi gösteren Ak Parti’nin, o bir türlü vazgeçemediği ve bilinen ‘’oyalamacı’’ tavırları, diğer yandan Kobani’nin haklı direnişine karşı gösterilen ‘’ha düştü ha düşüyor’’ ve ‘’Kobani’nin Türkiye ile n'alakası var’’ gibi kibirli ve üsttenci ama akıldan yoksun tavırların, hem Türkiyeli Kürtler ve hem de Türkiye dışındaki Kürtler üzerinde yarattığı kırıklıkların daha önce yaşanmış Roboski benzeri hadiselerdeki kırıklıklarla birleşerek, derin bir fay hattı yarattığı dikkatlice görülmelidir.

Sadece Kobani’de ve sadece Suriyeli Kürtler nezdinde mi yaşandı bu son kırılmalar ? Tabi ki hayır, hatırlayın Türkiye Irak’taki IŞİD’in Kürtlere karşı olan savaşında da Peşmergelere destek olmamış ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve halkının nezdinde bu durum, en yetkili ağızlardan hayal kırıklığı olarak nitelendirilmişti.

Uluslarası alanda müttefikliğinden şüphe edilen bir ülke haline gelmiş bir Türkiye için, kendi Kürtlerinin gözünde Kobani ve IŞİD politikalaryla yerle yeksan olmuş ‘’imajı’’, sanırım Türkiye’yi yönetenler için en ağır ve en dramatik durumdur.

Bu durum yönetenlerin çok da umrunda olmazsa ne mi olur ?

Oluşan bu kırıkların, fay hatlarına ve bu fay hatlarının da halen birikmekte olan enerjiyle adeta bir deprem gibi belki de son kez şiddetle sarsılmasıyla ortaya çıkacak şey, gönül her ne kadar arzulamasa da bir duygusal kopuştan başka bir şey olmayacaktır.

Türkiyeli ve bölgedeki diğer ülkelerdeki Kürtlerde, yani her fırsatta dillerine pelesenk ettikleri ‘’Kürt kardeşlerinde’’ giderek sıklaşan hayal kırıklıklarını yaratanların unutmaması gereken şeylerden biri de Kürtlerin de ‘’zorla güzellik olmaz’’ özdeyişinden haberdar oldukları.

Ne hale getirdiniz ülkeyi ? diye sormuştuk ya...

Eyy Ak Parti ! Hükümetiniz ve yürüttüğünüz politikalarınız ile, bu da yetmezmiş gibi maksimum seviyede fanatik ve tam anlamıyla partizanlaşmış, toplumun yürüyeceği yolu aydınlatabilen değil sizin tuttuğunuz fenerin (belki de ampulün demek lazım) ışığında yürüyebilen sözde ‘’aydın’’ ekibiniz ve KGPD lerle doldurduğunuz o havuz olarak adlandırılan medyanızla Türkiye’yi ne yazık ki bu hale siz getirdiniz, açın gözünüzü ve kulağınızı, Türkiye’de birşeyler giderek dayanılmaz ve çekilmez bir hal alıyor.

Türkiye'yi uzunca bir süredir iyi yönetemiyorsunuz...

Ne demiş atalar....

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...


Hoş Kalın
25 Ekim 2014
@cngzkync