23 Kasım 2011

Veni Vidi Van -3-


Çadır bekleyen vatandaşın önceki yazımda izlediğiniz feryadını ve de o kuyrukta bulunan diğer vatandaşların farklı konularda, dert anlatacak birilerini bulmuş olmanın sevinci ile o gerçekten iç yakan anlatımlarını dinledikten sonra, Van şehir merkezine yöneldik.
Kolon Kesme Aymazlığı...
Taksici abinin verdiği bilgiler ışığında, şu hepinizin bildiği kolonları kesilmiş binaya vardık. Sayın Ayanoğlu nun çektiği fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere oldukça geniş bir alanı kapsayan bir bina ve enkaz ile karşılaştık. Binanın kolonlarının oto galeri/servis amaçlı kullanıma daha uygun olması için kesilmesi hadisesi bana 1999 depreminde İstanbul Avcılar da, yine aynı sebeple kolonları kesilen ve netice itibari ile de depremde yıkılan binayı hatırlattı. Besbelli ki hala akıllanmamışız.
Üstelik enkaz civarında yakınlarını bir umut bekleyenlerin bana aktardığı bilgiye göre, bu binaya kolonları kestiği için 7 ay işletme ruhsatı vermemiş Van Belediyesi, ancak daha sonra nasıl olduysa, ruhsatlı / ruhsatsız bilemiyorum, bina bu haliyle oto galeri/servis olarak kullanılmaya başlanmış.
Sözünü ettiğim bina enkazına vardığımızda, birkaç kepçe molozları kaldırmaya çalışırken, aynı anda binanın farklı noktalarında birkaç farklı ekip de, halk arasında HİLTİ denilen delici kırıcı aletlerle beton kırma ve enkaz altında kalanlara ulaşma çabası içindeydi. Bu enkazda gerçekten canhıraş denilecek türden bir çalışma vardı.
Herkes gibi enkaz kaldırma çalışmalarını izleyip tespitlerde bulunduğum esnada, Twitter üzerinden orada oldugumu önceden bilen gazeteci-yazar Sayın Emre Uslu dan, enkaz altında 5 kişinin canlı olarak bulunduguna dair bir ihbar aldım. Ona gelen bilgiye göre kolonları kesildiği söylenen bina enkazı altında olduklarını SMS ile bildiren 5 kişinin kepçelerin sesleri yuzunden seslerini duyuramadıkları ve sağ oldukları söyleniyordu. Bu haberi alır almaz enkaz üzerindeki tüm ekiplere durumu aktardım, inanmalarını sağlamam biraz güç oldu ama ciddiye almalarını sağlayabildim. Hemen kepçe çalışmaları durdurulup , arama kurtarma köpekleri ile canlı tespitine yeniden başlandı. İki noktada canlı olabileceği yönünde emarelere rastlanınca kepçe yerine lokal çalışmaya ağırlık verildi ekiplerce. Diğer enkazları da görmek istediğimizden buradaki çalışma sonucunu beklemeden oradan ayrıldığımız için, o enkazdan sag kurtulan olup olmadıgı noktasında maalesef bir bilgi edinemedim.
Kahramanlar...
Arama Kurtarma ekipleri gercekten canla başla çalışıyorlardı ve hakikaten bu özverili insanlar bence takdire layık birer kahramanlar. Ah bir de koordineli ve tam donanımlı, organize bir şekilde yapabilselerdi çalışmalarını. Eminim çok daha başarılı olurlardı. Organizasyon ve koordinasyon anlamındaki hususlara ayrıca sonraki yazılarımda değinmeye çalışacağım. Yine de hepsinden binlerce kez Allah Razı Olsun.
Vekiller...
Bizler enkaz etrafında kah bir taşın kaldırılmasına yardım ederek, kah yapılan çalışmaları merakla ve umutla izlerken , Ak Parti Van Mv. Sayın Gülşen Orhan ve Ak Parti Gen. Bşk.Yrd. Manisa Mv Hüseyin Tanrıverdi nin de enkaz başına gelip çalışmalar hakkında detaylı bilgi aldıklarını ve olan bitenle ilgilendiklerini yeri gelmişken belirteyim. Her ikisi de gerçekten ilgili samimi ve çok üzgündüler.
Paris Otel Enkazı ...
Bir sonra gittiğimiz enkaz Paris Otel binasının enkazı idi. Gittiğimde herhangi bir kepçe benzeri araç çalışma yapmıyordu çünkü yoktu kullanabilecekleri bir araç. Arama kurtarma ekiplerinin bir kısmı ateş yakmış ısınmaya çalışıyorlarken, diğer ekip arkadaşları ise enkaz üzerinde şunu tekrarlayıp duruyorlar ve sessizliğin hakim olduğu enkazdan bir ses duymaya çalışıyorlardı. Tahmin etmişsinizdir tekrarladıklarının ne oldugunu ama ben yine de yazayım... buydu tekrar edilen sözler yükses sesle... '' Sesimi Duyan Var Mı ? ''
Tevekkül...
Enkaz başında yakınlarının çıkarılmasını bekleyenlerin halleri ise kelimelerle tarif edilemez bir acıyı ifade ediyordu. Sesiz, sakin dik duruşlu ve Tevekkül ettiği her halinden belli adını dahi soramadığım o Van lı vatandaşımın, acılı kardeşimin yanaklarından sessizce süzülen gözyaşlarını ve benim onu farkettiğimi anlayıncada, onun yüzünü diğer yana çevirip saklama çabasını ben ömrüm boyunca unutamayacağım sanırım.
Çaresizlik içinde olmak o kadar berbat bir duygu ki, ben o kardeşimin yüzüne bakamadan tek kelime dahi edemeden, sadece elimle elini tutup kuvvetlice sıkabildim ve yanından ayrıldım.
O Gece yani depremin ertesi günü gecesi Ercişe gidemeyecektik ve saatte oldukça ilerlemişti, hiç değilse birkaç saat dinlenmek ve sabah Erciş için araç bulup gitmek üzere, Van merkezden ayrıldık.
 
..... Devam Edecek
@cngzkync
23 Kasım 2011

4 Kasım 2011

Veni Vidi Van -2-


Yardım malzemeleri dışındaki eşyalarımızı, gerekli oldugunda kalacağımız yere bıraktıktan hemen sonra, Van kent merkezine yeniden ulaşmak ve o an itibari ile bize bildirilen , kentte mevcut yaklaşık 15 civarı enkazı gidip yerinde görerek tespitlerde bulunmak üzere bir araç aramaya başladık.
Bu amaçla gerekli oldugunda kalacağımız yerin yetkililerinden bize bir araç bulmalarını rica ettik. Aslında niyetimiz, bulabilir isek bir aracı kiralamak ve Van kent merkezindeki tespitlerimizi de yaptıktan sonra, gece geç saatte de olsa, yıkımın çok daha ciddi boyutta oldugu söylenen ve yardım bekleyen Erciş e intikal etmekti.
Ancak kent halkının kiralık arabaların hemen hemen tamamını geceyi içlerinde gecirmek üzere kiraladıkları gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Dolayısıyla Erciş e varış planımızı ertesi sabaha erteleyip, saatlerce bir taksi bulmak için bekledik, araç bulmak oldukça zordu, neyse biraz geç de olsa bir ticari taksi bulduk ve hemen Van kent merkezine gitmek üzere yola çıktık.
Çadır Meselesi...
Van da kararan hava ile birlikte soğuk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Van-Edremit yolu üzerinde Edremit yönünden şehir merkezine dogru yol alırken, yol kenarlarında yer yer ateş yakmış ısınmaya çalışan vatandaşların ve yine aynı amaçla araçlarının içinde toplanmış ısınmaya çalışan vatandaşlarımızın olduğunu gözlemledim. Ben şahsen o yol boyunca bir tane dahi Kızılay çadırına 24 Ekim gecesi itibari ile rastlamadım, var idiyse de ben şahsen görmedim.
Taksici Aziz abinin anlattıgına göre 50-100 kadar çadır gündüz vakti buyuk bir kargaşa ve düzensizlik ile birilerine DSİ tesisleri önünde dagıtılmıştı. Ancak artçı sarsıntıların halen devam ettiği ve binaların, henuz oturulabilir yada oturulamaz durumda olup olmadıgının yetkililerce tespit edilemediği bir noktada, son derece yetersiz sayıda oldugu aşikar bu söz konusu çadırların da kimler tarafından alınıp nerelerde kuruldugu Taksici Aziz Abi dahil tüm vatandaşlar arasında ciddi bir merak konusuydu.
Yol üzerinde bulunan DSİ tesisleri önünden gecerken yaklaşık 1 km uzunlugundaki kalabalık kuyruğu ve o sogukta bekleşen vatandaşları görünce taksiyi durdurdum ve kalabalığa yöneldim. Sanırım giyimlerimiz ve fotograf makinelerimizden ''gazeteci'' oldugumuzu düşünen vatandaşlar hemen etrafımızı adeta kuşatarak, durumlarını ve sıkıntılarını saygılı bir şekilde anlatmaya başladılar.
Depremzede Vanlı vatandaşlarımızın, hakikaten son derece onurlu bir duruşla dile getirdiği, tek ve en ortak ifade olan ''Biz ekmek istemiyoruz su istemiyoruz başımızı sokacak sadece bir cadır istiyoruz yeterli'' sözü karşısında duyduğum çaresizliği burada kelimelerle anlatamam sanırım, bu gerçekten mümkün değil. Yüce Yaradan hiç kimseyi, hiç bir zaman vatandaşlarımızın düştüğü bu duruma düşürmesin sevgili dostlar. Emin olun, buralardan masa başlarından, hele de üst perdeden ''ahkam keserek'' oradaki vatandaşlarımızın yaşadığı sıkıntıları anlamak gerçekten çok zor.
İtiraf etmeliyim ki depremzede vatandaşlarımızın anlattıklarını dinlerken bir yandan da ağlamamak için kendimi zor tutuyor metanetli olmaya çalışıyordum. Kimi vatandaşım kaybettiği yakınlarını nasıl bulacağını soruyor, kimi sokakta kalmak zorunda oldugu bebeği için bir battaniyeyi nereden nasıl bulacağını danışıyor, kimi ise aiağıdaki videoda da izleyeceğiniz gibi , bilmem kaç adet geldiği yetkililer tarafından medya aracılığı ile söylenen çadırların akibetini merak ediyordu.
Elimden geldiğince her konuşmak isteyen vatandaşı canla başla dinleyip dilim döndüğünce de sabırlı olmaya davet ederken, anlattıkları ile ilgili bir yandan da cep telefonuma notlarımı alıyordum. Not almakla vatandaşın anlattıklarına yetişemeyeceğimi anlayınca bir video kaydı yapmanın en doğrusu olacağını düşünerek aşağıdaki video kaydını gerçekleştirdim. İzleyeceğiniz videodaki depremzede vatandaşımız, DSİ önündeki kuyrukta gecenin ilerlemiş saatlerinde ve soğukta, yaklaşık 1 km lik kuyrukta bir umut çadır dağıtılmasını bekleyen mağdur depremzede vatandaşlarımızdan sadece biri.
Video kaydının başında bir süre sadece ses duyacaksınız, telaştan ışığı açmayı unutmuşum, lütfen hoş görünüz. Depremin İkinci gecesinde, Çadır Meselesini gelin bir de oradaki kuyrukta bir umut çadır bekleyen vatandaştan dinleyelim.
 
 
..... Devam Edecek

 
@cngzkync
03 Kasım 2011

2 Kasım 2011

Veni Vidi Van -1-


23 Ekim Pazar günü öğlen saatlerinde Van da meydan gelen 7,2 lik deprem sonrası gelişmeleri TV dan izleyerek haberdar oldum. O gün bir arkadaş toplantısında bulunmak üzere, İstanbul dışında bir yere doğru bir kulağım haberlerde giderken, içimde oluşan telaş, endişe ve orada olma isteğimi bir yandanda bastırmaya çalışıyordum.
Ancak ilerleyen saatlerde gelen haberlerin de etkisi ile orada olma isteğim bastırılamaz boyuta erişince, derhal orada olabilmek ve belki bir depremzedeye bir şekilde yardımcı olabilmek için anlık bir karar alarak Van a ulaşmak için THY yi arayıp bilet sorguladım.
Tahmin edersiniz ki sabah ilk uçuş olan 07:15 uçuşu günler öncesinden doluydu ve yer yoktu, ancak yedek listeye bir umutla isimlerimizi yazdırarak beklemeye koyulduk. THY den ek sefer olabilir bilgisi dışında bir ümit yok iken aynı anda sosyal medya ( Twitter ) yolu ile de THY ye ek sefer için açıkça ifade etmek gerekirse, baskıcı bir talepte bulunmaya başladık, ve nihayet bu talebimizle ilgili iyi haber geldi.
24 Ekim Pazartesi günü Saat 12:00 uçağı ile, fotoğrafçılık konusunda oldukça becerikli ve bilgili olduğunu bildiğim Sayın Ayşe Gül Ayanoğlu ile birlikte, depremin hemen ertesi günü Van a gittik. Van ın o hepimizce bilinen soğunda, saatlerce geceyi gündüze katarak uyumaksızın ve gerçekten ciddi bir özveri ile oradaki durumu anlatan fotoğrafları basına ve halka ulaştırdı. Depreme dair son durumun iyi anlaşılması açısından, basında yer alan ilk fotografların bir çoğunda Sayın Ayanoğlu nun emeği olduğunu belirtmek isterim.
Van uçağında Kimse Yok Mu derneğinin Arama Kurtarma ekipleri de vardı ve sağolsunlar onların Van Havalimanında hazır bekleyen transfer aracı ile birlikte havalanından 15:00 sularında merkeze ulaştık. Alana indiğimizde ilk dikkatimi çeken Van gibi bir şehire kesinlikle yakışmadığını düşündüğüm terminal tesisleri oldu. Umarım kısa zamanda Ulaştırma Bakanlığı yetkililerimiz, Van şehrine yakışır nitelikte bir terminal binasını hizmete alırlar.
Van merkezine geldiğimizde ilk olarak, Valilik binasına yöneldik ve orada birilerini bulup hem yanımızda getirdiğimiz yardım malzemelerini yetkililere ulaştırmayı hem de genel durum hakkında net bilgiler alabileceğimizi düşündük ancak oraya vardığımızda bir Kamu hizmet binası olan Valilik binasının dahi hasar nedeniyle kullanılamaz durumda oldugunu öğrendik ve gördük.
Ne kadar acıdır ki bu gibi afet durumlarında belkide en çok ihtiyaç duyulan bir bina bile kullanılamaz durumdaydı. Bu durum bende, depremin şiddetinden çok böylesine bir kamu binasının dahi hem de birinci dereceden deprem bölgesinde nasıl olurda depreme dayanıklı inşaa edilmemiş sorusunu haliyle sormama neden oldu. Umarım bu soruyu yetkililer de soracaktır. Bu gerçekle karşılaşınca bir vatandaş olarak öfke ile karışık bir utanma duygusuna kapıldım. Hiç değilse kamu binaları özellikle bu bölgede, depremlere dayanıklı olmalıydı .
İlk Enkaz ve İzlenimler
Hemen Valilik binasının yanındaki sokakta, zemin katında bir kahvehane oldugu bilinen ve tamamen çökmüş bir enkaz vardı. Bölgedeki binaların bir çoğunun zemin kaltlarında kahvehanelerin oldugunu da belirtmek isterim. Enkaz başında toplanmış depremzede yakınları çaresizce bekleşmekteydiler. Enkaz üzerinde Sivil Savunma ekiplerinden bir grup bulunmaktaydı ancak herhangi bir kepçe dozer vinç benzeri araç henuz enkaza intikal etmediğinden etkili bir çalışma yapılamamaktaydı. Yakınlarının akibetini merak eden acılı vatandaşlarda gergin bir bekleyiş hakimdi. Polisimiz vatandaşları guvenlik bandı çekerek bandın arkasında beklemeye yöneltirken, enkazı bir an evvel kaldırmak için bir şeyler yapmak isteyen vatandaş ile polis arasında oluşan gerginliği sakinleştirmeye çalışan, daha önceden hiç tanımadığım ancak, BDP Bitlis Mv oldugunu kendisinden sorarak öğrendiğim Hüsamettin Zenderlioğlu’nun gayretleri kim ne derse desin,  inanın takdire layıktı.
Üzülerek belirtmek istediğim bir diger hususta, belinde kocaman süslü ve dikkat çekici nitelikte bir silahla ve maalesef bir ‘’kovboy’’ edasıyla, halkın arasına girip acılı depremzede vatandaşı göze hoş gelmeyen tarzda ötelemeye çalışan, çok genç yaşta bir polis memurumuzun davranışları. Bu genç polis kardeşimizin davranış şekli maalesef polis camiasına yakışmayacak nitelikte ve üzücüydü. Keşke olmasaydı. Aslına bakarsanız kendileride o an itibari ile birer depremzede olan polis memurlarımızdaki psikolojik yorgunluk hemen fark edilebiliyordu. Zaten bölgede devam eden sürekli bir gerginliğin varlığı, maalesef polisimiz dahil bölgede yaşayan halkın deprem olmasına ragmen tabiri caizse istim üzerinde olmalarını engelleyememişti. Belki de deprem sonrası hızla yapılabilecek bir takviye yada acil bir rotasyon bu tatsız durumların engellenmesini saglayabilirdi. Neyse ki orada herhangi bir tatsızlık yaşanmadı ve biz o enkazdan eşyalarımızı kalacagımız yere götürüp bırakmak ve hemen yeniden Van sokaklarını dönüp inclemek üzere ayrıldık.

..... Devam Edecek

@cngzkync
02 Kasım 2011

21 Ekim 2011

Dejavu


Televizyon ve gazete haberlerindeki başlıklar ve sunumlar bire bir aynı olmasada içerik olarak aynen daha öncekiler gibi. Sebep belli , her şey bu anlamda aynı çünkü hadise aynı.
Önceki gün Bitlis, daha önce diğerleri ve dün Yine Çukurca ! Yine şehitlerimiz var, yine analarımız babalarımız ağlıyor, yine içimiz acıyla yanıyor. Akıl ve vicdan muhasebesinde asla yer bulamayacak eylemlerine bir yenisini daha ekledi bildik taşeron.
Kimi hadiseye lanet ifadelerini belirtiyor, kimi kan ve öfke kusup yine ateşe körükle giderken, kimileri de itidal çağrıları ile vatandaşları sakinleştirme çabasında.
Kimi askeri ve istihbari ihmallerin vurgusunu yapıyor, kimi siyasi suçlu bulma çabasıyla o veya bu partiye çatıyor.
Yine saldırı sonrasında jetler havalanıyor ve yine aynı geniş çaplı operasyonlar duyuruluyor. Yine kara harekatı tartışmaları , yine silahla mı siyasetle mi çözmeliyiz kaosu.
Kimimiz olan bitene dair yorumları ''an itibari ile'' ben dahil oturduğumuz yerden yapıyoruz, kimimiz ise olanı biteni bizzat yaşarken. Ancak birileri var ki onlar tam da ateşin düştüğü yerden, ana baba ocağından , yangınını feryat figan haykırıyor.
Korkarım bu feryat ve figanlar, sadece şehit cenazelerimizin kaldırıldığı gün duyulup birkaç gün sonra ise sağır olmuşcasına yine unutulmuş olacaktır ve bizler bu terör sarmalı ile bir süre daha içiçe yaşayacağız.
Ancak bir o kadar da ümitliyim ki önümüzde Türkiyemizi daha özgür ve daha demokratik bir ülke haline getirmesi kuvvetle muhtemel olan yepyeni bir ''Sivil Anayasa''yapma ihtimalimiz hala var.
Evet hatta güncellenmiş değil bembeyaz bir sayfaya ''Yeniden Yazılmış Bir Sivil Anayasa'' nın on yıllardır yaşadığımız bu ''dejavu'' halini kalıcı olarak çözebileceğine değiştirebileceğine inanıyorum.
21 Ekim 2011
@cngzkync

6 Ekim 2011

Darbeye Devşirilmiş Devrimler


Günlerce Tahrir meydanında süren, ''Firavun'' un zulmündeki halkın, ilk talebi bir süre önce gerçekleşti. Hüsnü(niyetsiz) Mübarek sonunda tamamen istifa ettiğini açıkladı. Zulümden kurtulmak için bir umut bekleyen tüm gölge ve dünya halkları için bir umuttu Mısır halkının başarıyı göğüslemesi adeta. Peki Mısır'da bugün itibari ile ne oldu? İstenen oldu mu? Halkın başarıyı göğüslediği ve egemenliğini ilan ettiği söylenebilir mi?
Cevaben kısmen evet diyebiliriz belki, eh en azından Hüsnü(niyetsiz) Mübarek'in istifası yeni bir başlangıç olarak Mısır'daki halkın ve tüm dünyada diktatör zulmünden muzdarip olan halkların miladı da olabilir.
Olabilir demek olmuştur demek midir?
Beklenen ve umud edilen istifanın gelmesi ile Tahrir Meydanından gelen sevinç çığlıklarına baktığınızda bir tuhaflık olduğunu siz de hissetmedinizmi ?. ''Firavun'' istifa etti de, peki amaç bu muydu ? Yani Mısır'daki halkın kurtuluşu sadece onun gitmesi ile mi tastamam ?
Önemli olan diktatörün gitmesi değil halkı ezen ve zulmeden rejimin değişmesi ve yerine demokrasi ve özgürlüklerin hakim olduğu bir sistemin oturtulması değilmidir başarı diye tanımlanacak olan. Halkın devrimi eğer bunu sağlamış ise ona bir ''devrim '' denilmezmi ?.
Mısır'da ''Firavun'' gitti, ve yerine ''Ordu'' yönetimi devralmadı mı ?. Peki ordular hangi demokratik sistemde ülke yönetebilir ve bu demokratik bir kazanım olarak tanımlanabilir ? Bu ''devir teslime'' bugünün Mısır koşullarında bir nevi ''Askeri Darbe'' demek yerinde olmazmı ? .
Elbette Mısır Halkı az emek vermedi günlerce, adeta okyanusu aştılar yaklaşık 30 yıllık diktatörlüğe karşı direnerek, elbette bunu küçümsemek değil ifade ettiklerim. Ancak Mısır Halkı son derece uyanık olmak zorunda, okyanusu aşmışken derede boğulmamalı ve demokrasi talepleri kursaklarında kalmamalıdır.
ABD, Israil ve ''Firavun'' tarafından ağzına çalınan bir parmak ''demokrasi balı''na kanmamalı ve bununla yetinmemelidir. Şu anda Mısır'da ''uluslararası egemen güçler'' in tam da istediği olmamışmıdır ?.
TV karşısında Tahrir Meydanındaki halkın sevinç çığlıklarını duyarken aklıma birden bizim de şuursuzca attığımız 12 Eylül 1980 darbesi sonrasındaki mutluluk ve sevinç çığlıkları gelmişti. Bizlerde askerin gelmesini ve yönetime el koymasını o günlerde ne hikmetse benzer bir sevinçle karşılamamışmıydık ?
Peki ya sonra bu darbenin bize getirdikleri? Bugün hala bunun ızıdırabı içinde değil mi Türkiye ? Bu anlamda bir ordu müdahalesine vaktiyle maalesef sevinçle karşılık veren ve sonrasında onyıllarca devam eden demokrasi acıları çekmiş halklar olarak, Mısır'ın 11 Şubat 2011 tarihi ile bizim 12 Eylül 1980 tarihleri arasında ''kısmen'' ve ''dramatik'' bir benzerlik görüyorum.
Mısır Halkı'nın, zafer çığlıklarının getirdiği serhoşlukla, sonradan demokrasi ve özgürlükler adına adeta ''avucunu yaladığını'' öncelikle bir dünya vatandaşı olarak inanınız görmek istemiyorum. Bu durumun yaşanması, tüm diktatör zulmü altında olan bölge ve dünya halkları için sizce de çok büyük hayal kırıklığı olmazmı ?.
Mısır Halkı adeta Rahmetli Aşık Veysel'in dizelerindeki gibi ''Uzun İnce Bir Yolda'' oldugunu unutmamalıdır. Mısır Halkı, yeryüzünde kendi işlevi ve işleyiş mantığı nedeniyle, hiçbir ordunun halkına arzulanan demokrasi ve özgürlükleri, istese dahi getiremeyeceğini bir gerçeklik olarak bilmeli ve mücadelesine yılmadan devam etmelidir.
Evet uzun ve ince bir yoldadır Mısır'da demokrasi ve özgürlükler. Tıpkı bizim 1980 darbesinden bu yana kendimizi toparlamaya, demokrasi ve özgürlükleri oturtmaya gayret ettiğimize benzer bir süreci Mısır yaşamak durumunda artık.
Mısır'da adeta planlı bir şekilde, halkın demokrasi ve özgürlük talepleri için kalkıştığı/kalkıştırıldığı direniş, özenle bir Askeri Müdahaleye dönüştürülmüştür. Hatırlayınız, bir umut diye kalkışan halkın arasına enjekte edilen Baradey bile Mısır Ordusu'nu göreve davet etmiştir. Müslüman Kardeşler'de aynı daveti yapmıştır orduya ne yazıkki. Ne kadar da manidar davetlerdir bunlar !?
Kalkışma süresince halkın nabzını yoklamak için yapılan, ''Mübarek Kaçtı'' vs gibi dezenformasyonlara dikkatinizi çekmek isterim. Tüm bunlar halka ''devrim tatmini'' yaşatmaya yönelik bir mühendisliğin adımları değil midir?
Mısır'da halkın devrimi usta bir mühendislikle ''Darbeye Devşirilmiştir'', henüz çolaktır ve yarım kalmıştır. Mısır Halkı kendi egemenliğini kazanma mücadelesini hiç bir koşulda bırakmamalıdır. Mısır için ''Firavun'' 'un gönderilmesi, bir nevi ''yetmez ama evet'' durumudur. Mısır Halkı, Hüsnü(yetsiz) Mübarek'in istifa etmesi ve şu anda yargılanıyor olması ile asla yetinmemelidir.
Türkiye ise bölgede ve dünya devletleri arasında artık ''yönetim modeli'' ihraç eden ülke konumunda olmakla yada böyle tanımlanmakla birlikte, bölgesinin yükselen ve yıldızı parlayan değeri olarak, demokrasi ve özgürlük yoluna kesintisiz devam etmek mecburiyetinde ancak eş zamanlı olarak da, özellikle Taşeron Terör Örgütü gibi önemli bir meseleden süratle Yeni Sivil Anayasa sını hayata geçirerek kurtulmalıdır.
Mısır Halkı sadece Firavununu göndermiş olmakla, kendisini asla özgür sanmamalıdır. Böyle bir yanlış algılama, Mısır'da halk için diktatörlükle yönetilmekten daha da kötü sonuçlara gebe bir ortam yaratabilir. Mısır Halkı netice itibari ile, ''Çolak Devrimini'' tamamlamalı ve egemen güçler tarafından ''darbeye devşirilmiş devrimini '' yarım bırakmamalıdır. Darbeye devşirilmiş devrimler hakiki bir devrim olamayacağı gibi, halk kurtulduğunu sandığı diktatörlüğü bile, gün gelir arar hale gelebilir.
Mısır Halkı kalkıştığı veyahutta kalkıştırıldığı bu harekette, egemen güçlerin kendilerine siz devrim yaptınız ve başardınız hipnozundan kendini çabucak kurtarmalıdır. Eğer ''devrim'' denilen şey bugün Mısır'da olan biten ise, sanırım bu kelimenin tüm sözlüklerde ve siyaset teorisi tanımlarında sil baştan tanımlanması gerekecektir. Mısır'da ve diğer dikta ile yönetilen Arap ülkelerinde sistem mi değişmiştir de buna ''devrim oldu'' yada ''Arap Baharı'' diyerek çoşanlarımız var?
Mısır'da olan bitene ''devrim'' demek gibi bir yükümlülüğümüzün de olmaması gerektiği kanaatindeyim. Devrim, dönüşüm yada reform, adı her ne olacaksa olsun, sonuçta özgürlük, refah ve demokrasiye kavuşulması oradaki halk için asıl hedef olmalıdır. Mısır Halkı dayatılan liderler yerine kendi içinden ''taptaze'' ve '' yepyeni'' kendi halk liderini çıkarıp bulmak zorundadır.
Mısır da halkın elde edeceği , halk yararına tüm iyi sonuçların her biri , Arap Baharı nın ''cemre'' leridir.
06 Ekim 2011
@cngzkync

15 Eylül 2011

Varsın Sızsın


Yine bir ses kaydı düştü internet ortamına ve gündeme tabiri caiz ise ''lönk'' diye oturdu. Bu seferki ses kaydı alışageldiklerimizden oldukça farklı ve oldukça hassas bir konuda malumunuz üzere . Ses kaydı hakkında bir kaç başlıkta olumsuzluklar sıralanabilir. Bu başlıklar arttırıladabilir elbette ama önemli birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
1-)İstihbari Zaafiyet;
Ses kaydı konusu üzerine ''istihbari zaafiyet'' olarak gidip, bu noktadan hareketle çeşitli yorumlar yapmak elbette mümkün. Bu nokta muhalefetin dilediği gibi köpürtebileceği bir konu olarak ortada duruyor olabilir. Varsın öylece dursun. Bu noktadan Ak Parti'ye eleştiriler savurmak da pek zor olmayacaktır dileyen için ama varsın birileri bunu ele alıp ''sözde muhalefet'' yapsın.
2-)Kim Kaydetti ? Kim Sızdırdı ?;
Bir başka açıdan bakarak ses kaydı konusu üzerine ''kim yaptı'' sorusu ile de gidilebilir ve bu noktada bir çok fail öngörülerek tezler ortaya konulabilir. Sadece bu soru değil, kaydedenden başka, ''kim sızdırdı'' da önemli bir soru olabilir. Kimi PKK sızdırdı diyebilir, kimi yabancı bir istihbarat birimi sızdırdı diyebilir. Kimileri de MİT'in kendi içinde var ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan karşıtı birileri tarafından sızdırılmıştır diyebilir. Tabii İsrail devletinin de göreve geldiğinden beri MİT Müsteşarı Hakan Fidan aleyhinde çeşitli aleyhte kampanyalar yürüttüğünü de unutmamak gerekir.
3-)Neden ''Sayın'' dedi ? ;
Ayrıca MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın , Öcalan'dan bahsederken kullanmış olduğu ''Sayın'' ifadesine tepki gösterenler de oldukça fazla sayıda. Bu noktadaki diyalogları zaman kaybı olarak görüyorum. Kapalı devre bir toplantıda bir istihbarat görevlisinin bir anlamda düşmanı dahi olsa muhatabına ''Sayın'' diye hitap edebileceğinin ''normal'' ve hatta o ortam açısından yerinde ve stratejik olarak doğru olduğu kanaatindeyim. ''Sayın Öcalan'' ifadesi özellikle bu tip ikili görüşmelerde kişisel bir politik saygı ifadesi de olabileceğini ve altnda buzağı aranacak bir hadise olmadığını düşünüyorum.
---------------------
Bazı değerli okurlarım vay efendim bir devlet yetkilisi teröriste nasıl ''Sayın'' der ve siz de buna ''normal ''dersiniz diyebilir. Bunu diyecek okurlarıma, lütfen sakin olmalarını ve ortamı koşulları konuşulan konuyu bir araraya getirip hadiseyi yeniden tahlil etmelerini öneririm.
Bir başka nokta, beni tüm bu klasik eleştirel yaklaşımlardan daha çok ilgilendirdi bu ses kaydı ile ilgili olarak. O da içerik... anlatılanları konuşulanları özellikle çok önemli buluyorum. Nasıl kim tarafından sız(dırıl)ması ndan ziyade, konuşmaların kapsam ve içerikleri ''istihbari zaafiyet'' ve usul ve buna benzer tartışmalardan, içinde bulunduğumuz konjonktürel durum nedeniyle çok daha önemli . Bu hususları şöyle sıralayabiliriz.
1-)MİT-PKK ses kaydının sız(dırıl)ması , Devlet ve İktidar'ın kamuoyu önünde, kendilerinin sorunun çözümüne dair gayet iyi niyetili olarak, gerekli çaba ve çalışmaları yürttüğünü açıkça ortaya koymuş, çözüm arayışlarindaki samimiyetlerini toplumun gözleri önüne sermiş ve adeta, Devlet ve İktidar çözüm konusunda çaba göstermiyor ve istekli değil diyenlere karşı , iyi bir kanıt teşkil etmiştir.
2-)MİT-PKK ses kaydının sız(dırıl)ması bir anlamda ses kaydını servis edenlerin isteyerek yada istemeyerek Devlet ve İktidar'ın bir anlamda PKK ve KCK 'yı adeta kamuoyuna ''şikayetine ve bilgilendirmesine'' yardımcı olmuştur. PKK içindeki çok başliliğin ve çekişmenin de bir nevi açık kanıtı olmuştur..
3-)MİT-PKK Ses kaydının sız(dırıl)ması sonrasında bugün itibari ile, BDP yada herhangi bir başka parti yada kişi çıkıp da Ak Parti çözüm ve barış arayışı niyetinde değildir ve hiçbir çaba sarf etmemektedir diyebilirmi ? Diyemeceği de bu ses kaydı sayesinde öyle yada böyle netleştirilmiştir.
---------------------
Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve ekibinin ses kaydı ile ilgili olarak söz konusu edilebilecek olumsuzluklardan asla zerre kadar etkilenmeden, ancak gerekli tedbirleri alarak, kendi parti sloganlarında da dedileri üzere ''durmadan yoluna devam'' etmesi doğru olandır. Ak Parti barış ve çözüm adına görüşmelerine kaldığı yerden aynen ve kararlılıkla devam etmelidir.
Sonuç olarak gelinen noktada ve kamuoyu vicdanında, MİT-PKK ses kaydının öyle yada böyle sız(dırıl)masının ,yerine göre haklı birtakım sorgulama ve değerlendirmelere rağmen, özellikle çözüm bekleyen ülkemiz halkları adına hasbel kader hayırlı olduğu kanaatindeyim..
Bu Defalık Bukadarıyla... Tekrarı Olmaması İçin Tedbirli Olunması Dileğimle....
Varsın Sızsın....
 
15 Eylül 2011
@cngzkync

25 Ağustos 2011

Sol Solu Sollamalı

Bir kazan misali kaynıyor dünya, sert esen değişim rüzgarları Ortadoğu ve Kuzey afrika başta olmak üzere yakın bölgeleri etkisi altına almış.

Halklar bir biçimde ayaklanmış ve/veya ayaklandırılmış, özgürlik demokrasi ve hak arayışında. Kah can veriyor kah can alıyor. On yıllar boyunca diktatör zulümleri altında ezilen ülkelerin halkları ne zaman refaha ve huzura ereceği bilinmez bir ortamda, var güçleriyle mücadelelerine devam ediyorlar.

Bölgemizin "model ülkesi" olarak anılan, "etkin ve şekil veren" ülke olarak tanımlanan yada tanımladığımız Türkiye'miz ise, bugünlerde, maalesef hala ''terör'' belası ile boğuşmakta. Diğer yandan Yeni Sivil Anayasa arayışını sürdürmekle birlikte, dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizlerden yara almadan sıyrılmak ve cari açığını da buna paralel dengelemeye yönelik bir takım çalışmalar içerisinde. Türkiye bu mücadelelerini adeta tek bir siyasi iradeye, açıkçası Ak Parti'ye yüklemiş ve neticeleri heyecanla bekliyor.

Bu durum bana hiç de adil gelmiyor açıkçası. "Yeni CHP" söylemiyle yola çıkmış "Yeni CHP" yönetiminin liderliğindeki CHP ise, olup biteni pasif ve etkisiz bir muhalefet ile, kimi zaman ODA ların karanlık köşelerinden medet bekleyen bir duruşla, kimi zaman da ergenekon kolllamalarıyla var etmeye çalışarak adeta kendini "harakiri" yaparcasına yok ediyor.

CHP'ye bu "harakiri" hakkını kim verdi ki ? CHP değilmiydi bu ülke halkının ''sol'' görüşlü kısmına umut oldugunu iddia eden ? Peki ya ne yapıyor CHP ? Ne halde ? Boy aynasına bakıp görebiliyor mu halini ? CHP'ye güvenenlere ve oy verenlere yazık değil mi?

CHP Halkın hissiyatının farkında mı ? Peki ya parti için ona umut bağlayanların yaptığı "matruşka" benzetmesinden haberdar mı CHP ? Açtıkça birbirinin içinden giderek daha da küçülmekle birlikte, birden çok CHP çıktığını söyleyenleri duyuyor mu yöneticileri ?

Ey Sol Siyaset Erbabı sözüm elbette öncelikle sizedir ! Unutmamalı ki siz böyle devam ettikçe, Sağ Siyaset Erbabı size minnettar kalacaktır !

Hadi diyelim iktidar olmak niyetinde değilsiniz, anladık bunu diyelim.. Peki ya bu ülkeyi ''adam'' gibi bir muhalefetten mahrum etmeye ne hakkınız var ? Türkiye Demokrasi sini ''çolak'' bırakmaya ne hakkınız var ?

CHP yi sandıkta yediği, Sağ Elin Tokadı da mı kendine getiremedi ? Acıya müptela ve acıdan zevk alan bir parti mi CHP ? ''Mazohist'' mi diye sormaya dilim varmıyor.

Netice itibari ile CHP safları, ve elbette kendi içinde de muhakkak yeniden tanımlanması gereken sol siyaset, memleket için artık Ergenekon Kollaması yapmaktan vazgeçmeli ve ülke için etkin siyaset üretmelidir.

CHP ile yada olmuyor ise, başka bir sol parti ile Solun Solu Sollaması ve kendini bir an evvel aşması gerekmektedir.

Sol siyasetin, Yurdumun sol yanını yaralı ve muhalefetsiz bırakmaya hakkı yoktur.

25 Agustos 2011
Twitter : @cngzkync

10 Ağustos 2011

Londra'da Dayanıştık.. Ya Sonra ?

Londra’da geçtiğimiz Perşembe günü Mark Duggan adında siyah tenli bir İngiliz vatandaşının ( Arap Kökenli Olduğu Söyleniyor ) Tottenham ‘da Polis tarafından vurularak ölmesi ile başlayan gerginlik devam ediyor. Tottenham fakir ve kozmopolit bir bölge olarak bilinmekte.
Mark Duggan’ın ölümü sonrasında önce ailesi tarafından küçük bir protesto şeklinde başlayan gösteri, sonunda büyüyerek tüm Londra yı etkisi altına aldı ve 14 ile 19 yaş arasındaki özellikle siyah tenli gençleri sokaklara döktü. Kontrolsüz gençler sokaklardaki özellikle alışverilş yerlerine saldırılarda bulunurken birçok işyerini de yağmaladı. Croydon da büyük çaplı yangınlara da sebep oldular.
Protestocu gençlerin gruplar halinde sokaklara çıkmaları, görünen ve alınan bilgiler ışığında anlaşılıyor ki Twitter, Facebook ve buna benzer sosyal medya araçları sayesinde hızlı bir iletişimle gelişerek organize oldu. Tüm bu olan biten esnasında can kaybının bu seviyede kalması aslına bakarsanız şaşırtıcı ve bir o kadar da sevindirici.
Olaylar esnasında en şaşırtıcı noktalardan biri ise Londra Polisi’nin olaylara uzunca bir süre seyirci kalması ve sadece ailelere ‘’çocuklarınızın evlerine geri dönmesini sağlayın’’ şeklinde bir çağrı yapmasıydı. Croydon daki yangına da oldukça uzun bir süre İtfaiye dahi müdahalede bulunmadı.
Bu olaylar esnasında, tüm olan biten dışında özellikle de ülke olarak gözden kaçırmamamız gereken ve hatta üzerinde  hassasiyetle durulması gereken bir konuya değinmek istiyorum. Dikkatinizi çekmek istediğim konu Londra Polisi’nin olaylara müdahalede oldukça ağırdan davranması sonucu Londra’daki Türk ve Kürt’lerin başlatmış olduğu savunma hareketi.
İlk bakışta ve duyulduğu anda ‘’vay be’’ dedirtecek bir başarı gibi gelen bu direnişin, birtakım ciddi tehlikeleri bünyesinde barındırabileceğine dair ciddi kaygılarım var.
Hemen hemen her sokağının kameralar sayesinde denetlendiği Londra’da, olaylara bu denli geç müdahale edilmesi şüphe uyandırıcı.
Özellikle de yabancılara karşı oldukça sert tutum ve davranış gösterdiği bilinen ve olaylara anında adeta ‘’tepelemek’’ şeklinde müdahale edebilecek  kudrette olan Londra Polisi’nin, bu olaylardaki uzun süreli tepkisizliği oldukça dikkat çekici.
Türk ve Kürt vatandaşlarımızın kendilerince bir savunma birliği kurması ilk bakışta güzel ve takdir edilesi bir dayanışma olabilir. Hatta bizler, bu iki halk arasındaki bu örnek dayanışmanın, bugünlerde çok da ihtiyaç olduğu üzere, ülke topraklarına da barışçıl mesajlar iletebileceğine sevinebiliriz. 
Özellikle İngiliz ve diğer ülkeler nezdinde bu barış yanlısı direniş Türkiye halkları için güzel bir pozitif bilinç yaratadabilir.
Peki Ya Sonra ?
Bu polisin yetersizliği nedeniyle ‘’bizimkiler’’ ‘ in de başının çaresine baktı gibi görünen noktada, İngiliz Polisi’nin Türk ve Kürt halklarının bu tip konularda hassas ve duyarlı olacağını çok iyi bildiğini belirtmenin hiç de göz ardı edilecek bir gerçeklik olmadığını belirtmek isterim...
Soru Şu ?
Hadise sonrası kendine vazife çıkaran insanlarımız , bir süre sonra başta Londra ve diğer dünya ülkelerinde uzun sürebilecek bir kinin ve düşmanlığın tarafı olmaya itilip kendi kaderlerine terk edilirler ise ne olacak ?
Devlet yetkililerinin, istihbarat birimleri dahil, yakın yada uzak bir gelecekte, Londra olayları nedeniyle başlaması muhtemel,  örneğin Siyahi-Türkiyeli  gibi yeni bir ‘’düşmanlık frekansı’’ nın filizlenmesini önlemek adına, acilen başta tüm dernek ve kuruluşlarımız olmak üzere yurt dışında yaşayan insanlarımızı uyarmalarının ve gerekli tedbirleri almalarının çok yerinde olacağını belirtmek isterim.

11 Haziran 2011

SÖYLEŞİ : Saadet Partisi Mv.Adayı ABDULLAH SEVİM


Sayın Abdullah Sevim gerek siyaset gerekse cemiyet hayatında oldukça etkin bir isimsiniz,sizi sizden dinleyebilirmiyiz?

Öncelikle böyle bir imkanı bana tanıdığınız için size şükranlarımı sunarım.Tüm HaberX okurlarınıda en derin saygı sevgi hürmet ve muhabbetle selamlarım. Efendim bendeniz 1955’te Kastamonu’da doğdum. İstanbul İHL ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldum. Diyanet İşleri Başkanlığı  Haseki Eğitim Merkezi İslami İlimler Bölümü mezunu ve İslam Hukuku Doktoru'yum.Milli Gençlik Vakfı İstanbul Kurucu İl Başkanlığı, Refah Partisi İl Başkan Yardımcılığı, Fazilet Partisi Genel Merkez Eğitimciliği görevlerinde bulundum.1991’de Kastamonu, 1995 ve 1999’da İstanbul birinci bölgeden milletvekili adayı oldum.Halen Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği görevim devam etmektedir.Evli ve 3 çocuk babasıyım.

Sayın Abdullah Sevim Milli Görüş geleneğinden gelen partiler genel olarak sağ parti olarak tanımlandı. Sürekli değişen bir dünyada yaşıyoruz. Partiler konjonktüre göre konumlarını belirliyorlar. Değişip gelişiyorlar. Saadet Partisi kendisini hangi siyasi kanatta tanımlıyor. Dünyada meydana gelen değişim saadet partisini nasıl etkilemiştir?
Öncelikle hiçbir zaman sistemin bize verdiği yön isimlerini ve bu türden aidiyetleri kabul etmediğimizi belirtmeliyiz. Sağcı, solcu, ortanın sağı ya da solu gibi kavramlar küresel sistemin insanları aldatmak için kurdukları düzeneğin parçalarının isimleridir. Biz kendimizi asla bu zulüm çarkının içinde görmüyoruz. Tarih boyunca Hak ve Batıl mücadelesi olmuştur. Batılın sağında ya da solunda olmak bizim için hiçbir değer ifade etmemektedir. Bu düşünceden hareketle biz diyoruz ki bir tarafta sistemin oyuncağı olmuş bir takım partiler, kurum ve kuruluşlar vardır. Bir tarafta da Milli görüş vardır. Bizim değişimden anladığımız şey asla hakkın gömleğini çıkarıp batılın gömleğini giyinmek değildir. Bizim değişimden anladığımız şey amaca ulaşmak için kullanılan yöntemlerin ve müstakim araçların değişebileceği fakat ilkelerin asla değişemeyeceğidir. Değişimden anladığımız şey ancak elimizde bulunan hakkın anlatılması, ülkenin geleceğinin kurtulması için elde bulunan teknolojik araçları, insan gücünü ve yapılanma biçimini iyi, doğru ve yerinde kullanmaktır. Milli Görüşün görüşlerini değiştirmesi nasıl düşünülebilir. Konjonktürden dolayı kendi düşündüğü gibi davranmayı nasıl bırakabilir. İki kere iki’nin konjonktür gereği 5 edebileceği düşünülebilir mi?

Saadet partisi nasıl bir yönetim anlayışına sahiptir?
Saadet partisinin yönetim anlayışı insan odaklıdır. Milli Görüş insan merkezli bir harekettir. Devletler, sistemler, partiler, kurum ve kuruluşlar hepsi insan içindir. Bu güne kadar kurulan tüm sistemler, yapılan tüm yasalar bir müddet sonra araç olmaktan çıkıp amaç olmaya başladı. Devletlerin insanların refahı için kurulduğu düşünüldü fakat ne yazık ki insanlar devletlere sistemlere feda edildi. Biz her zaman “İnsanı Yaşat ki devlet yaşasın” dedik. 
Bizim anlayışımıza göre devlet denilen aygıt insanın beş şeyini korumak zorundadır. 1. Canını, 2. Malını, 3. Aklını, 4. Dinini 5. Irzını… Bir devlet bu beş şeyi teminat altına alamıyorsa o devlet vazifesini yerine getiremiyor demektir. Bu gün sadece gençlerimizdeki aşınmaya baktığımızda bile bu beş şartın yerine getirilmediğini acı bir biçimde görüyoruz. Bakınız biz yola “Önce Ahlak ve Maneviyat” diyerek çıktık.

Sayın sevim eğer toplumda insanlar refah içinde yaşamazlarsa nasıl ahlak ve maneviyat olacak?

Bu soru aslında seküler bir aklın ürünüdür. İnsanların huzur için paraya ihtiyacı yoktur. Ahlak ve maneviyat olduktan sonra refahın gelmesi işin en kolay kısmıdır. İnsanların Allah ile bağları kopartıldığı zaman doymak bilmez bir canavara dönüşüyorlar. Ahlak ve Maneviyat toplumun yükselen değeri oldukça insanların kazançları bereketlenecek, Adalet anlayışları gelişecek, aile düzenleri yerli yerine oturacak. İnsanların ruhu doyurulmadığı zaman gözleri aç kalıyor. İşte bu yüzden devlet polisiye ve yasal tedbirlerle değil toplumun ahlaki ve manevi dinamiklerini destekleyerek bu beş şeyi korumalıdır. Bu gün bu beş şeyin korunup korunmadığına bir bakalım.
Gençler incir çekirdeği meselelerden birbirini öldürüyor, kredi kartı borcundan dolayı intihar edenler var, insanlar çok küçük paralar için cinayet işler durumdalar, bu gün kız arkadaş cinayetleri ortaokullara kadar düştü. Can emniyeti sadece bununla da sınırlı değil. Toplum parçalara ayrıldı ve insanlar birbirilerine düşman edildi. Can emniyetinden kastımız sadece teröre bağlı ölümler de değildir. Yine gelir dağılımındaki adaletsizlik iki şekilde mal emniyetini ortadan kaldırıyor. Faizle işleyen çarklar hem bereketi ortadan kaldırıyor ve hem de insanları köleleştiriyor. Haksız bir biçimde bir kesim zenginleştikte ahlaki donanımı da desteklenmemiş, fakirleştirilmiş cahil bırakılmış insanlar başka başka yollara tevessül ediyorlar. Gelir dağılımındaki adaletsizlik bir müddet sonra kravatlı hırsızlarla kravatsız hırsızların savaşına dönüşmeye başlıyor. Bu gün dikkat ediniz kişi başına düşen milli gelirin arttığı söyleniliyor. Kişi başına düşen gelir 10.000 dolar olmuş, duy da inanma. Aslında bu rakam zenginlerin ne kadar zenginleştiğini gösteriyor. Gayri Safi Milli Hasıla hesaplanırken alınan ortalama, en zenginin parası ile en fakirin parasını bir hesabın içine koyuyor sonra diyor ki “hepiniz on bin dolar kazanıyorsunuz”. Halbuki öyle mi? O zengin adam trilyonlarca para götürürken diğeri günlük ekmeğini bulmakta güçlük çekiyor. Tabi bu durum ülkeyi bir Açıkhava tımarhanesine döndürüyor. Bu gün depresyon ilaçları kullananların sayısı endişe edilecek boyutlara ulaşmışsa insanların akıl sağlığının da yerinde olmadığı gerçeği ortaya çıkmış demektir. Günde onlarca saat çalışıp eve gelen televizyonlardan evine sürekli lüks hayat görüntüleri boca edilen insanların akıl sağlığı nasıl normale dönebilir? Devlet insanların dinini de korumuyor. Bu gün sadece Allah emrettiği için başını örten kızlarımız okullara serbestçe hiçbir korku olmadan girebiliyorlar mı? Hayır. Ancak iktidar devam ettiği müddetçe belli bazı değişiklikler oluyor. Yine belli yaşa kadar çocuklarımızın kuran kurslarına gidip kuran eğitimi alması, dini terbiye görmesi yasak. Bunun yanında çocukların ruh sağlığını olumsuz etkileyecek sanat adındaki faaliyetler serbest. Bu ülkede her dönemde “Sana ibadetini yapma diyen mi var? Git camide namazını kıl” diyorlardı. Şimdi değişen nedir? Hiç… Devlet bu gün ırzı da koruyamıyor. Zina’nın serbestleşmesi ve Avrupa birliği uyum yasaları çerçevesinde bu yönde yapılan değişiklikler toplumun dokusuna, dini ve ahlaki anlayışına aykırı değil midir? Avrupa birliği ülkelerinin mezhepleri geniş diye bizim de mezhebimiz geniş mi olacak? Bu gün devlet kadın pazarlayan kurumlar işletip vergi alıyorsa insanlar ırzlarının emniyette olduğunu söyleyemez.

Sayın Sevim başörtüsü meselesi konusunda hükümetin attığı adımları nasıl görüyorsunuz? Sizin bu yöndeki çabalarınız ne olacak?
Saadet Partimiz birçok kadın milletvekili adayı koymuş ve bu adaylarımız seçim çalışmalarını yapmaya devam etmektedirler. Kamusal alanda başörtüsü yasağının hukuki bir temeli olmadığı gibi buna hukuki bir temel uydurulmuş olsa bile açıkça Allahın emirlerine yönelik bir saldırıdır. “Başörtüsü dini bir simgedir, Allahın bir emri olduğu için takılmıştır” diyemedikleri için “Siyasi bir simge” demişlerdir. Yani diyorlar ki Paris’te modacıların giyindiği bir örtü olsaydı sorun olmazdı. Fakat Allah bir emir vermiş ve siz bu emri yerine getiriyorsanız hiçbir devlet kurumundan içeri giremezsiniz. Demek ki bu insanlar Allahın emirlerinden rahatsızlık duyuyorlar, onun emirlerine saldırmak için yasak koyuyorlar. Sorun başörtülülerle değil başörtüsünü emreden Allah ve dini iledir. Bu hükümetin yaptığı değişiklik çalışması her zamanki gibi “-mış gibi” davranmaktan başka bir şey değildir. Hükümet tehlikeli bir çıkış yapmış ve “Üniversitede Kılık Kıyafet Serbesttir” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Böylelikle aslında kamusal alanın tamamını teşmil etmeyen bir yasak bu defa “üniversitelerde serbest ama diğer kamu kurumlarında yasak” şeklinde yorumlanacak bir hale getirilmişti. MHP’nin de desteği ile 411 kişi bu yasayı geçirdiler. Allah’ın emirlerine karşı duran Müslümanların hassasiyetlerini hiçe sayan kurumlar yasayı iptal ettiler. Bizim iktidarımızda başörtüsü sorunu kamusal alan özel alan ayrımı yapılmaksızın ortadan kaldırılacaktır. Hükümeti bu konuda samimi bulmuyorum. Burası nasıl bir ülkedir ki açıklık, teşhircilik sonuna kadar serbest ama dini emir gereği örtünmek yasak. Daha birkaç ay önce bir özel üniversitenin güya sinema bölümünde bitirme ödevi olarak Ahlaksız bir filmin verildiği haberi düşmedi mi gazetelere? Bu ülkede inananlara her şey yasak her şey kısıtlı fakat diğerlerine her şey serbest… Biz bu ülkeyi taşların bağlandığı ama köpeklerin serbest bırakıldığı bir ülke olmaktan kurtaracağız. Hükümet, partisinin kapatılmasından korktu. Biz kurumları, partileri hep bir araç olarak gördük. Milli görüş geleneğinin kaç tane partisi kapatıldı yine de boyun eğmedi. Biz asla “Önce biz iktidara gelelim sonra ilkelerimizi getiririz” şeklinde bir yola tevessül etmedik. İlkelerimiz yoksa biz de yoğuz. O yüzden küresel sistem bize ancak 11 ay dayanabildi.

Peki partiniz seçimi kazanamazsa?
Biz Milli Görüşüz ve hiçbir şeye dünyevileşmiş olanların zafer penceresinden bakmadık. Bizim için kaybetmek diye bir şey yoktur. Bu dönemde insanımız artık beşeri sistemlerin adaletsizliklerine “Dur” diyecek ve milletin görüşünü iktidara getirecektir. Bizim çıktığımız yol öyle bir yoldur ki hedefe ulaşmaktan ziyade o yolda bulunup bulunmamaktan dolayı hesap vereceğiz. Bizim alnımız her zaman açıktır. Asıl kazanç sıratı müstakim üzerinde olmaktır. Allah günleri insanlar arasında çevirip duruyor. Yusuf peygamber bir köle olarak pazardan pazara satıldığında da dosdoğru bir insandı. Mısıra sultan olduktan sonra da… dolayısıyla bizim için hangi konumda olduğumuz mühim değildir. Mühim olan bulunduğumuz yerde Allah’ın büyük planının bir parçası olabilmektir.

Peki sizce sonuç ne olur?
Seçim yasaklarından dolayı anket falan açıklanamıyor. Bir rakam vermem zaten mümkün değil. Çünkü anketler oldukça pahalı ve biz kısıtlı bir bütçe ile bu yolda bulunuyoruz. Sonucun herkesi şaşırtacağını, anketleri tepetaklak edeceğini ve halkın milletin görüşünü iktidara taşıyacağını düşünüyorum.

Hükümet’in İsrail noktasındaki çıkışını destekliyor musunuz? Haziran sonunda Mavi Marmara gemisi tekrar Filistin’e yardım götürecek. Eğer bu hükümet anketlerdeki gibi birinci parti olarak çıkar da hükümeti kurarsa Mavi Marmara hususundaki tavrınız ne olur.
Öncelikle Hükümet’in İsrail ile ilgili ilk çıkışını biz zaten en başta desteklemiştik. Fakat Başbakan çıkar çıkmaz “Ben Moderatöre One Minute dedim” diyerek bizi hayal kırıklığına uğrattı. Sonraki süreçte Mavi Marmara’nın Filistin’e gitmesi gündeme geldi. Biz Milli Görüş olarak siyoistlerin işgali altında bulunan Filistin topraklarının özgürleşmesi ve ambargonun kaldırılması için yapılan girişimlere destek olduk. Mavi Marmara 9 şehit verdikten sonra onurlu bir çıkışta bulunmasını bekledik. Ancak yine aziz milletimiz gibi bizde hayal kırıklıkları yaşadık.

Seçim öncesi son ropörtajımızı sizinle yapmak istedim,yarın sandık başına gidecek olan seçmenlerimize son olarak ne söylemek istersiniz?
Pek çok manipülasyonun,kara propagandanın,vahşice rekabetin ve traik bir biçimde güç dengesizliğinin, siyasi partiler arasında olduğu bir seçime gidiyoruz.Biz seçmenlerimize prime time de tv reklamlarında ulaşmadık.Biz seçmenimize kapı kapı gezerek ulaştık.Maddi imkanlarımızın görece yetersizliğini bizler ve teşkilat mensubu diğer kardeşlerimiz daha  çok çalışarak kapattık.Mekanik unsurlara karşı insan yüreği ile mücadele etmektir aslında yaptığımız şeyin adı.Herkes diyeceğini dedi,seçmende aslında memlekette iki partinin olduğunu daha net görmüş oldu.Milletimiz ABD'nin IMF'nin istediğin yada istemediğini değil,The Economistin beğendiğini yada beğenmediğini değil,kendi istediğini iktidara getirmeli.Artık bu topraklarda küresel güç odaklarının görüşleri değil,milletin görüşü iktidarda olmalı.Bunu sağlamak milletimizin elinde.Ben bu kez milletimizin kendi görüşünü,milletin görüşünü iktidara taşıyacağına inanıyorum.İşte o zaman ülkemize gerçek refah bolluk ve bereket gelecek.

Sayın Sevim çok teşekkür ediyorum,vakit ayırdığınız için.
Ben de çok teşekkür ederim,birkez daha sizin vasıtanızla kıymetli HaberX okuyucularına saygı sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum.

11 Haziran 2011

Twitter @cngzkync