Bir kaç gün önce yerli ve yabancı haber kanallarında eş zamanlı olarak önceden duyurulan bir saatte tüm dünya kamuoyu ile paylaşılan korkunç ve insanlık adına utanç verici görüntülere şahit olduk.
Kod adı Sezar adlı Suriye ordusunda 13 yıl askeri polis olarak görev yapan bir kişinin çalışma arkadaşlarıyla 2 yıl boyunca Esad rejimi tarafından gözaltındayken sistematik işkenceyle öldürüldüklerini ifade eden 11.000 kişinin 55.000 kare fotoğrafını çekip, fotoğrafları önce yurt dışındaki Suriyeli muhaliflere gizlice irtibat kurarak iletmesi ve muhaliflerin de İngiltere’de savaş suçu ve insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda söz sahibi uluslararası hukukçular ile adli tıp ve adli fotoğraflar konusunda uzman kişilerden oluşan özel bir komisyon kurulmasını sağlaması sonrasında Suriye meselesi konusunda ‘’yeni bir sayfa’’ daha açıldı.
Aslında Esad’ın iktidarına son vermek adına böyle bir ‘’yeni sayfa’’ Guta’daki kimyasal silah kullanımı sonrasında da açılmış, hatta İsrail İstihbarat Bakanı Steinitz ‘’Suriye'de kimyasal kullanıldı’’ yönündeki açıklamaları ile bu yeni sayfaya destek de olmuş ancak sonu ne hikmetse getirilememişti.
ABD, Suriye’nin Şam yakınlarındaki Guta adlı bölgesine yönelik binlerce insanın ölümüne yol açan bombardımanda kimyasal silah kullanımı hakkında ellerinde kesin delillerin bulunduğundan hareketle, kırmızı çizgilerin aşıldığını ifade ederek, Suriye’ye uluslararası bir müdahale hazırlığına girişmiş, dünya televizyonları Obama’nın uluslararası müdahale olamazsa da ABD olarak kendi başına müdahale edeceğini açıklaması beklenen konuşmasını eş zamanlı olarak canlı yayınlamış, Obama beklenenin aksine müdahaleyi senato onayına havale etmiş ve sonrasında da Suriye’ye herhangi bir müdahale gerçekleşmemişti.
Elbette bu bir anlamda ‘’geri adım’’ olarak yorumlanacak durumun oluşmasında Rusya başta olmak üzere Çin ve İran’ın da dahil olduğu bir güç bloğunun etkili olduğunu göz ardı edemeyiz.
Son fotoğraflarla açılan yeni sayfaya dönecek olursak, uluslararası alanda güvenilir olduğu ifade edilen, Birleşmiş Milletler tarafından daha önce savaş suçu işlemiş eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç ve Sierra Leona için kurulan özel mahkemelerde görevlendirilmiş savcı ve avukatların yer aldığı bir soruşturma komisyonunun, elde edilen fotoğraflar üzerinden dünya kamuoyu ile paylaştığı sonuçlar, Esad için vadesi çok da kestirelemeyecek bir süre sonra uluslararası bir yargılamanın söz konusu olacağına işaret ediyor.
Bu yargılamanın ne zaman olacağı noktasında, bence Esad’ın gitmesini bekleyenlerin uzunca bir süre daha sabırlı olması gerekiyor ki bu süreyi aylara sığacak bir zaman dilimi olarak görmüyorum.
Neden mi ?
Bana kalırsa malum global güç dengelerinin, bölgede bazı lokal ve ithal yapıların birer yeni devlet vaadiyle yerleşmelerini ve bunlara çeşitli yollarla lojistik destek vererek, hem Esad’a karşı savaştırıp hem de bir anlamda vaktiyle kendi elleriyle kurup geliştirip güçlendirip kendi başlarına da ‘’dert’’ ettikleri, hatta uluslararası alanda terör örgütü olarak ilan bile ettikleri bir takım yapıların devletleşme öncesi birbirlerini sayıca daha fazla yok etmelerini içtenlikle istediklerini düşünüyorum.
Suriye topraklarında aylara sığmayacak bir süre daha sürecek bir çatışma ortamının büyük çaplı savaşların yaşanmadığı bugünlerde, özellikle ABD de Obama yönetimini sürekli zorlayan Neo-Con’un kontrolünde olduğu bilinen medya, ilaç ve silah sanayii için de azımsanamayacak bir ‘’cansuyu’’ olacağı kanaatindeyim.
Suriye’de savaşan gruplara devlet benzeri birer yapılanma vaadini kandırmaca ve sadece aynı dine mensup insanların birbirlerine kırdırılması için bir bahane olarak görmüyorum, global ve bir kaç bölgesel güç tarafından işbirliği halinde yeniden yapılandırılmaya çalışılan Suriye’de en az üç yeni devlet veya benzeri özerk yapının oluşturulmaya çalışıldığını düşünüyorum ki bunlardan biri Akdeniz’e yakın bir yerde kurulabilecek Alevi Devleti, diğeri Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt Devleti, bir diğeri ise Suriye’nin güneyinde yer alacak Sunni ve diğerlerinden daha büyükçe bir devlet olabilecektir.
Fotoğraflarla açılan son sayfa, Suriye’deki sorunu Baas rejimi olarak değil ama Esad sorunu olarak görenlerin veya görmek durumunda kalanların Esad’ın gitmesi ile birlikte siyasi zafer kutlamalarına başlayacak olan bazı Avrupalı devletler, ABD ve Türkiye gibi devletlere, Esad’ın gitmesi sonrası sadece savaş ve insanlık suçu noktasında yargılanacağını garantili olarak taahhüt etmiştir.
Bahsettiğim işkence soruşturma komisyonunun elde ettiği veri ve sonuçların tek başına Esad’ı hedefe alarak bir gün yargılamak yerine, esasen Baas rejimini yargılamayı hedeflemesi keşke mümkün olabilseydi ve ben de bundan hareketle Suriyeli halkları bugünkünden çok daha refah ve barış içinde huzurlu bir geleceğin beklediğini sevinçle söyleyebilseydim.
Başta son fotoğraflarla oluşan gelişmelerin ışığında Suriyeli halklar olmak üzere, yeryüzünde zulüm gören tüm halkların kalıcı ve ebedi huzura kavuşmasını dilerim...
Hoş Kalın
22 Ocak 2014
@cngzkync
22 Ocak 2014
24 Aralık 2013
BUMERANG
Hayır,
hepimizce malum bir cemaatin liderinin geçtiğimiz günlerde ellerini
defaatle göğe kaldırarak gayet içten bir şekilde sarf ettiği o
bedduaların bumerang etkisi ile geri dönüp dönmeyeceğinden
bahsetmeyeceğim.
Bu
noktada sözkonusu konuşmayı ve konuşmacıyı inanç cephesinden bakan bir
ifadeyle yüce Yaradana havale etmek, o konuşma beddua mıdır yoksa başka
bir ruh halinin dile gelmesi midir diye üzerinde durup zaman
kaybetmekten daha doğru ve yararlı olacaktır.
Neden icap ediyorsa, gayet düzenli olarak, özellikle de iktidarın ‘’ulusa sesleniş’’ konuşmaları benzeri bir edada ‘’paralel’’ zamanlamalarla yapılan bu türden konuşmalar, ne hikmetse mi desem yoksa ‘’profesyonel’’ bir algı yönetiminin eseri olarak mı desem bilemedim, zaten toplum tarafından pek de yadırganmıyor.
Unutmadan ifade etmek isterim ki bazen ‘’beddualar’’ aslen beddua değil, ‘’büyük taarruz’’ emirleri gibidir, şimdi asıl bahsetmek istediğim konuya döneyim.
Zihnim bugünlerde şu ‘’devlet içinde çeteler var’’ sözüne
takılmış duruyor ve düne, bugüne bakıp içimden kurcalayıp duruyorum bu
ifadeyi ve aklıma ister istemez eski Genel Kurmay Başkanı İlker
Başbuğ’un tutuklanma gerekçesi geliyor.
Gerekçe şuydu ;
‘’Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme’’ ve ‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme’’.....
İktidarın
tüm itiraz ve aksi yönde kanaat bildirmesine rağmen Başbuğ’un
tutuklanması bir yargı gerçeği olarak buz gibi önümüzde duruyorken, Ak
Parti yaklaşık 12 yıldır Erdoğan’ın liderliğinde ülkede iktidarken,
devlet içinde örgüt ve çete olarak tanımlanan yapılanmalardan bu aralar
sıkça söz edilirken, üstelik Başbuğ’u tutuklayan yargı halen aynı
yargıyken, bir gün devlet içinde yapılandığı sıklıkla söylenen ve ‘’örgüt’’ olarak bizzat Erdoğan tarafından tanımlanmış bazı yapılar ortaya çıkarıldığında, Başbuğ’u ‘’örgüt liderliğinden’’ tutuklayan o yapı, 7 Şubat MİT krizinde Hakan Fidan üzerinden deneyip başaramadığını bu sefer ‘’yolsuzluk’’ gibi daha farklı bir ‘’sebep’’ kullanarak yeniden denemeye kalkmaz mı ?
Hatırlayın, operasyon bir kısım medyanın da desteği ile birlikte önce ‘’yolsuzluk’’ tanımı
ile başlamıştı ve iktidar eminiyet kadrolarında bazı yeni tayinler ve
ilaveten çeşitli savcı tayinleriyle gerekli ön tedbirleri
almasaydı,operasyonlar ikinci dalga olarak 28 ilde özellikle ilk etapta
yaklaşan yerel seçimleri, sonrasında da genel seçimleri ve en önemlisiCumhurbaşkanlığı seçimlerini de doğal olarak etkileyecek şekilde bazı belediyelere yönelerek genişleyecekti.
Soruşturmanın Halk Bankası ile ilgili olan kısımda ise yine ‘’yolsuzluk’’ iddiaları
ile soruşturma başlatılmış ve yurt içi ve dışında özellikle Neo Con
bağlantılı medya organlarının da desteğiyle, başta İran ve bir kaç başka
ülkenin de soruşturma haberlerinde adları geçirilerek, konuya
uluslararası bir boyut kazandırılmaya çalışılmamış mıdır ?
Tüm bu iyi planlanmış operasyonların başarıya ulaşması durumunda ise ortaya uluslararası boyutlu bir ‘’yolsuzluk’’soruşturması ve uluslararası bir ‘’suç örgütü’’ ile mücadele algısı çıkmaz mı ?
Bu algıyı oturttuktan sonra tıpkı Başbuğ’un tutuklanmasındaki ‘’örgüt liderliği’’ suçundan, sonunda Erdoğan’ın kapısına dayanmazlar mı?
İlk bakışta ‘’yolsuzluk’’ perdesi
ile örtülenmiş duran ancak asıl hedefinde tıpkı 7 Şubat’daki gibi
Erdoğan olduğu görünen,bir şekilde artık başlatılmış bu soruşturmanın,
her şeye rağmen hukuğa ve kamu vicdanına uygun olarak devam ederek
sonuçlandırılmasını vatandaş olarak tüm samimiyetimle diliyorum.
Medyaya
da yansıdığı üzere bazı savcıların ve dahi iktidar muhalifi geniş
yeplpazeli ittifak cephesinde yer alan bazı yazarların da zaman zaman
dile getirdikleri Erdoğan’a yönelik‘’intikam naraları’’ da orta yerde duruyorken, keşke kesin bir dille ‘’yok artık o kadarına da pes’’ diyebilecek rahatlıkta olabilseydim.
Var görünen oyunu bozacak tek güç iktidarın bizzat kendisidir.
İktidar
hiç bir iddiayı asla perdelemeden, kendisinin de defaatle ifade ettiği
gibi kimsenin gözünün yaşına bakmadan bu soruşturmanın devam etmesi
yönündeki iradesini ortaya koymalıdır ve bir an önce soruşturmada adı
geçen yetkilileri, soruşturma sonuçlanıncaya ve söz konusu kişiler
aklanıncaya kadar açığa almalıdır.
Bir zamanlar başta askeri olmak üzere bir takım vesayetlerle ortak mücadele için iktidar-yargı-emniyet el ele kınından çıkmış o bumerang, bugünlerde umarım gerisin geriye dönmüyordur.
Biraz eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürür gibi oldu ancak şu deyimi hatırlamakta fayda var...
Tevekküllünün gemisi batmaz, eşeğini kurt yemezmiş...
Hoş Kalın
24 Aralık 2013
@cngzkync
23 Aralık 2013
Oynasın Yer Yerinden
Erdoğan
ve Kürt-Türk İttifakı karşıtlığında birleşmiş oldukça geniş yelpazeli
iç ve dış dinamikler ittifakının bugünlerde yani seçimlere doğru
gidilirken yeni bir hamle daha yaptığı görülüyor.
Her zamanki gibi sinsi ve daha öncekiler gibi kirli...
Daha
öncekiler gibi üzerinde çokça çalışıldığı belli olan, iç ve dış
dinamiklerin profesyonelce işbirliği yaparak hazırladığı mühendislik
harikası yeni bir proje ile karşı karşıya Türkiyeliler...
Bu seferki hemen tüm iktidarların hassas karnı olan ‘’yolsuzluk’’ olgusu ile süslenip kamufle edilmiş tek vuruşla bir çok hedefi inhaya yönelik bir ‘’devirme operasyonu’’....
Amaç hepimizin şiddetle ve ortak akılla karşı duracağı yolsuzluklarla mücadele değil elbette..
Bunun böyle olmadığını operasyonun üç farklı noktadaki dosyaların gelip ‘’siyaseti rehin alma’’ noktasında birleşmiş olmasından bile düz bir mantık güderek rahatlıkla anlıyabiliyoruz.
Operasyonun
arkasında olduğu malum şer ittifakının iç ve dış medya yayın
organlarının yaptığı yayınlardan da bu operasyonunun farklı bir
maksadının olduğu apaçık görülmüyor mu ?
Defalarca yazılarımda kaleme aldığım ‘’paralel devlet’’ yapısının polis ve yargı içine kümelendiği anlaşılan ‘’piyade birlikleri’’
bürokratik hiyerarşiye göre amirlerini ve müdürlerini bırakın bir üst
kademe yöneticelerinin bile ruhları duymaksızın bir takım operasyonları
kendi kapalı devre ağlarında gerçekleştirdikleri görülmüyor mu?
Amirlerinin müdürlerinin şeflerinin vs haberi dahi olmayan bu hızlı ve sistematik operasyon için bu ‘’piyade birlikleri’’ aynı anda kim veya kimlerden emir alarak gerçekleştirdiler bu operasyonları ?
Sadece
Cemaat olarak adlandırılan yapının yayın organlarına yakın olduğu
bilinen bazı kalemlerin sosyal medyada aylar öncesinden duyurdukları bir
takım gelişmelerden, neden sadece onların bilgisi ve haberi
olabilmişti, bu sadece basit bir istihbari gazetecilik başarısı olarak
tanımlanabilir miydi ?
Aynı
yapının ileri gelenlerinden birinin yine sosyal medyada Hakan Şükür’ün
istifasını değerlendirirken yaptığı ve sonradan da twitter hesabından
sildiği ‘’belki de hükümete bu son uyarı’’ ifadesinin, operasyonun hemen öncesine denk gelmesi nasıl açıklanabilir ?
Tüm bunları yapanlar Türkiyelileri hala eskisi gibi iletişimsiz kapalı devre bir toplum mu sanıyorlar ?
Türkiyelilerin bu nihai olarak siyasi hedefleri olan operasyonların farkında olmadıklarını mı sanıyorlar ?
Apaçık aldanıyorlar ve düpedüz yanılıyorlar...
Evet Türkiye toplumundan herhangi birini yoldan çevirip ‘’yolsuzluk’’ hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorsanız alacağınız cevap bellidir ve hemen hiç biri böyle bir şeyi tasvip etmeyecektir.
Elbette
ben de tasvip etmem ve varsa yolsuzluk yapan her hangi birinin hukuk
önünde ve halk vicdanında en ağır cezaya çarptırılmasını dilerim.
Keşke mesele sadece ‘’yolsuzluk’’ ile
mücadele noktasında bir operasyon olsaydı da, aslanlar gibi derler ya
hani, işte öylece bu operasyonun arkasında ben de durabilseydim.
Bu
vesile ile madem bir yolsuzluk iddiası gündeme oturmuş veya
oturtulmuştur, iktidarın kendisinin de defaatle belirttiği üzere, ben de
sonuna kadar hukuki yollarla bu konunun araştırılmasının ve kimsenin
gözünün yaşına suçu sabit görüldüğü an bakılmamasını diliyorum.
Bununla birlikte, devlet içinde var olduğu düşünülen ve benim de defaatle dikkat çektiğim‘’paralel devlet’’ yapılanmalarıyla da mücadelenin aynı kararlılık ve irade ile yürütülmesi ve sonuçlandırılmasını istiyor ve diliyorum.
Ortak akla sahip Kürtler, Türkler ve diğer tüm Türkiyeliler gibi ben de bu toplumun bir bireyi olarak, tek başına olmasa da ana faktör olarak
Çözüm Süreci adı verilen ve özünde Kürt-Türk tarihi ittifakını barından
bir süreç başlamamış ve bir yıla yakındır da tüm provokasyonlara ve
direnişlere rağmen şu anki başarısına ulaşmamış olsaydı, bugün yaşanılan
Ak Parti-Cemaat ‘’savaşı’’ dahil olmak üzere hiç bir çatışma Türkiye’de bu boyutta yaşanmamış olurdu diye düşünüyorum.
Bu
noktada önceki tüm provokatif hadiseler dahil olmak üzere bu son
operasyonda da asıl hedefin yolsuzlukların yakalanması değil, asıl nihai
hedefinBaşbakan Erdoğan ve Çözüm Süreci ile birlikte gelişmekte olan Dördüncü Tarihi Kürt-Türk İttifakı ve Yeni Türkiye olduğunu düşünüyorum.
Son gelişmelerin ışığında Kürt Siyasi hareketi çatısı üzerinden başta Demirtaş liderliğindeki BDP ve
Türkiyeli tüm Kürtlere tıpkı Gezi sürecinde gösterdikleri doğru tavır
ve aklı selim duruş nedeniyle bir Türkiyeli olarak teşekkür ediyorum.
Başbakan
Erdoğan'ın son birkaç günde kendisinin de defaatle ifade ettiği gibi,
iddia edilen yolsuzluklar konusunda kimsenin gözünün yaşına bakmadığını,
hukuk eksenli olarak en kısa zamanda görmek istiyorum.
Savaş var deyip duruyoruz...
Hak eden kazansın...
Kazanacaktır....
Hoş Kalın
23Aralık 2013
@cngzkync
3 Aralık 2013
Dördüncü İttifaka Doğru
Dördüncü
Kürt-Türk ittifakına evrilmesi mümkün bir tarihi fırsat dönemini
Türkiye ve diğer bölge halkları olarak hep birlikte yaşıyoruz.
Türkler
ve Kürtler bu ittifakı bir kez daha başarabilirler mi henüz durum çok
netlik kazanmış olmasa da, bölgedeki ve özellikle Türkiye’deki
gelişmeler bu olasılığı gün geçtikçe kuvvetlendiriyor ve açıkçası benim
zaviyemden bakınca Türkiye halklarına ve bölge halklarına büyük umut
veriyor.
Mevcut döneme dair görüşlerimi paylaşmadan önce gelin hep birlikte daha önceki üç kritik Kürt-Türk ittifakına bir göz atalım, bilenlerimiz için hatırlama, bilmeyenlerimiz için bilgilendirme olsun.
Malazgirt...
Bir anlamda Türklerin Anadolu’ya kalıcı olarak girişini sağlayan, daha sonra yani 1299 yılında kurulacak olan bağımsız Osmanlı Devleti’nin de temellerinin atılması anlamına gelen 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharabesi tarihte bilinen belki de ilk Kürt-Türk ittifakı olarak tanımlanabilir.
Bu savaş normalde Selçuklu ile Bizans
orduları arasındadır, sayıca daha kalabalık ve Selçuklu ordusunun
yaklaşık iki katı olduğu tarih kaynaklarında yer alan Bizans ordusuna
karşı, Alparslan o tarihlerde Diyarbakır bölgesinde yerleşik Kürt Mervani Devleti’nden (983-1085) inanç kardeşliği eksenli olarak bu savaşa katılmalarını talep eder.
Zira kaynaklara göre bu tarihten 400 sene önce Kürtler ve 250 sene
kadar önce de Türkler İslam’ı kabul etmişlerdir, nihayetinde
Alparslan’ın talebine olumlu yanıt veren Kürtler onbinlerce asker ile
Malazgirt’de gerçekleşen bu savaşa katılır ve savaş sonrasında Selçuklu
ordusu büyük bir zafer kazanarak 1071 de Bizans ordusunu mağlub eder.
Kürt Mervani Devleti bu ittifaktan 14 yıl sonra Selçuklu hükümdarı Melik Şah tarafından yıkılmıştır.
Çaldıran...
Osmanlı Devletinde Yavuz Selim’in hükümdar olduğu yıllarda, doğuda Safevi Devleti Şah İsmail’in hükümdarlığında yayılmacı politikaları ile dikkat çekmeye başlar. Osmanlı Devleti Sunni mezhebe dayalı bir politika izlerken, doğuda Safevi Devleti ise Şii bir politika izlemektedir.
Anadolu
da yaşayan Türkmenlerin Şah ismail’in Şii eksenli politikalarına cevaz
verip Şah ismail’in yanında yer almaları e Yavuz Selim’i iyice rahatsız
etmeye başlayınca, Yavuz Selim buna karşı durmak ister.
Bunu
tek başına yapamayacağını iyi bilmektedir ve doğuda yer alan Kürt
Beylikleri ile sıcak ilişkiler kurmak ister ve bunu başarır. Şah
İsmail’de Venedik’le iyi ilişkiler kurarak Osmanlıya karşı ortak cephe
oluşturmaya çalışmaktadır ve diğer yandan da Osmanlıyı içten çökertmek
için Yavuz Selim’in kardeşi Şehinşah’ı kendi yanına çekmeye çalışır.
Bu arada Yavuz Selim’in babası II. Beyazıt döneminde Kürdistan bölgesinde çok iyi tanınan ve iyi bir Kürt âlimi olan İdris-i Bitlisi
Mekke’de yaşamaktadır. Yavuz Selim, İdris-i Bitlisi’yi İstanbul’a davet
eder ve Doğu ve Arabistan ile ilgili danışmanı yapar. Bir süre sonra
da kendisine Kazaskerlik unvanı verir.
Safevi
Devletinin ordusu hızlı ve hafif manevra jkabiliyeti yüksek süvari
birliklerinden oluşmaktadır ve Yavuz Selim’in Şah İsmail’e karşı tek
şansı bölgeyi tanıyan ve dağlık alanda manevra kabiliyeti kendi ordusuna oranla çok daha yüksek olan Kürtleri yanına çekmektir.
İdris-i Bitlisi’nin önemli desteği ile Yavuz Selim, doğudaki Sunni Kürt Beyleri ile bir ittifak ve dayanışma kurarak 1514 yılında Çaldıran’da Şah İsmail’in ordularına karşı savaşa girer. Kürtler onbinlerce kişilik bir ordu ile (kaynaklarda 70.000 olarak yer almaktadır) Osmanlı ordusuna katılırlar ve Çaldıran da yapılan savaşta Şah İsmail yenilgiye uğratılır.
Savaşın kazanılmasının ardından Yavuz Selim, Kürt Beylerini Amasya’ya davet eder. Amasya’daki davete katılan 25 Kürt Beyi ile tarihe Amasya Antlaşması olarak geçen bir tür yerinden yönetim (yurtluk-ocaklık) antlaşması yapar. Bu antlaşma sonrası Kürtler, II. Mahmut’un dayanılmaz baskı politikaları sonucunda başlattıkları isyanlara kadar geçen süre boyunca, yani yaklaşık 300 yıl bu antlaşmaya uygun olarak huzurla yaşamışlardır.
Çanakkale...
Fransız
devriminin de etkisiyle dünya genelinde özellikle Avrupa da etkili
olmaya başlayan milliyetçi ve ulusçu devlet anlayışı 20. Yüzyılın hemen
öncesi ve sonrasında Osmanlı Devletini de doğrudan etkilemeye
başlamıştır.
Osmanlıya
bağlı farklı milletler, İngiltere gibi sömürgeci devletlerin ortadoğuda
da Arap milliyetçiliğini kışkırtıcı faaliyetlerinde başarılı olmaları
ile birleşince, bu milletler peşi sıra Osmanlı’dan ayrılarak kendi ulus
devletlerini kurma yoluna girmişlerdir.
Her
ne kadar Osmanlı içinde halkları bir arada tutmak için çeşitli
faaliyetlere girişenler olmuşsa da, bu yapılanmaların çoğu henüz
ayrılmamış durumdaki halkları da merkezi yönetime bir anlamda küstürmüş
ve onları da ayrılmak için fırsat gözler duruma getirmiştir.
Bu
aşamada Osmanlı dan ayrılmayı düşünmeyip hemen her cephede Osmanlı ile
birlikte işgal güçlerine karşı savaşlara giren halklardan biri tıpkı
Malazgirt ve Çaldıran daki gibi yine Kürtler olmuştur.
Özellikle
I.Dünya Savaşında Çanakkale savaşında kazanılan zaferde Kürtlerin de
önemli desteği olmuş ve bu savaş ortak tarihin yeni dönüm noktalardından
biri olmuştur.
Kurtuluş Savaşı doğudan başlatılmış ve bir kaç yer hariç çoğu bölgede Kürtler işgalci güçleri bozguna uğratmışlardır.
Bu kadar mı ?
Elbette değil...
Türkler
ve Kürtler yukarıda önemli bularak detaylara girmeksizin kısaca
aktarmaya çalıştığım ittifaklar dışında da bir çok yerde omuz omuza
savaşlar vermişlerdir, ortak zaferlere imza atmışlardır.
Tüm bu ittifaklar arasında geçen dönemlerde elbette bir çok farklı sebepten iki halk arasında sorunlar da yaşanmıştır.
Ancak
Anadolu’nun bu iki kadim halkı elbette sayıca az olsalar da diğer
halklarla birlikte, yakın ortak tarihimizden de hepimizin bildiği üzere
Sakarya’da da, Dumlupınar’da da, Kıbrıs Barış Harekatında da, Kore
Savaşında da ve bir çok başka yerde omuz omuza mücadele vermişlerdir.
İstanbul’un Fethi fikrini Fatih Sultan Mehmet’e verenin aslen bir Kürt olan Molla Gürani’nin (Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî) verdiği de Osmanlı tarihi kaynaklarında yer almaktadır.
Yeni İttifak...
Tüm
bu tarih sayfalarından ortak tarihimize ait mümkün olduğunca kısa
notları aktardıktan ve hafıza ve bilgilerimizi kısmen tazeledikten sonra
bugüne dönecek olursak...
Şimdilerde, Türkiye’nin yaklaşık otuz yıl devam etmiş ve onbinlerce vatandaşının ölümüne yol açmış bir ‘’savaşın’’ sona erdirilmeye çalışıldığı ve bir yıla yaklaşan bir süredir de çatışma ve ölüm haberlerinin gelmediği bir ‘’çözüm sürecini’’ yaşamaktayız...
Gerek ‘’Arap Baharı’’
adı verilen bölgesel gelişmeler, gerek yenilenmekte olan güç dengeleri
ile birlikte değişen lokal ve global ittifaklar ve belki de en önemlisi
Türkiye halklarının artık ‘’yeter’’ demesi ile
birlikte bir anlamda halkların dayatması sonucu girilen bu çözüm
arayışlarında, Türkiye’nin sistemsel bir dönüşüm ve yenilenme sürecine
girdiği görülmektedir.
Halklardan
gelen bu talebe duyarlılık gösteren mevcut iktidarın, çatışmaları
sonlandırmak ve çözümlendirmek noktasında ortaya koyduğu iradeye, yakın
zamana kadar devlet ile çatışma yoluyla mücadele etme yolunu benimsemiş
örgüt kanadının da 21 Mart Newroz
açıklamalarıyla silahlara veda siyasete merhaba diyen bir söylemle
olumlu yaklaşması sonucu Türkiye’nin iki kadim halkı dördüncü ve yeni
tarihi bir ittifaka doğru yürümektedir.
Bu
yeni ittifak yürüyüşünün Erdoğan’ın son Diyarbakır buluşması ile
birlikte sadece Türkiye Kürtlerini değil, tüm bölge Kürtlerini de
kapsayan bir yürüyüş olduğu net bir şekilde görülmüştür.
İşte
tam bu noktada iktidarın, belki de Merhum Özal’lı yıllarda Rusya’nın
dağılmasından hemen sonra, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantıları’nın
katkılarıyla gerçekleştirilmek istenen zemininde oluşturmaya çalıştığı,
daha çok Türk-İslam (Turan) sentezine dayalı büyüme modelinden, günün dayattığı koşullar ve oluşan yeni konjonktür nedeniyle Kürt-Türk İttifakına doğru evrildiği görülmektedir.
İktidarın
gerçekleştirmek istediği bu yeni büyüme modeli ise bir takım çevrelerce
kabul görmemiş ve bu nedenle de iktidar aleyhine yeni ve normal
koşullarda bir araya gelmeleri ve ortak hareket etmeleri mantık
sınırları dışında kalabilecek karşı cepheler oluşmuştur.
Çözüm
süreci olarak adlandırdığımız sürecin başlatılıp adım adım başarıya
doğru ilerlemesine paralel olarak, dış dinamiklerle de desteklenmiş
şekilde ortaya çıkan bu iç direncin, çözüm sürecinin söz konusu olmadığı
bir ortamda bugünkü gibi bir yeni muhalif cephe yaratması belki de asla
söz konusu olmayacaktı.
Yeni
devletini kurmaya ve dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışan Türkiye’de,
örneğin bugünlerde hiç de hoş olmayan düzeye varan bir Ak Parti-Cemaat çatışmasının yaşanması belki de hiç söz konusu olmayacaktı.
Benim gözlemlediğim, Çözüm Süreci
ile bu iki taraf arasında iyice belirginleşen, yeni Türkiye’nin büyüme
modeli tercihi arasındaki farklılık, gerginlik ve çatışmaya zemin
hazırlayan en önemli temel sebep olmuştur.
Yaşanılan
gerginlik ve çatışmanın kaynağı bana kalırsa ne dershane meselesidir,
ne eğitim sistemidir, ne de direkt olarak zaman zaman dile getirilen
devlet içinde ''kadrolaşma'' meselesidir.
Tek
başına olmasa da, her iki unsur arasında yaşanmakta olan bu son
durumun, elbette bir çok başka faktörle birlikte asıl sebebinin,
Türkiye’nin yeni büyüme ve gelişme modeline dair bu Türk-İslam Sentezi ve Kürt-Türk İttifakı modeli arasındaki önemli ve ideolojik farklılık olduğunu düşünüyorum.
Daha önceki yazılarımda da belirtmeye çalıştığım üzere Kürt-Türk İttifakı Türkiye için hayati önem taşıyan dördüncü en önemli ittifaktır.
Bu
noktada iktidarın ve ona eşlik eden tüm unsurların bu yürüyüşte
başarılı olması içi, bugünün koşullarında yanında yer almayı, siyasetten
ve ‘’yandaşlık’’ yaftasından bağımsız ve objektif olarak, siyaset üstü bir konumlandırmayla Türkiye için samimiyetle doğru buluyorum.
Beşinci bir ittifakı gerektirmeyecek şekilde kalıcı olmasını ve tüm Türkiye halkları ve bölgemiz için eşitlik, barış ve refah getirmesini dilediğim Dördüncü Büyük Kürt-Türk İttifakı Yürüyüşünün başarı ile sonuçlanmasını ümid ediyorum.
Hoş Kalın
03 Aralık 2013
@cngzkync
19 Kasım 2013
Duvarlar Yıkılıyor
Geçtiğimiz Cumartesi günü hemen tüm meday tarafından ‘’tarihi’’
olarak tanımlanan ve büyük önem atfedilen bir miting yaşandı
Diyarbakır’da, eh madem böyle tanımlanmıştı orada olmak gerekiyordu, ben
de öyle yaptım ve yakından izlemek üzere Diyarbakır’a gittim.
Tam
da çözüm sürecinde bir takım tıkanmaların yaşandığı, karşılıklı
restleşmelerin dile getirildiği gerçekte ‘’sıkıntılı’’ olan bir dönemin
hemen üzerine gelişen bu miting, bir miting olmasından ziyade, mitingin
katılımcıları anlamında diğerlerinden bir farklılık arz ediyordu.
Otuzyedi yıldır vatanından uzakta olmak durumunda kalmış önemli bir Kürt ozanı Şıvan Perwer’in, uzunca bir süredir geçirdiği talihsiz bir saldırı sonucu sahnelerden uzak kalmış bir başka önemli Türkiyeli Kürt sanatçı İbrahim Tatlıses’in
ve her ne kadar devlet katmanında bir takım ikili görüşmeler ve
temaslarla şimdiye kadar Türkiye’ye sıklıkla gelip gitmekte olssa da
uzun yıllar sonra ilk defa Diyarbakır’a gelecek olan Irak Kürdistanı
lideri Mesud Barzani’nin bir arada olacağı bir miting olacaktı.
Bahsettiğim
isimler ile birlikte miting dahil karşılama, ziyaret, davet gibi bir
takım başka organizasyonlar çerçevesinde yirmiye yakın Ak Partili bakan
ve onlarca milletvekili ve Barzani ile bir araya gelecek olan BDP
kanadından Leyla Zana, Ahmet Türk, Osman Baydemir, Altan Tan gibi diğer
önemli siyasi aktörler de Diyarbakır buluşmasına katılınca evet
buluşmaya ‘’tarihi’’ bir tanım yakıştırmak çok fazla abartılı durmuyor.
Sadece
bu miting vesilesi ile gerçekleşen buluşmya katılan isimler mi
buluşmayı önemli kılıyordu diye bana soracak olsanız, cevabım daha çok
bu buluşma sonrası çıkacak sonuçlara bağlı olarak şekillenecektir olurdu
ki nitekim de öyle oldu.
Açıkçası
buluşma sonrası ortaya çıkacak tabloyu ve sonuçları duyup görmeden
özellikle medyanın miting öncesi atfettiği önemi abartılı ve riskli
bulduğumu söylemeliyim.
Ancak
miting ve gerçekleşen organizasyonlar sonrası verilen demeçlere paralel
olarak ortaya çıkan fotoğraf bu sefer medyayı boşa düşürmedi.
Barzani’nin,
Baydemir’in ve Perwer’in barış ve kardeşlik temalı konuşmaları ile
birlikte, benim de yazılarımda sıklıkla önem atfettiğim Kürt-Türk
ittifakına yapılan vurgulara ilaveten, Erdoğan’ın o etkileyici ve samimi
bulduğum coşkulu konuşması da eklenince, Diyarbakır buluşması tıpkı
daha öncesinde Diyarbakır’da gerçekleşen son Newroz mitingi gibi ülke
siyasi tarihinde önemli bir gün olarak yerini aldı.
Barzani’nin
öncelikle Kürtleri kendi aralarında bir ittifaka davet eden ve bu
ittifakla birlikte bölgedeki Türk, Arap ve Fars halklarıyla da barış ve
huzur içinde bir yaşama olan inancını içeren sözleri çok önemliydi.
Baydemir’in
Barzani’ye hitaben Amed’in sizin eviniz, Hewler’in de bizim evimiz
olduğunu belirten sözleri ile birlikte dile getirdiği samimi ve coşkulu
misafirperver ifadeleri yine oldukça anlamlı ve önemliydi.
Başbakan
Erdoğan’ın barışa ve kardeşliğe yaptığı vurgular ile birlikte, dağdan
inişlere ve cezaevlerine yönelik umut vaad eden sözleri oldukça önemli,
dikkat çekici ve açıkçası bölge halklarına güven vericiydi.
Usta
siyasetçi Erdoğan bu miting vesilesi ile elbette ve doğal olarak bu
önemli ve tarihi denilebilecek Diyarbakır buluşmasından partisi adına
siyasal bir kazanç da sağlayacaktır, bunun yadsınacak hiç bir tarafı
yoktur, varsın kazansın ve bu türden güzellikleri bundan sonra da her
kim Türkiye toplumuna yaşatabiliyor ve bunu sürdürebiliyorsa varsın
onlar da kazansın.
Bu
miting vesilesi ile bir kaç arkadaşla birlikte değerli sanatçı Şıvan
Perwer’i kaldığı otelde ziyaret edip tanışma fırsatı da bulduk.
Bir
dostun üzerime emanet ettiği özel selamını Perwer’e iletme fırsatım da
oldu, aldığı selama ‘’ooo’’ diyerek sevinip gülümsemesini ve lütfen sen
de ona selamlarımı ilet derken ki mutluluğu görülmeye değerdi.
Hele
ki hayatım boyunca unutamayacağım bir başka an daha var ki, o da Perwer
ile kaldığı odada bir kaç arkadaşla birlikte, sözleri ünlü Kürt şair
Feqiye Teyran’a ait olan Ey Dilbere adlı türküyü hep birlikte
söylememizdi...
Türkiye
Diyarbakır buluşmasında toplumun ortak aklının bir sonucu ve iktidarın
da bu paralelde ortaya irade koyması ile birlikte belki de yıkılırken
yeni bir milad olsun diye vaktiyle örülmüş bir kaç sağlam duvarı daha el
ele vererek yıktı.
Bu
önemli iki gün ve sonrasında elbette daha bir çok şey yaşandı, hepsini
bu yazıya sığdırmak inanın pek mümkün değil, yeri geldikçe aktarmaya
çalışacağım elbette.
Kürt-Türk İttifakı Diyarbakır buluşması ile oldukça önemli bir mesafe daha kat etti..
Hep birlikte el ele duvarları yıkmaya devam...
Hoş Kalın
19 Kasım 2013
@cngzkync
30 Ekim 2013
Çözüme Doğru
Zebari’nin Ziyareti
Çözüm
sürecine ve ortadoğudaki dengelere bakarak geçtiğimiz günlerde
gerçekleşen bu ziyareti değerlendirmeden önce, Türkiye’nin Bağdat’la
ilişkilerde bir takım sorunlar olduğunun ancak Erbil yani Irak Kürdistan
yönetimi ile arasının ise buna nazaran çok daha farklı ve daha iyi
olduğunu not edelim.
Zebari
her ne kadar ziyaretini Irak merkezi yönetiminin dış işleri bakanı
olarak yapmış olsa da, Zebari aslen Kürt olması nedeniyle Kürtlere yani
Irak Kürdistanına daha yakın biri, dolayısıyla Zebari’nin ziyaretinde
Kürtleri temsil kabiliyeti Irak Merkezi yönetimini (Bağdat) temsilinden
daha yüksek.
Zebari
ile yapılan görüşmelerde Türkiye ile Bağdat yani Irak Merkezi yönetimi
ile devam eden bazı sorunlarının aşılmasını beklemek bence gerçekçi
olmayabilir.
Zebari
ile yapılan görüşmelerde Irak Kürdistanı ile ilgili konuların
konuşulmuş olma ihtimalini ben diğer meselelerin konuşulma ihtimalinden
daha yüksek ve dolayısyla Zebari’nin Türkiye ziyaretinin Türkiye’nin
Bağdat ile ilgili sorunlarının yumuşatılması veya çözümlenmesi adına
gerçekleşmiş olması ihtimalini şu an için zayıf buluyorum.
Zebari’nin
ziyareti daha çok Erbil yönetimi ile Bağdat yönetimi arasındaki
sorunların ve bununla birlikte Erbil ve Bağdat’ın Suriye ve Rojava
konularındaki düşüncelerinin Türkiye ile istişare edilmesi anlamında
gerçekleşmiş olduğu ve ziyaretin bu açıdan önemli olabileceği
kanaatindeyim.
Zira
Türkiye’nin Bağdat yönetimi ile veya Bağdat yönetiminin Türkiye ile
ilişkilerini düzeltmek iyileştirmek gibi bir maksadı varsa, bunun
Zebari ile yapılacak görüşmelerle değil Maliki ile yapılacak direkt
görüşmelerle daha mümkün ve efektif olabileceği düşüncesini taşıyorum
Irak Kürdistan Yönetimi
Çözüm
Sürecinde Irak Kürdistan yönetimi çok önemli bir yer tutmakla birlikte,
Irak Kürdistan yönetimi son dönemde Suriye Kürtleri ile bir gerginlik
yaşıyor.
Çözüm
Sürecinde Irak Kürdistanı oldukça önemli çünkü Kandil orada ve geri
çekilme sonrası örgüt üyelerinin çok büyük bir bölümü Türkiye’den
öncelikle Irak Kürdistan bölgesine gidecekler ve daha sonra gerekli
koşulların sağlanmasına paralel yeniden Türkiye’ye silahsız olarak
dönecekler ve dolayısıyla Irak Kürdistanı bu aşamalara önemli bir ev
sahipliği yapacak olan bölge.
Irak
Kürdistan yönetimi her şey yolunda giderse silahların bırakılması
aşamasına büyük ihtimalle müşahade görevi de üstlenecek olan bir
yönetim. Bu konuların ışığında dahi Irak Kürdistan yönetiminin çözüm
sürecinde kritik bir rolünün bulunduğunu söylemek yersiz olmayacaktır.
Irak Kürdistanı ve İran
Irak
Kürdistanının İran ile iyi ve düzenli ilişkileri olduğunu
söyleyebiliriz. Her ne kadar iki yönetim arasında zaman zaman bazı
sorunlar yaşansa da, iki yönetim arasında ciddi boyutlu sorunların
olmadığı görülüyor.
ABD nin İran ile henüz çok fazla olgunlaşmasa da, telefon diplomasisi ile başlayan ve hatta ifadesi biraz ilginç gelecek ama sosyal medya (twitter) diplomasisi
ile de devam ettiği gözlemlenen daha iyi ilişkiler kurma yönündeki
gelişmeler ile birlikte, sertlikten yumuşamaya doğru giden bir yolda
olduğunu düşünürsek, bölge politika ve dengelerinde de bir takım
değişiklikler yaşanmakta olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor.
Türkiye
bu noktada, Irak Kürdistanının ABD-İran ilişkilerinin gelişme ve
yakınlaşma eğiliminde olduğu bir dönemde Irak Kürdistanının alacağı
pozisyonu iyi takip etmesi gerekecektir. Zebari’nin son ziyareti de bu
anlamda bölgedeki yeni gelişmelerin ve yeni denge oluşumlarının, Türkiye
için Bağdat yönetimi eksenli değil ancak Erbil yönetimi eksenli olarak
karşılıklı değerlendirilmesine fırsat vermiş olabilir.
Suriye ve Rojava Sorunu
Çözüm
Sürecinin başka çok ciddi bir ayağını da Suriye meselesi ve buna
paralel Rojava yani Batı Kürdistan meselesi oluşturuyor. Hatırlarsak
Türkiye’de Öcalan’ı özellikle ve hızla merkeze koyan İmralı
görüşmelerinin başlangıcı Suriye meselesi ile birlikte Rojava da PYD
nin ‘’Rojava Devrimi’’ ifadesi ile yaptığı önemli çıkıştan hemen sonraydı.
Irak
Kürdistanının PYD ile son dönemde yaşadığı gerginlikler de düşünülürse
Türkiye deki lokal Kürt sorununun çözüm süreci ile birlikte Suriye nin
Rojava bögesindeki Kürt sorunu da, konuşulması ve mutlaka çözülmesi
gereken bir bölgesel sorun olarak önümüzde duruyor.
Kürt Ulusal Konferansı
Çözüm Süreci ile etkileşim halinde olduğunu düşündüğüm ve önemli bulduğum Kürt Ulusal Konferansı bir süredir ‘’teknik’’
gerekçelerle erteleniyor. Erbil yani Irak Kürdistan yönetimi lideri
Barzani tarafından sürekli ertelenen bu konferans bir türlü yapılamıyor.
Son olarak Kasım ayına ertelendiği duyuruldu ancak konuyla ilgili
kişilerin açıklamalarından Kasım ayında yapılmasına da umutla
bakılmadığı anlaşılıyor.
Bu
konferanın yapılamamasının öneminden çok bölgeyi ilgilendiren asıl konu
konferansın yapılmasının doğuracağı sonuçlar olacaktır diye
düşünüyorum. PKK lideri Öcalan bu konferansın yapılmasına daha istekli
ve bir an önce yapılmasını istiyor.
Bu
konferansın yapılması ile birlikte Öcalan’ın Türkiye eksenli bir Kürt
liderliği konumundan daha bölgesel bir Kürt lideri konumuna, etkiye ve
söz sahipliğine geçiş yapması söz konusu olabilir. Ancak Irak Kürdistan
yönetimi lideri Barzani’nin Öcalan’ın lokal liderlikten daha geniş
yelpazede bir liderliğe geçişine olumlu bakmadığını gözlemliyorum.
Her
ne kadar Barzani hemen hemen bir yarı bağımsız devlet olma noktasında
ve daha yerleşik ve düzenli bir yapıda olsa da, her iki liderin etki
alanları bölgesel olarak Türkiye ve Irak Kürtleri olmak üzere ayrı ayrı
olsa da, sonuçta her ikisi de birbirinden bağımsız olarak Kürt halkı
üzerinde etkili ve kendilerince güçlü liderler.
Konferansın
yapılması ile birlikte bu iki liderin bölgesel Kürt siyasetinde bir güç
paylaşımı yapmak durumunda kalmaları söz konusu olabilir. İran Kürtleri
ve Suriye Kürtlerinin, Barzani ve Öcalan gibi kendi bölgelerinde
etkili, güçlü ve organize bir takım oluşumları ve liderleri
bulunmadığından, konferans gerçekleşirse bunun Türkiye ve Irak Kürtleri
eksenli şekilleneceğini ve bunlar arasında bir yönetsel güç paylaşımı
şeklinde olacağını söyleyebilirim.
Dolayısıyla
Türkiye ve bölgedeki Kürt sorununun çözümünde bu konferansın yapılıp
yapılmaması durumu da, konferans sonrası alınması muhtemel bir takım
bağlayıcı kararlar nedeniyle bölge genelinde ve Türkiye'deki çözüm
sürecinde önemli bir yeni durum yaratabilir.
Çözüm Sürecinde Son Durum
Ne
yazık ki, bir çokları gibi çözüm sürecinin iyi gittiğini ve herhangi
bir tıkanma vesaire olmadığını söylemeyi, mevcut gelişmeler ışığında
açıkçası bir nevi polyannacılık olarak görüyorum. Her şeyden önce bu
kadar kıymetli ve hayati bir sürecin gerçekçi ve samimi tavır, tutum,
yorum ve değerlendirmelerle başarıya ulaşacağı kanaatindeyim.
Taraflar
arasında tuhaf bir gerginlik pompalama tavrı var ve taraflar karşılıklı
olarak seslerini tehdit, had bildirme ve meydan okumalara varacak
şekilde sürekli ve sert biçimde yükseltiyorlar.
BDP
ve Kandil kaynakları açıklamaların da iktidar kanadından gelen
açıklamaların da seçim sürecinin de etkisiyle daha da sertleştiğini
söylemek elbette mümkün olabilir, ancak ben çözüm sürecinin mümkün
olabildiğince seçim yarışından ayrı ve üstünde tutulması gerektiği
kanaatindeyim ve tarafların da çözüm sürecini, içinde bulunduğumuz seçim
sürecine kurban etmemelerini diliyorum.
İktidar kanadının Öcalan ve Örgütü birbirinden ayrıştıran ve ciddi stratejik bir hata olarak gördüğüm, ‘’Kandil Öcalan’ı dinlemiyor’’
şeklinde açıkçası mantıksız ve gerçekten uzak ifadelerde ısrarlı
olduğunu ve iktidarın Öcalan’a Kandil’i tuhaf bir şekilde adeta ‘’şikayet’’ ederek ve tabire caizse ‘’ayar vermesini’’ beklediğini gözlemliyorum.
Oysa
Öcalan’ın son dönemlerde yaptığı tüm açıklamalarında örgüt
yöneticilerine ayar vermeyi bırakın tam tersine yapılan açıklamalara
sahip çıkan ifadeler kullandığını görüyoruz.
Zaten
Öcalan’ın örgütün kendi inisiyatifi dışında açıklamalarda bulunduğunu
düşünsek bile kendi örgütünü karşısına almasını beklemek ne kadar akılcı
bir yaklaşım olabilir ki ? Veya önderlikle yönetilen bir yapıda,
örgütün yaptığı bir takım açıklamaların Öcalan’ın verdiği inisiyatif
dışında olduğunu düşünmek ne derece akılcıdır ? Ortada kendisinin bizzat
merkeze konulduğu bir süreç varken Öcalan’ın da örgütü kendisinden
ayrıştıracak bir tutum içine girmesini beklemek ne kadar mantıklıdır ?
Peki ya Öcalan’ın örgüt olmadan, örgütün halktaki tabanı olmadan, hatta örgütün yarattığı ‘’tehdit’’
olmadan var olamayacağını ve iktidarının sınırlanacağını
kestiremeyeceğini, örgütün gücünün kendisinin gücü olduğunu bilmeyecek
birisi olduğunu düşünebilir miyiz ?
Welhasılıkelam
Yaşanan sıkıntıların ve ‘’tıkanmanın’’
giderilmesi adına neler yapılmalı noktasında aklıma gelen iki önemli
konudan birinin, Öcalan’ın kamuoyu ile iletişiminin bir an önce
geliştirilmesi ve iyileştirilmesi olduğunu, diğer önemli konunun da
seçim süreçlerinden bağımsız ve zamana yaymaksızın altıncı demokrasi
paketinin TMK, Koruculuk, KCK tutuklulukları ve geri dönüşlere yönelik
yasal düzenlemeleri kapsayacak şekilde hayata geçirilmesi olduğunu ifade
etmek isterim.
Çözüm
sürecinin şu an itibariyle, genelde kamuoyunda sanıldığının aksine pek
de iyi gitmediği ve sürecin ne yazık ki kritik seviyede ve kırılgan
olduğu kanaatini taşımakla birlikte ;
Tüm
bu son dönemdeki olumsuzluklara rağmen çözüm sürecinin devam
edeceğinden ve Türkiye halklarının destek ve ısrarı ile tüm tarafların
üzerlerine düşeni gecikmelere rağmen yapacaklarından ve sonunda çözüm
sürecinin başarıya ulaşılacağından yana ise şu an için herhangi bir
endişe taşımıyorum.
Hoş Kalın
30 Ekim 2013
@cngzkync
25 Ekim 2013
BDP OUT - HDP IN
Yerel seçimlere çok az bir zaman kala BDP den yeni bir oluşum geldi...
Aslında yeni oluşum demek pek doğru olmaz çünkü bir süredir zaten resmi olarak vardı, ancak BDP nin HDP ye doğru evrilişinin startı yeni verildi diyebiliriz...
Geçtiğimiz
günlerde üç BDP ’li milletvekilinin partisinden istifa etmesi ve buna
ilavaten bir bağımsız milletvekilinin de yine HDP ’ye geçme kararı
almasıyla birlikte bu evriliş fiilen başlamış oldu...
HDP ’ye geçmesi kesinleşen dört milletvekili Ertuğrul Kürkçü, S.Süreyya Önder, Sebahat Tuncel ve Levent Tüzel, bu dört isimle birlikte HDP de mecliste temsil eden siyasi partiler arasında beşinci parti olarak yerini alacak...
HDP
nin kuruluşunda yer alan yetmiş dört kişi arasında işçiler, sanatçılar,
memurlar, sendikacılar, emekliler, esnaflar, Profesör ve Doktor ünvanlı
akademisyenler ile birlikte bir çok avukat ve mühendisler de başka
meslek gruplarından kişilerle birlikte partide yer alıyor.
Dört milletvekili önümüzdeki günlerde yapılacak HDP kongresi sonrası TBMM ye bu partiye geçişlerini resmen bildirecekler.
HDP (Halkların Demokrasi Partisi) 10-11 Kasım 2012 tarihinde, HDK (Halkların Demokratik Kongresi) adlı oluşumun resmen ilan ettiği bir siyasi parti. Yani hemen hemen bir yıldır bir siyasi parti olarak resmen vardı.
Aralarında Mehmet Bekaroğlu’nun da yer aldığı bazı eski milletvekillerinin de yeni oluşumda yer alabileceği, CHP ’li vekiller ile görüşmelerin de devam ettiği de siyasi kulislerde sıkça söyleniyor.
Sol görüşlü Kürt siyasi hareketinin yerel seçimlere doğu illerinde BDP ile, diğer bölgelerde ise HDP ile gireceği yapılan hararetli toplantı ve tartışmalardan sonra artık iyice netleşti.
Bir diğer netleşen durum ise, Kürt sol siyasi hareketlerinin şu andaki en güçlü temsilcisi olan BDP nin, yerel seçimlere BDP ve HDP olarak iki farklı parti ile girecekken, genel seçimlere sadece HDP adıyla girecek olması.
Tüm bu gelişmeler aslında yazımın başlığını atmama da neden olan gelişmeler...
Hazır bu gelişmeleri sizlere aktarmaya çalışırken unutmadan BDP nin OUT, HDP nin ise IN olmasını, yani BDP nin HDP
ye evrilişinin Türkiye siyasi yelpazesine ve siyasetine olumlu bir
katkı sunmasını da bir ülke vatandaşı olarak elbette gönülden dilerim...
Benim
şu anki bu yukarıda bahsettiğim gelişmelere bakarak yapabileceğim
yorumlar arasında ilk aklıma gelen, tüm bu evrilmelerin BDP nin uzun zamandır dile getirdiği ancak bir türlü başaramadığı Türkiye partisi olma yolundaki istek ve çabalarının somut bir yansıması olduğudur.
Zira
BDP ‘nin, yeni partisi HDP ile Türkiye partisi olmaya çalışması ve
kanaatime göre bunu hedefliyor olması, ülke siyaseti açısından bence
umut verici ve Türkiye için olması gereken, önemli bulunması ve
önemsenmesi gereken bir gelişmedir..
Türkiye nin sol siyasetinde ciddi sorunlar bulunmaktadır ve ülke demokrasisi sol siyaset eksikliğinden dolayı çolak durumdadır.
Bunun
en belirgin örneği de ülke siyasetindeki yapıcı, yardımcı ve
gerektiğinde de halkın teveccühüne alternatif olabilecek bir
muhalefetin, genel siyaset alanında ne yazık ki gözlemlenemiyor
olmasıdır.
Benim
görebildiğim kadarıyla HDP bir yandan da özetle bu anlamdaki boşluğa
talip olduğunu ifade etmeye çalışmakta ve toplumda BDP ile PKK ilişkisi
üzerinden oluşmuş kötü algının da telafisine çalışmaktadır.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken BDP içinden Altan Tan’dan gelen bir takım eleştiriler de söz konusu...
Ancak
sol tandanslı olan ve sol siyaset yapan BDP den, HDP gibi merkez sola
yönelik yeni bir oluşum çıkması bana kalırsa son derece doğaldır. Zaten
BDP den merkez sağa yönelik bir oluşum zaten çıkamazdı.
Altan Tan’ın eleştirilerinin kamuoyuna medya üzerinden ‘’BDP de Altan Tan çatlağı’’ olarak yansıtılmasını ise açıkçası abartılı ve sorunlu buluyorum.
Daha açık ifade etmem gerekirse gözlemleyebildiğim kadarıyla Altan Tan elbette benim de BDP de önemsediğim etkili bir isim olmakla birlikte, partisinin genel politikalarına itirazla BDP de ‘’çatlak’’ oluşturabilecek bir isim değildir.
Bence tam tersine Altan Tan’ın BDP’siz kalması gibi bir durumun siyaseten kendisinde derin bir ''çatlak'' oluşturması ihtimali vardır.
Kürt
solunda yaşanan tüm bu gelişmelere paralel olarak elbette Kürtlerin
siyasi tercihlerinin de tıpkı Türklerde olduğu gibi sadece sol siyasi
görüşten ibaret olmadığının altını çizmek isterim..
Genel
bir tanımla sağ görüşe sahip diyebileceğimiz Kürtlerin büyük
çoğunluğunun, alternatifsizlik veya başka nedenlerle son on yılda
siyaseten Ak Parti saflarında yer almayı tercih ettiği görülmektedir.
Türkiye’nin merkez solda yeni bir yapılanmaya ve sosyal demokrat düzgün bir partiye ihtiyacı olduğu durumu çok nettir...
Elbette
Türkiye'nin merkez sağında da yeni bir demokrat yapılanmaya bir süre
sonra ihtiyaç olacaktır, ancak bunun aciliyeti merkez soldaki kadar
değildir...
Kürt
sağı olarak tanımlayabileceğimiz kitleye dair de birkaç kelam etmek
gerekirse, örneğin merkez sağda demokrat çizgide, iyi kadroları olan,
Türkiye partisi olabilecek türden ve Kürtler tarafından kurulabilecek
yeni bir parti ihtimaldir ki Ak Parti ye verilmiş Kürt oylarının bir
kısmını geri alabilir.
Tüm
bu yeni oluşumlar elbette demokrasimiz adına zenginliktir ve toplumun
temsiliyet noktasındaki açıklarını belki iktidar ve muktedir olmayı
direk sağlayamasa da biraz daha kapatacaktır.
Ben
her halükarda Türkiye'li herhangi bir ırkın, mezhebin veyabaşka bir
aidiyetin tek başına hakim ve baskın olduğu bir siyasi yapıyı, Türkiye
gibi bir ülkenin ihtiyacı olan bir yapı olarak görmüyorum.
Bugünkü
siyasi aklım bana Türkiye’nin merkezlerde yer alabilecek homojen ve bir
çok kesimi temsil kabiliyeti yüksek olan siyasi yapılarla
yönetilmesinin doğru olduğunu söylüyor.
Hoş Kalın
25 Ekim 2013
@cngzkync
13 Ekim 2013
Demokratikleşme ve Çözüm Süreci
Yaklaşık
on aydır silahların sustuğu, çatışmalar nedeniyle ölümlerin olmadığı
kalıcı barış adına yürütülen çözüm sürecinde ve daha iyi bir Türkiye
için devam eden demokratikleşme çalışmalarında nereye geldik, nereye
gidiyoruz...
Birlikte detaylara girmeden kısaca bakalım...
Öncelikle
meseleye bakarken çözüm süreci ve demokratikleşme adımlarının her ne
kadar iç içe gibi görünse de aslında birbirinden farklı mecralar
olduğunu düşünüyorum...
O nedenle de ikisini birbirinden ayırarak değerlendirmeyi doğru buluyorum...
Çözüm Süreci dediğimiz alanın devlet ile örgüt arasındaki bir siyasi ve hukuki bir alan olduğunu, Demokratikleşme
dediğimiz ve paketlerle devam eden gelişmelerin ve adımların ise
devlet ile Türkiye halkları arasında bir siyasi ve hukuki alan olduğu
kanaatini taşıyorum..
Bu
süreç ve alanları tek parça olarak görenler, değerlendirenler de
olabilir, birinin diğerinin alanına etkisi her ne kadar sıkça olsa da
ben bu iki siyasi alanın tamamen içi içe olduğunu düşünmüyorum...
Bu mecralar bence ayrı ayrı değerlendirilmesi ve yürütülmesi gereken siyasi alanlar...
Demokratikleşme Süreci...
Bu süreç demokratikleşme paketlerinden oluşan bir süreç...
Dört
parti onay şartlı abuk subuk bir uzlaşma anlayılşıyla oluşturulan ve
ülkenin iki yılını bilinçli veya bilinçsiz şekilde heba edenyeni anayasa
komisyonu çalışmalarından umutlar da kesilmişken, belki de en doğru
olan yöntem ‘’paketleşerek’’ demokratikleşmek...
İşte geçtiğimiz günlerde onbir yıllık iktidarın beşinci demokratikleşme paketi açıklandı...
Bazılarımız
yetersiz buldu, bazılarımız ben gibi buna da şükür dedi, bazılarımız
ise anayasa mahkemesine iptal için başvuracak kadar karşı duruş
gösterdi...
En
güzeli de toplumun genel çoğunluğunun her yeni paketi yetersiz bulması
ve bununla yetinmemesi, daha fazlasına olan açlığı ve bu yöndeki legal,
silahsız, sivil duruşu ve talepkarlığı...
Bu zamanla daha fazla özgürleşecek Türkiye’nin de bir nevi garantörü sayılabilecek bir duruş...
Zira demokrasi denilen ‘’lanet’’ uçsuz bucaksız başı sonu belirsiz bir siyasal sistem...
Lanet dediğime bakmayın, iyi ki de öyle...
Daha iyisi icad olunana kadar da en sevdiğimiz bişey bu demokrasi...
Türkiye koşullarında daha fazla demokrasi ise gerçekten sağlam sabır gerektiren bir durum...
Öyle ise daha fazlası için şiddete başvurmaksızın sabretmeye hep birlikte devam...
Çözüm Süreci...
Açıkça ifade etmek gerekirse bu süreçte işler biraz sıkıntılı...
Nasıl olmasın ki...
Bir yandan pusuda bekleyen içleri nefret dolu kan uykucuları...
Bir yandan salt siyasi rant uğruna çözüme yürüyenleri engellemeye çalışan kıt siyasetçiler...
Bir yandan silahından tut, ilacına, uyuşturucusuna bilumum illegaliteden beslenen bir kısım sermaye...
Belki saymaya kalksak onlarca yüzlerce çözüm ve barış karşıtı dinamiğe rağmen ayakta kalmaya çalışan bir süreç...
Yetmezmiş gibi çözüm adına yola çıkmış taraflardan gelen abuk subuk söylemler ve seçime endeksli çıkışlar...
Adının ve başlatılmasının bile yaklaşık on aydır ölümlere hamdolsun engel olduğu diken üstünde bir süreç...
Tek kazanımı şu anda silahların susması olan ve daha çok yol alınması gereken bir süreç...
Özetle...
Türkiye
halkları olarak sabırla sürdürmek, geliştirmek, olgunlaştırmak,
ilerletmek, büyütmek durumunda olduğumuz iki bebeğimiz var...
Bu ikiz bebeklere iyi sahip çıkmalıyız...
Zira, Allah vermesin evlat acısı tarifsiz zordur...
On ay öncesine kadar hemen her gün ağlattığımız analarımız maalesef çok iyi bilirler o acıyı...
Bu vesile ile...
On yıllarca süren ve engel olamadığımız, dolayısıyla her birimizin az ya da çok sorumlu olduğumuza inandığım ‘’kardeş savaşı’’
nedeniyle, bir şekilde sebep ortağı olarak ağlattığımız tüm anaların
ellerinden öpüyor, bayramlarını kutluyor ve kendi payıma tüm
analarımızdan af diliyorum...
İyi bayramlar dilerim...
Hoş Kalın
13 Ekim 2013
@cngzkync
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
