18 Mayıs 2015

Bu Telaş Neyin Nesi


Ne Olmuştu....

Mübarek’in zulmündeki Mısır halkının, Tahrir meydanında günlerce süren o görkemli ve bir o kadar da çatışmalı direniş ve protestolarındaki talebi Mübarek’in istifa etmesiydi.

Bu karalı talep başarıya ulaşmış ve Mübarek istifa ederek çekilmişti...

Zulümden ve başlarındaki diktatörlerden kurtulmak için umutla bekleyen diğer tüm bölge ve dünya halkları için de bir umuttu Mısırlıların  halk ‘’devrimini’’ başarması.

Mübarek'in istifası, öncelikle Mısır halkının ve domino etkisiyle de tüm diğer diktatör zulmü altındaki mazlum halklar için de bir milad olabilirdi. Öyle olmadı...

Mısır’da yönetimi asker devraldı ve Mısır halkı bu devir teslimi, tıpkı Türkiyelilerin büyük çoğunlukla ve çığılıklarla kutladığı  12 Eylül 1980 darbesi gibi, Mısır’da da halk yönetimin askere devrini sevinç ve coşkuyla karşıladı.

Koskoca bir oyunun ilk perdesiydi bu...

Oyun kurucular, bir ‘’oyuncu değişkliği’’ oyununun ilk perdesini sahneye başarıyla koymuş ve seyircisinden yani halkdan da büyük bir takdir ve alkış almıştı...

Aslında bir halk devriminde önemli olan, bir diktatörün gitmesinden ziyade halkı ezen ve zulmeden mevcut rejimin değişmesi ve yerine evrensel  demokrasi ve özgürlüklerin hakim olduğu yeni bir sistemin oluşturulmasıydı. Öyle de olmadı...

Zaten ‘’Oyun’’ öyle olması için kurgulanmamıştı ki...

Mısır'da halk için adeta ''Firavun'' hükmündeki Mübarek gitmiş ama onun yerine ''Ordu'' yönetimi devralmıştı.

Ekim 2011’de bu gelişmeler çok sıcakken yazdığım bir köşe yazımda da bahsettiğim üzere Mısır’da bir ‘’Darbeye Devşirilmiş Devrim’’ in ilk perdesi sahnelenmişti.

Bir süre sonra yapılan demokratik seçimlerde ülkeyi yönetme görevine, halkın çoğunluk oylarıyla Mursi yönetimi seçilmiş ancak bu yönetim de bir süre sonra oyunun aslına uygun olarak, bugünün darbeci hükümeti olan General Sisi’ye yani yeniden askere devrolunmuştu.

Sonrasında yapılan seçimlerde bu sefer nasıl olduysa, Mısır'ın eski Savunma Bakanı Abdulfettah El Sisi 23 Milyon 780 Bin oy alarak % 96,91'le seçimi kazanmış ve Devlet Başkanı olmuştu.

Yani oyunun ikinci ve son perdesi de sahnelenmişti....

Bildiğiniz üzere Mısır’daki Cumhurbaşkanlığı yani Devlet Başkanlığı yasal sorumluluk ve yetkiler açısından bizdekinden oldukça farklıdır, Devlet Başkanı Mısır’da ülkedeki önemli hükümet birimlerini yönetir ve politik elitin de çivisi olup Mısır Anayasası Devlet Başkanına çok geniş yetkiler vermektedir.

Şimdi Ne Oldu...


Mursi ve yönetimi Sisi tafafından tutuklanmış ve yargılamaları da halen devam etmekteydi.

İşte tam bu noktada geçtiğimiz günlerde Mısır’dan Mursi ile birlikte birçok kişi hakkında idam kararı verildiği kamuoyuna duyuruldu.

Şimdi verilen idam kararının Mısır Müftüsü tarafından da onaylanıp onaylanmayacağı merakla bekleniyor. 

Bu arada hatırlatmakta fayda var, Mursi ve idam cezasına çarptırılan diğer sanıkların temyize gitme hakları da bulunuyor.

2013 yılı Temmuz ayında iktidardan devrilen Muhammed Mursi hakkında verilen idam cezası kararı Türkiye ve uluslararası kamuoyunda da tepkilere yol açtı.

Uluslararası Kamuoyu Ne Dedi...


Mursi döneminde Planlama Bakanı olan Darrag uluslararası toplumu, kararı protesto etmeye davet etti ve ayrıca bunun siyasi bir karar olduğunu ve temelinde yalan, iftira ve paranoyak komplo teorilerinin yattığını söyledi.

Uluslararası Atom Enerji Kurumu'nun eski başkanı Mısırlı politikacı Muhammed El Baradey, idam kararını "insan haklarının ağır ihlali" olduğunu belirtti.

Uluslararası Af Örgütü’nün Kuzey Afrika sorumlusu Muhammed Elmesiri, yargılanmanın tümden adil olmadığını vurgulayarak Mursi'nin yasal desteği aylarca ulaşamadığını söyleyerek, Mursi hakkında verilen idam kararı yalnızca uluslararası hukuk standartlarına değil, Mısır hukukuna da aykırıdır dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise, Muhammed Mursi için verilen idam kararı karşısınnda derin kaygı duyulduğu ifade edildi.

Türkiye Ne Dedi...


Başbakan Davutoğlu Bursa Mitinginde, "Eğer kast ettikleri Türkiye'de % 52 ile Cumhurbaşkanı olan Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan ise bilsinler ki bu topraklarda bir daha seçilmiş Cumhurbaşkanı ya da Başbakan idam sehpasına gönderilemeyecek. Mahkeme edilemeyecek, mahkeme önüne çıkarılamayacak’’

Başbakan Davutoğlu Balıkesir Mitinginde, "Özellikle söylüyorum. Mısırda darbeciler, seçimle işbaşına gelen Mursi'yi idama mahkum ettiler. Biz bu olanları biliyoruz. Türkiye'de milli idareyi mahkum etmek için bu tip darbelerle oyun oynadılar. Aslında Mısır'da darbeyi planlayanlar, Mısır'dakinin benzeri darbeyi Türkiye'de planlamışlardı"

Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Sultangazide, ‘’Mısır eski Mısır'a dönüyor. Eski Mısır'ın ne olduğunu biliyorsunuz değil mi ? Oraya dönüyor. Batı maalesef hala darbeci olan Sisi'ye karşı tavrını ortaya koymuyor. Kendisi idamları kaldırırken, Mısır'da bu idam kararlarına seyirci kalıyor. Buna karşı bir uygulama yapmıyor. Bir de bakıyorsunuz ki kendileri hep beraber onlarla bir araya gelip yine müşterek dayanışma içerisinde pozlarını veriyorlar’’

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kayseri’de, "Mursi şayet idam edilirse ki inanmıyorum. İnşallah edilmeyecek, edemeyecekler. Ben de eğer böyle bir akıbete uğrarsam rabbim inşallah bizlere de o makamı lütfedecektir diye inanıyorum"

Dikkat Çeken Tepki Farklılığı...


Türkiye’den yapılan açıklamaların, darbe ve idam karşıtlığı kısmı ile ilgili kısmına ben tamamen katılmakla birlikte, uluslarası kamuoyundan gelen tepkiler ile Türkiye’den Başbakan ve Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalar arasında bir kişiselleştirme farkı olduğunu görüyorum.

Bunun bir gazete manşetinden hareketle de olsa açık bir savunma durumuna girilerek yapılmasını çok düşündürücü buluyorum.

İdam cezasının zaten olmadığı Türkiye’de,  Mısır’dan örneklemeyle ve bir gazete manşetinden yola çıkarak can hıraş şekilde, meydanlarda bağıra bağıra ‘’astırmayacağız’’ demenin hangi endişe ile söylenmiş olduğunu insan merak ediyor.

İlaveten Başbakan’ın söylediği ‘’Mahkeme edilmeyecek, mahkeme önüne çıkarılmayacak’’ ifadesi de enteresandır.

Birincisi yargılanmak kötü birşey değil , tersine varsa haksız suçlamalarla suçlananlar için bir aklanma fırsatıdır.

İkincisi de ola ki ortada herhangi bir suç varsa veya söz konusu olursa hangi kudretle bir yargılanmanın önüne geçmek hukuk devleti iddiasında olan bir ülkede mümkün olacaktır.

Ortada herhangi bir suç yoksa, telaş neden, endişe neden ?

Hele de idam cezası olmayan bir ülkede ‘’astırmayacağız’’ ifadesi hangi korkuyla kullanılmıştır?

Türkiye İdamı Önlemek İçin Ne Yapmalı...


AKP hükümetinin, Mursi'nin idamını engellemek için izlediği velvele yapma yöntemi yanlıştır ve idam bence de zayıf ihtimal olsa bile, Türkiye’nin bu tutumu Mursi'nin idam kararının uygulanmasını Mısır yönetimi nezdinde bir inatlaşmaya bindirebilir.

Doğru olan Avrupa ve ABD'ye avazın çıktığı kadar bağırıp tehditkar söylemlerde bulunmak değil, Avrupa,  ABD,  Rusya ve İngiltere ile doğru dürüst diplomatik girişimlerde bulunmak ve diplomasi ile Mısır'ı bundan vazgecirmeye çalışmaktır.

Esasen, Mursi'nin idam edilme kararının uygulanmaması için, uluslararası alanda iyiden iyiye itibarsızlaşmış AKP kükümetinden ziyade Türkiye'nin muhalafet partilerinin ve STK’larının bu karara karşı duruş göstermesi, bence uluslararası kamuoyu ve Mısır nezdinde AKP’nin girişimlerinden daha etkili ve ciddi olarak algılanacaktır.

Mursi'nin henüz Mısır Müftülüğünce onaylanmamış olsa da idam kararına karşı tavır göstermek için İhvancı olmaya falan da gerek yoktur.

Türkiye kamuoyu, siyasi görüş veya ideoloji gözetmeksizin, salt ''İdama Karşı Olmak'' noktasında Mursi için bir ortak tavır sergileyebilir.

HDP ve diğer muhalafet partilerinin bu karara tepki vermeleri, uluslararası boyutta diplomasi ve ikna çabalarına girişmeleri, Türkiye'nin son yıllarda yapabileceği en prestijli diplomatik girişimlerden biri haline gelebilir.

Mursi'nin idam kararıyla ilgili muhalefetin birlikte ortak çaba göstermemesinden doğacak boşluğu, tam da seçim sürecinde olan Türkiye’de AKP’nin bir seçim malzemesi haline dönüştürmesi muhtemeldir.

Muhalefetin konuya uzak kalması yla oluşacak boşluğun, tıpkı daha önce de Mısır konusunda onlarca kampanya ve mitingde sadece Rabia işareti yaparak ve dört parmaklarını adeta gözlerimize sokarak iç siyasette rant sağlayan AKP tarafından doldurulacağı açıktır.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın yaptığı üzere, Mursi ile ilgili karar üzerinden kendilerine pay çıkaran panik atak bir tutum ile Mursi'nin olası idamını engellemek mümkün olmadığı gibi, bu tavır AKP'nin kendi korkularının realize olması ihtimalini de kuvvetlendirir.

Hoş Kalın... 
Twitter : @cngzkync

13 Mayıs 2015

Malkara Keşan Hoppala Paşam


Böyle bir tekerleme vardır halk arasında, birçoğunuz bilirsiniz...

Bilmeyenleriniz, duymamış olanlarınız var ise onlar da şu an duymuş oldular...

Genelde saçma sapan veya oldukça absürt bişeylerle karşılaşınca veya duyunca sarf edilen bir tepki söylemidir...

Madem öyledir, ne oldu da bu sözü başlık olarak kullandın diye de soruyorsunuzdur tabi şu anda...

Wallahi ne diyeyim, gün geçmiyor ki artık toplumda kanıksanmış tabiri ile ‘’havuz medyası’’ denilen mecralarda yeni bir saçmalıkla karşılaşmayalım...

Geçen gece de toplumda ‘’havuz medyası’’ dahilinde anılan kanalların birinde, AKP Adıyaman Milletvekillerinden Mehmet Metiner sahne almış...

‘’HDP Pensilvanya’nın Kürt koludur’’ demiş...

Şimdi tabi bu ifadeyi ilk gördüğünde insan önce içten bir kahkaha atıyor haliyle...

Yaw diyorsun Pensilvanya niree HDP nire ?

Tabi Pensilvanya derken ki kastının Gülen cemaati olduğu açık...

Ona sorarsanız HDP ile Gülen cemaati arasında bir organik bağ söz konusu...

Öyle ya...

Pensilvanya’nın yani Gülen Cemaatinin ‘’Kolu’’ diyor HDP için...

Yani Metiner’in iddia ettiği bağı ve ilişki ağını biraz daha detaylandırırsak şu sonuç ortaya çıkıyor...

HDP, Gülen cemaatinin Kürt kolu ise Demirtaş da Gülen cemaatinin bir hizmet eri falan sanırım...

Hımmm...

Metiner aklıyla, biraz daha ilişki ağını, bağını irdeleyecek olursak şu sonuç da karşımıza çıkıyor...

AKP’nin HDP ile birlikte yürüttüğü Çözüm Süreci aslında AKP’nin Gülen cemaatiyle yürütülmüş lakin Gülen cemaati AKP tarafından ‘’Paralel Yapı’’ olarak ilan edilip, Kırmızı Kitap kapsamında mücadele edilecek bir yapı olarak da tanımlanmış.

Madem birlikte çözüm arıyorlar niye mi Kırmızı Kitap kapsamına alınmış ?

Yaw ben ne bileyim... Metiner öyle diyor işte.

Bu konuları bir milletvekilinden hele de Metiner’den daha iyi bilecek değiliz herhalde....

Biliyorum oldukça karmaşık bir ağ çıktı ortaya...

Bu önemli tespitlerinden dolayı minnettar olduğumuz Metiner sayesinde ufkumuz açıldı ama ilşki ağını, bağını biraz özetleyelim ki daha anlaşılır olsun...

Özetle HDP de, Gülen cemaatine mensup bir yapı (kolu) ve Demirtaş üstün kalibreli Metiner aklına uygun olarak Gülen’in bir hizmet eri veya gönüllüsü, artı bu yapı ile Çözüm Sürecini yürüten AKP ise tabiri caizse yine ‘’saf köylü kızı’’ rolündeymiş.

Sanırım Metiner de,  tıpkı Akdoğan’ın bir anda zihninde yanan ampul sayesinde aydınlanması ve sorasında  ‘’Bize ve orduya Kumpas kurmuşlar’’ demesine benzer bir açıklama yapacaktır yakında.

Farkındayım...

Metiner’in tüm üstün siyasi zeka ve derin politik analiz içeren sözleriyle bizi HDP-Pensilvanya ilişkisi konusunda ışıl ışıl aydınlatmasına rağmen, ben yine de mantıklı bir ilişki ağı veya bağı oluşturamadım...

Wallahi zorladım ama olmuyor arkadaş ben napayım ?

Were Meydane Metiner....

HDP ile Gülen Cemaati arasında herhangi bir gizli anlaşma, gizli ittifak veya gizli bir şeçim tabanlı veya başka bir ilişkiyi Metiner veya partisi belgelesin, ben buradan iddia ediyorum Demirtaş da diğer HDP yöneticileri de derhal istifa etme erdemi gösterecektir.

Metiner bu iddiasını bir şekilde belgelesin, böyle bir durumu ortaya çıkarsın ben de köşemden her gün kendimce Demirtaş’ı istifaya davet eden yazılar yazmazsam namerdim.

Sen Metiner ve siz Metiner gibi düşünenler, eğer bu iddialarınızı elle tutulur şekilde belgeli olarak ispat edemezseniz de, elbette siz namertsiniz.

Cemaate aidiyet duyanlar arasından HDP’ye oy verecek olanları kast ederek, bunun üzerinden çirkin bir ifitira ve komplo teorisi ortaya atmak ise maksadınız işte tam da orada yine zırvaladınız demektir.

Ya Hu !

Cemaate aidiyet duyup da HDP’ye veya başka bir partiye oy vereceklerin özgür tercihlerine yaptığınız saygısızlığın hakaretin farkında mısınız ?

Cemaate aidiyet duyanların oy hakkı yok mudur ? Dilediklerine oy veremezler mi ? Sana ne ?
Ayıptır, yazıktır, günahtır be....

O insanlar senin partine oy verirken başının tacıydı da, 13 yıl yağan yağmurda birlikte kolkola yürüdünüz de, şimdi bir kısmının HDP’ye destek olacağı ihtimali belirince ‘’tu kaka’’ mı oldular ?!

Evet farkındayız...

Başaşağı gidiyorsunuz, oylarınız sürekli eriyor ve önceki seçimlere göre minimum %10 luk bir oy kaybına uğramış durumdasınız, kendinize özel yaptırdığınız, kamuoyuna kapalı ve önünüzde duran anketlerde oy oranının %40’ın altına düştüğü söyleniyor...

Her geçen gün daha da eriyor AKP’nin halk nezdindeki desteği.

Tüm telaşınızın, paniğinizin ve saçma sapan söylemlerinizin sebebinin, parti içinde giderek daha da gerginleşen ve enerji biriktiren fay hatlarının partinizde yaratacağı şiddetli deprem korkusu olduğunu da görüyoruz.

Metiner’den bahsetmişken, aklıma bir süre önce Adıyaman’dan aday olacakmış gibi diğer partilerin adaylarına televizyonlardan meydan okuyan Metiner’in neden Adıyaman’dan değil de İstanbul’dan ve seçilme ihtimali zayıf bir sıradan aday gösterildiği sorusu geldi.

Bir başka aklıma gelen şey de, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın geçtiğimiz günlerde Twitter hesabı üzerinden ve Adıyaman’da seçim çalışmalarını yürütürken Metiner ve diğer Adıyaman AKP milletvekillerine yaptığı mal beyanı yapmaları çağrıları geldi.

Nezaketen de olsa çağrılara neden uymuyorsunuz  ?

Neyse, fazla uzatmayalım....

Metiner’in televizyonda sarf ettiği ‘’HDP Pensilvanya’nın Kürt Koludur’’ sözleri dışında, devamında sarf ettiği ilave akıl dışı değerlendirmeleri de var tabi ancak yazımızı fazla uzatmadan bir Kürtçe deyim ile bitirelim.

Kere reş xwe spi dıbine - Kara eşek kendini ak görür

Hoş kalın...
Twitter : @cngzkync

4 Mayıs 2015

Kırmızı Kitap

Dilerseniz önce şu Milli Güvenlik Kurulu (MGK) nedir ona biraz bakalım ve sonrasında Kırmızı Kitap yani Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) konusuna geçelim ve arkasından da yeni yapılacağı duyurulan bazı içerik düzenlemelerinin anlamına biraz değinelim.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK)...

T.C devletinin Millî Güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulaması ile ilgili kararların alınmasını ve gerekli kurumlar arası eşgüdümün sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kurulu'na bildirmekle görevli olan bir kurum.

Defalarca değiştirleceği veya kaldırılıp yenisi yapılacağı taahhüt edilen T.C 1982 Anayasası'nın 118. Maddesiyle bugünkü haline gelmiş.

Aslına bakarsanız MGK, 1933-1949 yılları arasında Yüksek Müdafaa Meclisi Umumi Katipliği, 1949-1962 yılları arasında Milli Savunma Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği, 1961 Anayasası'na göre de Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği isimleri ile faaliyet göstermiş eski bir devlet yapısı.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB)...

Bu belgeye zaman zaman Kırmızı Kitap ya da devletin gizli anayasası anlamında Kırmızı Anayasa'da denilmektedir. Kırmızı Kitap isminin ilk kez Alparslan Türkeş tarafından ortaya atıldığı iddia edilir.

MGSB, İç ve Dış Güvenlik Özel Siyaset Belgesi olarak iki ana bölüme ayrılıyor. Ayrıca pek adı anılmasa da varlığı bilinen Askeri Siyaset Belgesi’nin de MGSB'nin bir alt unsuru olduğu bilinir.

Gizli olan içeriği itibariyle devletin iç ve dış tehdit algılamalarını madde madde ortaya koyan bir belge niteliğindedir.

MGK tarafından, devletin devamı için milli faaliyetlerin planlı ve belirlenmiş esaslara göre yapılması gerektiği ileri sürülerek hazırlanmış bir belgedir.

Önümüzdeki günlerde yenilenecek MGSB’de bu sefer ‘’Sağlık Güvenliği’’ ve ‘’Gıda Güvenliği’’ nin de ayrı başlıklar olarak yer alması bekleniyor.

Askeri Güvenlik Strateji Belgesi (AGSB)...

Bu belgede de Milli Güvenlik  Siyaset Belgesi’nde isimlendirilen tehditlere karşı hangi önlemlerin hangi araçlarla ve hangi yollarla alınacağı tüm ayrıntılı planlamalarıyla gösterilir.

Askeri Güvenlik Strateji Belgesi (AGSB) ise MGSB’den çok daha önemli kabul edilen ve askeri güvenlik birimleri kontrolündeki  kozmik odaların kasalarında saklanan asıl önemli belgedir ve bu belgede MGSB’nin uygulama esasları detaylı şekilde yer alır.

AGSB’nin uygulama esasları BİÇİMLENDİRME-MUKABELE-HAZIRLIKLILIK başlıklarıyla ifade ediliyor ve ABD’nin Güvenlik Stratejisine de çok benzer yapıda olup bu üç temel ayak üzerinden hayata geçiriliyor.

Son MGK Toplantısı...                        

Bir zamanlar mevcut hükümetin göreve geldikleri takdirde tamamen kaldıracağını taahhüt ettiği son MGK yaklaşık yedi saat sürdü.

Bundan öncekinde ise yanlış hatırlamıyorsam on saati aşan toplantı süresi ile bir ‘’rekor’’ kırılmıştı...

Ne ilginç değil mi ?

AKP’nin Askeri-Bürokratik Vesayet ile mücadele kapsamında 2002’de topluma taahhüdü ile iktidar olduklarında kaldırılacağını beklerken, ‘’dönüştürdük’’ mavralarıyla yeri daha da sağlamlaştırılan ve  MGK’ları artık ne kadar sürdükleri ile söyler hale geldik.

Sadece MGK mı, aynı şekilde bir 12 Eylül darbesi ürünü kurum olan YÖK’ü kaldıracağını taahhüd eden de yine mevcut AKP hükümeti değil miydi ?

YÖK’ün kaldırılması bir yana, AKP iktidarları şu ana kadarki en güçlü YÖK yapısını kurararak varlığını da ısrarla devam ettirmekte.

Halbuki AKP göreve ilk geldiği 2002’de Türkiye’deki  Askeri ve Bürokratik vesayetle mücadele ederek devleti küçültme idealinde olduğunu deklare etmiş bir partiydi.

Tam tersini yaptı, devleti küçültmek yerine devlet merkezini güçlü tutarak kendisini de oraya konumlandırdı ve küçültmek yerine güçlendirdiği devletin eskimiş sorunlu kurumlarını da yeni bir vesayet sistemi oluşturarak sahiplendi .

Şimdilerde ise AKP’nin kendine münhasır yarattığı sivil görünümlü vesayet sistemine devletin eski kurumlarını payanda yaptığını ve düne kadar yağan yağmurda yolları birlikte yürüdüğü kitleleri ‘’düşman’’ olarak tanımlayıp, kendileri için bir tür varlık sebebi oluşturduklarını görüyoruz.

Yeni ‘’düşman’’ , Paralel Devlet Yapılanması olarak tanımlanan ve son MGK toplantısında Kırmızı Kitap’ta yer alması için Bakanlar Kurulu’na tavsiyesi yapılan, esasen Fetullah Gülen hareketinin/cemaatinin kast edildiği yapı.

ONÜÇ YILDIR iktidarda olan ve hala Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa vaadinde bulunan bir partinin ‘’Bize, Askere Kumpas Yaptılar’’ veya ‘’Biz Aldatıldık Safmışız’’ diyerek, esasen en az ONBİR YILLIK o yol arkadaşıyla yaptıklarının sorumluluğundan Kırmızı Kitap aracılığıyla kendilerini iktidarda oldukları sürece mesuliyetten kurtarması ve hadiselerden sıyrılması kendilerine mantıklı gelebilir.

Peki Sonra Ne Olacak...

Geçmişe bakalım...

Ülkücü Hareket’ten, Milli Görüş’e, Kürt Sorunu denilmesinden, Türk-İslam ideolojisine kadar, Turancılık’a kadar neler neler o Kırmızı Kitaba yazılmıştı hatırlar mısınız ?

Yazıldı da ne oldu ?

Ülkücü Hareket bugün MHP ile TBMM de temsil edilen yasal bir hareket, Milli Görüş derseniz o zaten AKP ile TBMM de ve iktidar, Kürt Sorunu derseniz son yılların gündemden inmeyen ve üzerine çözüm çalışmaları ağır aksak da olsa yürütülen bir devlet meselesi halinde.

Diyeceğim o ki, köhnemiş bazı kurumları iktidarda iken siyaset ve ideolojinize payanda kılarak yaratacağınız hemen her tehdit veya yeni ‘’düşman’’ tanımlamanız bir süre sonra daha da güçlenerek karşınıza dikiliveriyor.

Devlet ve Hükümetler olarak yeni ve güncel güvenlik hassasiyetlerinizde gerçekten haklı gerekçeleriniz olabilir veya gerekçeleriniz gayri samimi ve konjonktürel de olabilir, bu tartışma başlığı apayrı bir meseledir.

Ortada gerçekten bir sorun var ise bu sorunları çözmenin yolu ideoloji ve iktidarınız lehine şekillendirdiğiniz MGK, Yargı, Ordu vs gibi kurumları, varlığınızı sürdürmek adına payanda olarak kullanmak değildir, olmamalıdır.

Sebebi ise yukarıda belirttiğim üzere bu metodun hiçbir zaman kalıcı sonuçlar doğurmaması ve tersine hedefe konulan kitleleri güçlendirmesidir.

İşe yaramayacaktır...

Sordum ya yukarıda ‘’peki sonra ne olacak’’ diye...

Cevabı  gayet açık değil mi ?

İktidarların ömürlerine endeksli dönemsel yeni mağdurlar yaratmak dışında hiçbir şey...

Twitter : @cngzkync

24 Nisan 2015

Yüzleşmeden Saramazsın Yaraları

Anadolu, Mezopotamya, Ortadoğu...

Asırlarca, binyıllarca yüzlerce medeniyete, halklara anavatan olmuş topraklar...

Aslında bereketli ve ilahi rahmetten bolca da nasipli, ilahi rahmete de kavuşmuş topraklar..

Keşke sadece bunlarla anabilseydik bu toprakları...

Ne yazık ki öyle değil...

Yüzlerce acıya, kanlı savaşlara, katliamlara, kırımlara ve zulümlere de evsahibi olmuş bu topraklar...

Bu acılardan biri de Osmanlı’nın son dönemlerinde Ermeni vatandaşlarımızın yaşadığı tehcir ve beraberinde meydana gelen insan kırımları...

Ermeni halkı bu acı olayları 100.Yılında dünya genelinde anıyor...

Bir yanda acılarını anarak hafifletmeye çalışan Anadolu’nun kadim bir halkı olan Ermeniler ve onların acılarına ellerinden geldiğince ortak olmaya çalışanlar, diğer yanda bu vesile ile durumdan gerekli vazifeyi bir türlü doğru çıkaramayan Türkiye ve Ermenistan gibi devletler...

Öte yandan, Türkiye ve Ermenistan dışında kalan ve durumdan farklı yaklaşımlarla kendilerine vazife çıkaran, çoğu ateşe körükle giden havada diğer dünya devletleri...

Herkesin çıkardığı vazife birbirinden farklı, kimi kendince haklı kimi tamamen provokatif ve kışkırtıcı...

Aslına bakarsanız ortada bir asırdır süren bir sorun duruyorken, bundan sorunun muhatapları dışında olan tarafların vazife çıkarması da mevcut dünya koşullarında gayet olağan...

Kim ne kadar acı yaşamış, nerede kim kime ne yapmış, nasıl yapmış gibi detaylar zaten uzun yıllardır anlatılan şeyler...

Ben çoğunu bildiğiniz bu detaylara girmeden, bir ülke vatandaşı olarak, öncelikle aynaya bakarak, yani kendi devletime bakarak birşeyler söylemek istiyorum.

İzliyoruz, duyuyoruz, elimizden geldiğince takip de ediyoruz açıklamaları, söylemleri...

Sadece bugünün hükümeti ile alakalı da değil söylemek istediklerim...

Bir devlet aklından, kötü yaptığımız ve bir türlü becemediğimiz şeylerden bahsetmek, dikkat çekmek istiyorum.

Sözüm sana ey Devlet...

Sen, hala meseleyi tehcir edilen insan sayısı, ölü sayısı, yumruk sayısı şu bu üzerinden tartışıyor ve tartıştırıyorsan emin ol ki herhangi bir sonuca asla ulaşamazsın.

Şunu kabul et ki, dağılmak üzere olan Osmanlı'nın son döneminde, durduk yere olmasa da, bugün iyice anlaşılmıştır ki o dönemin yöneticileri tarafından bazı hatalı kararlar alınmış ve çok kötü uygulamalar yapılmıştır.

Tavsiyem, ilk muhatabın meseleyi siyasal araç olarak kullananlar olmasın, sen önce git bugüne kadar tepesine zalimce bindiğin tüm halklarla hak ettikleri gibi bir yüzleş...

Emin ol ki tüm sorunların çözümü böyle yaparsan daha kolay olacaktır.

Sen devletsin ve halkların hizmetindesin, seni var eden ise bizzat o halklardır...

Sen devlet olarak tüm halklarınla ilgili sorunlara dair o halklarla yüzleşeceksin, kucaklaşacaksın, helalleşeceksin ki sorunları çözebilesin.

Hakkında doğru veya yanlış birçok iddialar söz konusu olabilir..

Her iddiaya evet doğrudur demeyebilirsin, evet bazıları yanlış olabilir veya senin yanlış olmasalar da bazı çekincelerin olabilir, olacaktır, normaldir...

Ancak bu ihtimaller, herşeyi de yekten reddetme ve tanımama keyfiyetini sana asla vermez.

Şunu biz Türkiye halkları olarak biliyoruz, sen de bil ve kabul et...

Bu topraklarda yaşamış Ermeni de senden devlet olarak darbeli, Kürt de, Alevi de, Yahudi de, Müslüman da ve hatta Türkler ve birçok başkaları da..

Sen hepsiyle devlet olarak yüzleşmelisin...

Yüzleşmek zorundasın...

Sen, bir devlet olarak halklarına eşit yaklaşmayı öğrenmelisin, o ayrıştırıcı zehirli dilini değiştirmelisin.

Herkese adil olmalısın...

Sen devlet kimliğinle Ermenilere veya diğerlerine bu toprakların yabancısı gibi davranamazsın.

Sen de biliyorsun ki, bu topraklarda daha Türk yokken Kürt, Kürt yokken Ermeniler vardı...

Bu toprakların, birçok halkın anavatanı olduğunu ve senden önce var olduklarını kabul etmelisin ve reddetmemelisin...

Devlet olarak sen, şu ilkel TEKÇİ aklını ve zihniyetini değiştirmelisin !

Ayrıştırıp ötekileştirdiğin, eşit davranmadığın tüm halklarla kucaklaşacak, gasp ettiğin tüm haklarını paşa paşa iade etmelisin...

Devlet olarak sen, bugün de var olan halklar arasında ne yapıp edip bir ortak payda yaratmayı becereceksin ki, o halklar da acılarını birlikte elele onarabilsinler, yaralarını sarabilsinler...

Sen devlet olarak halklarına halk tabiri ile durmadan höt zöt eder, sadece senin istediğin gibi olmasını dayatır ve olmayanı da öteki sayarsan, hiçbir sorunu çözemeyeceğin gibi tersine dağılırsın...

Hiç şakası yoktur bunun, bir önceki paragraftakiler gibi yaptığın sürece sen ağzınla kuş tutsan sonunda maalesef daha öncekiler gibi darmadağın olursun...

Tarih boyunca 10-15-20 devlet yıkıp yenisini kurmak maharet değil, böyle sanıp bununla övünüyorsan yanılıyorsun be Devlet...

Asıl maharet kurduğunu geliştirip tüm halklarıyla birlikte, olabildiğince var edebilmektir...

Bizi, devleti yönetsin diye seçtiklerine çok daha fazla dikkat etmesi gereken bir çağda olduğunun farkında değil sanıyorsan çok yanılıyorsun...

Biz kötü yönetilmenin sonunun dünden daha acıklı olabileceğinin de farkındayız bilesin...

Var işte, birşeyler olmuş, çok kötü şeyler olmuş hem de...

Okul kitaplarından bile yıllarca saklamışsın anlatmamışsın bize neler olduğunu ama insanların üzerinden asır geçse de dinmemiş acıları var, durduk yere mi uyduruyor bu insanlar ?!

Durduk yere mi anıyorlar kaybettiklerini ?!

Elbette hayır...

Sen bizden sakladın ama gerçeklerin gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu olduğunu unuttun...

Bak işte ! Ateş düştüğü yeri yakıyor...

Sense hala bu acıları görmezden gelip bağırıp çağırıyorsun onu bunu suçlu ilan ederek ve kendine toz kondurmayarak...

Acılarını anlayamadıkların olabilir...

Hiç değilse onlar acılarını anarken aşağılamasan, hiç değilse o gün susabilsen ne iyi olur...

Acılar yaşattığın tüm halklarla ve onların acılarıyla bir an önce YÜZLEŞ ve sonra da bir an önce HELALLEŞ...

Geç olmadan...

****

Bu topraklardan zorunlu göçle gönderilen ve/veya bir şekilde katledilen gelmiş geçmiş tüm halkların acıları tümümüzün ortak acısıdır. Keşke hiçbiri hiç olmasaydı.... Hepsine rahmet olsun.


Hoş Kalın

@cngzkync

18 Nisan 2015

Koalisyon Öcü Değil

Bir hafta kadar önce Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz, 30 Mart 2015 tarihli bir anketin sonucuna dayanarak Türkiye’deki genel seçimler sonucunda bir koalisyon hükümeti göründüğünü söylemişti.

Ankara’da parti temsilcileriyle görüşen Schulz, “Seçim sonuçları belirsiz. İktidar partisi hükümet kuracak bir çoğunluğu dahi bulamayabilir” demişti.

Schulz’dan önce de buna benzer değerlendirmeler ve koalisyon hükümeti olması ihtimalleri ben dahil başkaları tarafından da gündemde yer bulamamış olsa da dile getirilmişti.

Nedir Koalisyon...

Bu soruya kısa cevabımı zaten başlıkta verdim ancak gelin biraz teknik ve ansiklopedik tanımından yola çıkarak konuya giriş yapalım.

Koalisyon, kavram olarak Latince coalescere (kaynaşmak) sözcüğünden gelmekte, İngilizce “coalition”; belirli bir amaç doğrultusunda birlikte hareket etmek anlamında kullanılmakta.

Siyasi Partiler arasında, ya bir seçim için ya da parlamenter rejimde değişik eğilimlerin temsil edileceği bir Hükûmeti desteklemeyi öngören bir çoğunluk oluşturmak için yapılan anlaşma olarak da adlandırılabiliyor.

Partilerin oluşturduğu koalisyonun “Koalisyon Hükûmeti” olarak adlandırılabilmesi için partilerin Hükûmete üye vermeleri ve bir “koalisyon protokolü” ya da bir “ortak programda” anlaşmaları gerekmekte.

Koalisyon, parlamenter demokrasilere özgü bir olgu ve genelde iki büyük partiyi esas alıyor, ancak daha fazla sayıda parti ile de gerçekleştirilebiliyor.

Hükümetler Tarihine Kısaca Değinelim...

Türkiye'de koalisyon geleneği eskilere dayanıyor ve çok partili hayata geçildiği günden bu yana birçok koalisyon hükümeti kurulmuş.

Cumhuriyet öncesi kurulan 6 Meclis hükümetini saymazsak, Cumhuriyetin ilanı sonrası, yani 30 Ekim 1923 tarihinden bu yana Türkiye'de 61 hükümet görev yapmış.

29 Ağustos 2014’de kurulan son Davutoğlu Hükümeti ise 62.Hükümet olarak görevine halen devam ediyor.

62 hükümetin 5’i Askeri Darbeler sonrası iş başına gelmiş, 36 hükümet sadece tek bir partinin milletvekillerinden oluşturulmuş ve 21 hükümet ise iki ya da daha çok partinin oluşturduğu koalisyonlar olarak kurulmuş.

20 Kasım 1961'de kurulan İsmet İnönü Hükümeti'nde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Adalet Partisi (AP) Milletvekilleri yer almış ve bu Cumhuriyet tarihimizin ilk koalisyon hükümeti olmuş.

Koalisyon Kötüdür Algısı...

Her ne kadar İngiltere, Almanya ve buna benzer birçok ülke yıllarca koalisyon hükümetleri ile başarı ile yönetilmiş olsa da, Türkiye toplumunda koalisyon hükümetleri ile algı negatifdir.

Örneğin İngiltere, dünya siyasetinde ABD ile birlikte ve hatta çoğu zaman ABD’yi de motive eden, dünya ölçekli siyasetin en önemli aktörü.

Almanya deseniz, Avrupa siyasetinin hemen hemen birincil aktörü ve çoğu zaman yön veren ‘’lokomotif’’ ülkesi konumunda.

Bu negatif algı durumunun koalisyonların başarılı uygulamalarından çok başarısız yönlerinin öne çıkartılmış olması nedeniyle toplumda pekiştiğini söylemek mümkün.

Koalisyon hükümetlerine sevimsiz, öcü, kötü vs algısıyla bakanların kendince haklı nedenleri de elbet vardır.

Koalisyonlar mükemmeldir demiyoruz burada... Ama öcü de değiller

Temelde bu algının birtakım siyasi dayatmalardan, propagandalardan ve büyük oranda eksik demokrasi bilgimiz ve anlayışımızdan kaynaklandığını da gözardı etmemek gerekir.

Koalisyon Hükümeti İcraatlarından örnekler...

Bazılarınız diyebilir ki kardeşim neden iyi örnekleri ayıklayıp önümüze koyuyorsun.

Zaten yeterince kötü, zararlı, öcü sıfatı verilmiş ve felaket senaryolarına varan çok sayıda örneklemelerle gözümüze sokulduğu için oluşmuş bir negatif algıdan bahsederken, madalyonun öteki yüzüne bakmayı açıkçası daha doğru buluyorum.

Koalisyon Hükümeti denilen yapıların tamamen kötü olmadığını, bazı geçiş dönemlerinde başvurulmasında hiç bir sakınca olmadığını düşünüyorum.

Türkiye toplumundaki genel kanının tersine gayet iyi bir demokratik  aygıt ve akıl olduğunu anlamamız iyi örneklere de bakınca kolaylaşacaktır diye düşünüyorum.

57. Koalisyon Hükümeti...

Hazır son yılların en önemli siyaset gündemi Yeni Anayasa iken size hem de o meşhur 2001 Ekonomik Krizinin çıktığı anda ülkeye hükümet eden DSP-MHP-ANAP koalisyonundan birkaç örnek vereyim.

12 Eylül 1980 darbesi ürünü o başımızdan atamadığımız 1983 Anayasasında yer alan 33 Madde, AB Reform Paketi şeklinde tanımlanarak TBMM’nin %86’sı gibi bir çoğunluk oyu ile değiştirilmiştir ve bu tarihimizdeki en büyük anayasa değişikliklerinden biridir.

Yine AKP Hükümetleri sürekli "Olağanüstü Hal bizim dönemimizde kaldırıldı" derler ya hani, gelin o işin aslına bakalım.

TBMM'de 19 Haziran 2002'de alınan karar ile, OHAL'in uygulandığı son iki şehir olan Diyarbakır ve Şırnak'da, ‘’30 Temmuz 2002'den 30 Kasım 2002'ye kadar son OHAL uygulamasının devamı ve 30 Kasım 2002'de kesin kaldırılması’’ kararlaştırılmıştı.

Yani işbaşına AKP hükümeti yerine bir başka parti de gelse, OHAL zaten bu düzenleme nedeniyle seçimden 1 Ay sonra doğal olarak kalkacaktı ve bu icraat esasen AKP’ye değil bir koalisyon hükümetine aitti.

54. Koalisyon Hükümeti...

Şu, yakın tarihimizin en çok dile dolanan bir başka koalisyon hükümetine, REFAH-YOL hükümetine de bakalım, Refaf Partisi ve Doğru Yol Partisi koalisyonuna.

Bütçeden tarım desteklemesine ayrılan fon % 150 arttırılmış.

Enflasyon oranında aylık yapılacak yeni zamlarla memurun enflasyondan etkilenmesi engellenerek, defaten memur maaşlarına % 100 zam yapılmış.

Asgari Ücrette % 101, Emekli memur maaşlarına % 116, Emekli işçi maaşlarına % 121, Bağ-Kur emekli maaşlarına % 221 zam yapılmış.

Eşel-Mobil Sistemi ile enflasyon oranında yılık maaş artışı sağlanmış ve Zorunlu Tasarruf kesintileri kaldırılmış.

Sanayi üretimi % 30’dan % 90’a, Esnaf kredi limitleri ise iki katına çıkarılmış. Buğday, Fındık, Pancar, Tütün ve tüm taban fiyatlarda % 312 ’ye varan artışlar yapılmış. Gübre desteğinde % 100 artış sağlanmış.

Koalisyon Hükümetleri Ne Sağlar...

Esasen demokratik bir yöntem ve kavram olarak parlamenter sistemlerde koalisyonlar bir tür emniyet sübabıdırlar.

Hükümet etme kademesinde halkın en yüksek temsil oranlarına ulaşabildiği demokratik yapılardır.

Demokrasinin yüksek gayesinin çoğunlukçuluk değil çoğulculuk olduğunu da düşündüğümüzde, farklı siyasi anlayışlara sahip partilerin biraraya gelerek oluşturacakları yapıların kötü şeyler olduğunu söylemek, hem teknik olarak abes hem de demokratik anlayış bakımından sorunludur.

Sözün özüne gelecek olursak, Türkiye’nin yakın gündemindeki genel seçimler sonrası, oluşması muhtemel durumlardan biri de koalisyon hükümeti kurulması olabilir.

Bu ihtimali iktidarda olan AKP’nin endişe ile karşılayacağını ve tedbiren ‘’koalisyonlar kötüdür, felakettir’’ temelli bir algı yönetimi yapabileceği de açıktır.

Bir koalisyon hükümeti olur veya olmaz.

Demem o ki...

Sanki rekor oylarla geldikleri iktidarda ülkedeki tüm sorunları yoluna koymuşlar, tüm temel vaadlerini gerçekleştirmişler gibi, yapmaları muhtemel ‘’İstikrar’’ palavralı kuru gürültülere en azından demokrasiye bildiği kadarıyla da olsa inanan bireyler olarak pabuç bırakmamak lazım.

Hoş Kalın