3 Mart 2014
Seçimlere Günler Kala
Günler önce Pensilvanya’dan gelen ve 24 Aralık 2013'te kaleme aldığım yazımda da bahsettiğim ‘’beddua’’ kılıflı ‘’büyük taarruz emri’’ sonrası Türkiye gündeminin içine girdiği durum hepimizin malumu.
Gün aşırı denecek şekilde, çeşitli ‘’meçhul’’ kaynaklardan yayınlanan ve internet ortamında ülke gündemine sunulan, gerçekliği her halukarda tartışmalara konu olan onlarca ses ve görüntü kayıtları ülke gündemini sürekli meşgul ediyor.
Beddua ile gelen büyük taarruz emri sonrası bir saldırı silahı olarak kullanılan bu kayıtların, kayıtları yayanların hükümeti devirme planlarına direk katkı verdiğini ve fiilen bu devirme etkisini yaratmadığını, daha doğrusu ‘’devirme’’ anlamında iktidar gücünü anti demokratik yollarla elde etme hevesindekilere bir başarı getirmediği görülüyor.
Şimdiye kadar, özellikle ‘’yolsuzluk’’ iddiaları eksenli bu kayıt yayınlama trafiğinin toplumda ‘’devirmeciler’’ lehine ne derece ikna edici olabildiği ise belki de ancak seçim sonuçlarından sonra net olarak anlaşılabilecek.
17 Aralık’da, her biri kendi içlerinde hukuken soruşturulmaya elbette değer olsalar da, asıl amacın yolsuzluk soruşturması değil iktidarı ‘’devirme’’ olduğunun, önceki yazılarımda da bahsettiğim üzere açık bir ‘’darbe girişimi’’olduğunun yaygın bir şekilde toplum ve nihayetinde iktidar tarafından da anlaşılması üzerine emniyet ve yargıda bazı tayin ve tasfiyelerin tedbiren hızla başlamasını takiben, Pensilvanya’da mukim kişiden gelen profesyonel beddua sonrası dikkat çekici şekilde başlayan ve artarak devam eden bu kayıt yayınları elbette tesadüf olarak açıklanamaz.
Darbe girişimine yeltenenlerin amaçlarına ulaşmaları mümkün olamadı ancak vazgeçmedikleri de apaçık görülüyor. 17 Aralık’ın bir gün öncesi bir Ak Partili milletvekilinin istifası ve ardından aynı dünya görüşüne sahip popüler bir köşe yazarının bu istifa sonrası attığı ‘’belki de bu hükümete bir son uyarı’’ şeklindeki twit sonrası başlayan 17 Aralık operasyonlarındaki ‘’başarısızlık’’ ve bu durumu takviyeye yönelik olduğunu düşündüğüm beddua kılıflı açık taarruz emri ile ‘’devirme’’nin gerçekleşmemesi ‘’devirmeci’’ cenahta hayal kırıklığı yaratmış olacak ki, şimdi de dillerde bir 15 Mart muamması dolanır oldu.
Bu tarihi açık şekilde ilk deklare eden, bir televizyon programında mevcut Ankara Belediye Başkanı ve yeniden aday olan Sayın Melih Gökçek oldu. Gökçek’in anlattıklarına göre ‘’devirmeciler’’15 Mart’tan itibaren geniş kitlesel eylemlere başlayacak ve hatta yanlış hatırımda kalmadı ise, kanlı bir takım suikastler de söz konusu olacaktı.
Aynı tarihe dikkat çeken yüzlerce manidar mesaja Twitter adlı sosyal medya mecrasında da basit bir arama yaptıktan sonra rastlamak mümkün. Bu mesajları atanların bir bildikleri mi var veya biribirleriyle gizliden haberli organize bir eylem planında bizzat rol alıyorlarda mı bu manidar mesajları paylaşmaktalar bilmiyorum. Ancak bu tarihle ilgili gerek uyarıcı gerekse tehditkar mesajlar içeren çok sayıda mesajın emniyet ve istihbarat birimleri tarafından dikkatle incelenmesinde toplum yararına fayda olacaktır. İster sadece kaotik ortam yaratmak amacıyla yalanlardan ibaret olsunlar, ister kesin bilgiye dayanan ve toplumu uyarma niyetinde olsunlar 15 Mart tarihinin bu kadar öne çıkarılması iktidar, emniyet ve istihbarat tarafından göz ardı edilecek bir durum değildir.
Sosyal medya mecralarında yine aynı tarihlerde dolaşıma sürüleceği iddia edilen Merhum Yazıcıoğlu kazasına dair ve Uludere’de yapılan ve 34 sivil vatandaşımızın ölümüne neden olan körolası opearasyona dair bazı ses kayıtlarının, gerçekten yayınlanması durumunda, montaj olsalar dahi hem Kürt hem de Türk milliyetçisi kesimlerin sokağa çekilmesine zemin sağlayacağını söylesek, aslen bu amaca yönelik olduğunu belirtsek yanılmış olmayız.
Ancak her halukarda ben böyle bir durumda toplumun ortak aklının bu tuzağa kolay kolay düşmeyeceğini, bir takım lokal hadiseler yaşansa dahi bunların marjinal seviyede kalacağını düşünüyor ve böyle umud ediyorum.
En çok bahsi geçen konulardan biri de seçimlere yönelik olarak ortaya atılacak, seçimlere hile karıştığı eksenli bazı iddialar. Bu konuda toplumun ve iktidarın geçtiğimiz yıllardan tecrübeli olduğunu düşünüyorum ve yetkililerin tüm sandıklarda alınabilecek tedbirleri en üst seviyede alarak sandıkların ‘’namusunu’’ koruyacaklarını düşünüyorum.
Sandığa gitmemize günler kala, sandıktan ümidi olmayanların iktidarı devirme adına yürüttükleri anti demokratik cephe mücadelesinin giderek sertleşmesi umarım sadece ses kayıtları ve benzer metodlarla devam eder ve asla 1993 yılında yaşadığımız o kanlı iktidar mücadelelerini bizlere yeniden yaşatmaz.
Hoş Kalın
03Mart 2014
@cngzkync
24 Şubat 2014
Kapıdaki Büyük Savaş
Günlerdir yazılı ve görsel medyanın hemen tamamında bahsi geçen bir konu vardı, yeterli yağışların olmaması nedeniyle su seviyeleri düşen barajlar gündemi meşgul etti ve meteorologlar ve hava tahmin uzmanları medya organlarında sıklıkla ülkemiz için ciddi bir ‘’kuraklık’’ uyarısında bulundular.Belki bugünlerde yaşamakta olduğumuz bu kuraklık da geçici ve dönemseldi, ancak haklıydılar.
Hepimizin malumu, hızla kentleşiyoruz. Şehirler, kırsal bölgelerden çeşitli nedenlerden dolayı her yıl milyonlarca göç alıyor ve giderek daha da kalabalıklaşıyor. Bu kentlerde yaşayan insanların sayılarının artmasıyla beraber temiz su ihtiyacı ve yağış olmayan dönemlerde de oluşan su sıkıntısı da buna paralel ve doğal olarak sürekli artmakta.
Son zamanlarda, genel anlamda ve özellikle de temiz su kaynakları bakımından zengin olarak tanımlanan ülkemizde de artık su konusunda önemli sıkıntılar yaşanmaya başladı. Şu an için çok ciddi denecek boyutta içme suyu ihtiyacında pek sıkıntı yaşanmasada, ülke topraklarının bir bölümünde tarım amaçlı su ihtiyacı noktasında ciddi sıkıntıların yaşandığı ve ‘’kuraklık’’ uyarıları yapılacak boyuta gelindiği artık çok net görülmekte.
Bir yandan haklı stratejik nedenlerle iktidar tarafından 3 çocuk tavsiyeleri yapılırken, diğer yandan bu tavsiyeye uyulsa da uyulmasa da nüfusumuz zaten sürekli artmakta. Gelecek 35-40 yıl içinde nüfus artışının %50′lik bir artış göstermesi uzmanlar tarafından beklenirken, buna paralel su tüketiminde de 3 katlık bir artış olacağı tahmin ediliyor.
Elbette su sadece tüketimle azalmıyor. Bu anlamda, örneğin küresel iklim değişikliği süreci ve bu süreç içinde hepimizin de bugünlerde fark ettiğimiz gibi yağışlardaki düzensizlikler, temiz su dediğimiz kullanılabilir suyun artışında veya azalışında önemli etkilere sahip olmakta. Küresel iklim değişikliği ile beraber bazı bölgelerde su miktarının artışı bazı yerlerde ise azalması, yani bir dengesizlik de söz konusu.
Diğer yandan buzulların erimesi ve bu buzullarda hapsolmuş önemli miktardaki kullanılabilir temiz suyun tuzlu suya, yani denizlere karışması da var olan sorunlarımıza bir yenisini daha ekliyor. Tüm bu genel bilgiler ışığında Dünya Meteoroloji Örgütü 2025 yılında dünya nüfusunun %66′sının su sıkıntısı çekeceğini ön görerek bazı resmi açıklamalar yapıyor.
ABD, Hindistan, Çin gibi ülkelerde tarımda yapılan aşırı sulamalar sonucu her yıl bu tarım alanlarının olduğu bölgelerde yer altı su kaynaklarının 1 Metre azaldığı da biliniyor.
Geçtiğimiz günlerde açıklanan, NASA'nın 2003-2010 yıllarına ait uydu görüntüleri de Ortadoğu'da büyük miktarda içme suyu kaybı olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar Türkiye, Suriye, İran ve Irak'ta Dicle ve Fırat nehirleri havzalarının bulunduğu bölgede su rezervlerinde 144 kilometreküplük azalma tespit ederek, tatlı su depolarındaki toplam kaybın Lut Gölü büyüklüğünde olduğunu belirtiyorlar.
Öte yandan Aralık 2012 de CNN’de yer alan bir habere göre, iki yıl kadar önce, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından talep edilen ve tamamlanarak, su güvenliği konusunda Ulusal İstihbarat Tahmini başlıklı çok gizli bir raporda, yoksulluk, sosyal gerilim, zayıf liderlik ve zayıf hükümetler ile birlikte sel, az ve kalitesiz su, devletlerin başarısızlığı gibi etkenlerin istikrarsızlığa katkıda bulunacağı belirtilmiştir.
Federal İstihbarat teşkilatlarının ortak görüşünü yansıttığı söylenen raporda, çarpıcı açıklamalara yer verilerek, su ve su kaynaklarının önümüzdeki 10 yıl içinde devletler arasında gerilimler yaratabileceği, ulusal ve küresel gıda piyasalarını bozacak tehditler oluşturabileceği, ancak 2022 yılından başlayarak özellikle Güney Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da su kaynaklarının bir savaş yada terör aracı olarak kullanabileceği vurgulanmıştır.
Dünya Bankası’nın 2012 yılında Doha'da düzenlenen iklim zirvesinde, gelecek yıllarda Ortadoğu ile Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerinde su eksikliğinin başlıca sorun haline gelebileceği konusunda uyarıda bulunduğunu da hatırlamakta fayda var.
Yine Dünya Bankası’nın iklime ayrılan Dünya Kalkınma Raporu 2010 yayımlandı, raporda dünyada ısı artışı tehlikesine dikkat çekilirken, "Kuzey Avrupa kentleri yüzyılın ortasında Akdeniz iklimine hazır olsun" denilmiş, tehlikeyi sergileyen haritada da örnek olarak İstanbul’un 40 yıl sonra güneyde yer alan Karaman’ın iklimine sahip olacağı gösterilmiştir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) açıkladığı “İnsani Gelişme Raporu 2006, Kıtlığın Eşiğinde, Güç, Yoksulluk ve Küresel Su Krizi” adlı raporda ise Türkiye gibi komşularıyla orantısız akarsu zenginliğine sahip ülkelere kriz uyarısı yapılmıştır.
Aynı raporda Türkiye arsenik zehirlenmesi olasılığı bulunan ülkeler arasında gösterilirken bu konuda da uyarıda bulunulmuş ve “Eşitsiz güç ilişkileri güvenin altını oyma etkisi yapabilir” denilmiştir. Raporda, su konusunda çıkabilecek krizlerin üstesinden gelecek liderlere değinilirken, “Ulusal çıkarları dengeler bir şekilde rakip iddiaları büyük bir sorumlulukla yönetmek yüksek nitelikli siyasi liderlik gerektirir” denilmiştir.
Şimdiye kadar savaşların bilinen en önemli sebeplerinden biri hep enerji kaynakları ve özellikle de bu anlamda petrol söz konusu olmuştur. Peki ya bundan sonra ?
Aslında biraz dikkatlice bakarsak bugüne dek gerçeklşen birçok uluslararası anlaşmazlıkların geri planında suyun da olduğunu görüyoruz.
Örneğin İsrail, Batı Şeria'nın kontrolünü ele geçirdiği 1967'den beri, Filistinlilerin burada kuyu açmasını engellemiştir ve bunu, zaten çok kullanılan yeraltı sularını korumak için gerekli bir uygulama olarak açıklayagelmiştir. Bu her ne kadar pratikte doğru olsa da İsrail’in bu korumaya kendisinin uymayarak suyun büyük bir kısmını aldığı ve Filistinlilerin kullanımını yasakladığı bilinmektedir. Yine İsrail'in Ürdün ile ilişkileri, ülkenin önemli su kaynağı olan Ürdün Nehrini kullanma talebi nedeniyle bozulmuştur. Hatta eski Başbakan Ariel Saron'un anılarında, 1967'deki Altı Gün Savaşları'nın toprak için olduğu kadar Ürdün nehrini kullanmak için olduğu da yazılmıştır.
Peki İsrail, Golan tepelerine askeri gerekçelerden çok nehrin çıkış yeri yani kaynağı olduğu için tabiri caizse ‘’konmamış’’ mıdır ?
Peki ya ;
Çin ve Hindistan’ın Bramaputra Nehri üzerindeki anlaşmazlıkları ? Ganj Nehri nedeniyle Hindistan ve Bangladeş arasındaki sorunlar ? Etiyopya ve Mısır’ın Nil Nehri dolayısıyla yaşadığı sorunlar ve Mısır’ın ve Sudan’ın, nehirden su aldı diye Etiyopya’ya zaman zaman savurdukları savaş tehditleri ?
Ya Kırgızistan ve Tacikistan halkını kışın sıcak tutan hidroelektrik santrallerinin, pamuk tarlaları için suya ihtiyacı olan Özbekistan ve Kazakistan'ın su ihtiyacını engellemesine ne demeli ?
Ya Türkiye ? Ya bizim Fırat ve Dicle nedeniyle güney komşularımızla ileride karşılaşmamız çok muhtemel sorunlar ?
BM teşkilatının verilerine göre, 10 yıl sonra dünyadaki insanların %45’i keskin şekilde tatlı su sıkıntısı yaşıyacak.
Bunca şeyi niye mi anlattım bunca yoğun gündem içinde ?
Yanıtlayayım ;.
Bir yanda ciddi bir kuraklıktan bahsederken, diğer yanda vatandaşlara ‘’korkmayın susuz kalmayacaksınız’’ demek seçimlere gidilen bir ortamda belki siyaseten bir artı kazandırabilir ancak bu ‘’iyi haberi’’ verirken bir yandan da, hali hazırda toplumda bir kuraklık algısı oluşmuşken, en önemli eksiklerimizden biri olan tasarruf bilincini geliştirmek adına, fırsat bu fırsat diyerek, ‘’su tasarrufu’’ önererek bir takım tedbirler de alınıp açıklansa çok daha doğru olmaz mıydı ?
Suyun ve tasarrufunun hayati önem ve kıymetini, illaki su savaşları birgün kapımıza dayandığında mı anlamamız gerekiyor ?
Hoş Kalın
24 Şubat 2014
@cngzkync
14 Şubat 2014
Demirtaş’ın Özerklik Kelamı
Bir kaç gün önce Diyarbakır’da BDP Eş Başkanı Demirtaş’ın ‘’özerklik’’ kelimesini içeren konuşması sonrası toplumun bir kesiminde yine gereksiz ve anlamsız bir telaş ve daha açıkçası yaygara kopartılınca, aklıma 26 Mart ve 25 Temmuz 2012 de ‘’özerklik’’ konusunu ele aldığım yazılarım geldi ve o yazılarımda ifade ettiklerimi yeniden hatırlatma gereği duydum.
Ne demişti Demirtaş son konuşmasında ? Önce Diyarbakır’da yaptığı uzun konuşmasının tartışmalara ve yaygaraya sebep olan bölümünü hatırlayalım ;
“Burada asıl inşa edilecek şey kültür merkezleri değil, asıl inşa edilecek şey demokratik özerkliktir. Halkın kendini yönetebilme anlayışı, mekanizması, sistemidir… Yapacağımız iş anayasaya, yasalara aykırı bir iş de değildir. Son derece meşru, haklı temellere dayanan, bir halkın kendini yönetme kendi diliyle, kültürüne yaşama hakkına sahip çıkma meselesidir. İşte BDP'li belediyeler bütün bu hizmetleri her yerde hayata geçirecektir..."
Şunu da hatırlayalım, Temmuz 2012 de Akşam gazetesinde yer alan bir habere göre, Ak Partili bir grup milletvekili Yerel Yönetim Reformu konusunu tartışmaya açmak üzereydi ve Valilerin yetkilerinin azaltılması söz konusuydu, ayrıca il genel meclisi ve ilçe belediyelerinin kaldırılması ve her ilin sadece tek bir belediye başkanı ve tek bir yerel meclisle temsil edilmesi gibi konular da tartışmaya açılacaktı..
Yukarıda bahsettiğim çalışmalarla ilgili hangi mesafeler Ak Parti tarafından kat edildi bilmiyorum, ancak bilinen bir gerçek var ki o da çağdaş ve demokratik değerler olarak bizden genel anlamda ileri olduğu kabul edilen AB (Avrupa Birliği) ye dahil olabilmek için yıllardır boğuşup durduğumuz.
AB ye girmeli mi girmemeli mi konusunu ayrı ve daha kapsamlı bir tartışma konusu olarak, bir kenarda saklı tutarak ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusuna yeniden değinelim.
Türkiye bu şartı 1988 'de imzalamış ve 1992 'de Bakanlar Kurulu tarafından onaylamış, daha sonrasında ise 1 Nisan 1993 tarihinde yasal olarak yürürlüğe sokmuştur. Burada hemen belirtmek gerekir ki Türkiye o şartın bazı maddelerine imza atmamış ve bazı çekinceler olduğunu düşünerek ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' na bir nevi şerh koymuştur.
Bizim de on yıllardır üyesi olmak için çırpındığımız AB'deki tüm ülkelerde, halkın yönetime daha doğrudan katılmasını sağlayan ve halka en yakın birimler olan yerel yönetimler, zaten geliştirilmesi ve daha özerk kılınması gereken kuruluşlar olarak görülmektedir.
Bu yüzden AB nin ortaya çıkardığı ilkelerin, bu kuruluşları yönetimin temel taşı yapmayı amaçlayan ilkeler olduğu bilinir. ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' da, temelde yerel yönetimleri daha ''özerk'' kılmayı amaçlayan ülkemizin de imzaladığı bir sözlesme olarak, bizim yerel yönetimlerimizi de elbette doğrudan ilgilendirmektedir. Ben de işlevsel açıdan en önemli birim olan belediyelerin gelişmesi için daha ''özerk'' yapılara kavuşturulmasının ülkemiz için oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.
Evet BDP’nin uzunca bir süredir, hatta daha Çözüm Süreci gündemde dahi değilken kullandığı ve sıklıkla dile getirdiği siyasi söylemlerinden biri de ''özerklik'' konusudur. BDP de Türkiye devletinin imza ettiği bu konuda aynı görüşte diye hemen hesapsızca bu konuya karşı duruş mu göstermek gerekiyor ?
Bazı şerhlerle de olsa ki aşağıda o şerhleri de bilginize ileteceğim Türkiye devletinin altına bizzat imza koyduğu bir şarta, sonuçta bu ülkenin bir siyasi partisi olan BDP nin de sahip çıkmasından ve bunu dile getirerek bir an önce istiyor olmasından, toplum olarak memnuniyet duyulmasından başka daha doğal ne olabilir ki ?
Bugünlerde Kürt Sorunu ile ilgili bir Çözüm Sürecinden de bahsediliyorken, ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusunda Türkiye’nin ilerleme kaydetmesinin oldukça önemli olduğunu da bu vesile ile yeniden belirtek isterim. Peki bu konuda ilerleme kaydetmek zor mudur ? Hayır hiç de zor değildir, şartın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, Bakanlar Kurulu kararıyla bütün çekincelerin kaldırılması mümkündür.
Konuyu hem herhangi bir siyasi partinin siyasi söylem tekeli haline gelmesinden kurtarmak için, hem de AB standartlarında bir ülke olmak gibi bir hedefimiz var ise, bu hedefler için gerekeni eksiksiz yapmak gereklidir. Yok eğer böyle bir niyet ve hedefimiz yoksa, o halde on yıllardır ne işimiz var bu AB kapılarında ?
Velhasıl kelam, Demirtaş’ın ‘’özerklik’’ kelamı içeren sözlerinden hareketle abuk subuk bir yaygara koparmak hem mantıksız hem de artık ortak akıl dışı bir tepkidir.
Ha yaygara kopartırken derdiniz yine topluma saçma sapan ‘’bölünme’’ korkularını pompalamak ise o başka tabi...
Hoş Kalın
14 Şubat 2014
@cngzkync
BİLGİ NOTU:
Türkiye'nin İmzalamadığı Maddeler:
*Yerel makamları doğrudan ilgilendirilen planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılması (Madde 4, Paragraf 6)
*Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerin kendilerince belirlenmesi (Madde 6,Paragraf 1),
*Yerel olarak seçilmis kisilerin görevleriyle bağdasmayacak islev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesi (Madde 7,Paragraf 3),
*Vesayet denetimine ancak,vesayetle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi (Madde 8, Paragraf 3)
*Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artısların mümkün olduğunca hesaba katılması (Madde 9, Paragraf 4)
*Yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda, yerel yönetimlere önceden danısılması (Madde 9,Paragraf 6)
*Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaması (Madde 9, Paragraf 7)
*Yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle isbirliği yapabilmeleri, uluslararası birliklere katılabilmeleri (Madde 10, Paragraf 2 ve 3),
*Yerel yönetimlerin iç hukukta kendilerine tanınmıs olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna basvurabilmeleri (madde 11),
Kaynak: Çağdas Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 1, Ocak, s.3-13 (Enis Yeter, 1996:10-11)
Ne demişti Demirtaş son konuşmasında ? Önce Diyarbakır’da yaptığı uzun konuşmasının tartışmalara ve yaygaraya sebep olan bölümünü hatırlayalım ;
“Burada asıl inşa edilecek şey kültür merkezleri değil, asıl inşa edilecek şey demokratik özerkliktir. Halkın kendini yönetebilme anlayışı, mekanizması, sistemidir… Yapacağımız iş anayasaya, yasalara aykırı bir iş de değildir. Son derece meşru, haklı temellere dayanan, bir halkın kendini yönetme kendi diliyle, kültürüne yaşama hakkına sahip çıkma meselesidir. İşte BDP'li belediyeler bütün bu hizmetleri her yerde hayata geçirecektir..."
Şunu da hatırlayalım, Temmuz 2012 de Akşam gazetesinde yer alan bir habere göre, Ak Partili bir grup milletvekili Yerel Yönetim Reformu konusunu tartışmaya açmak üzereydi ve Valilerin yetkilerinin azaltılması söz konusuydu, ayrıca il genel meclisi ve ilçe belediyelerinin kaldırılması ve her ilin sadece tek bir belediye başkanı ve tek bir yerel meclisle temsil edilmesi gibi konular da tartışmaya açılacaktı..
Yukarıda bahsettiğim çalışmalarla ilgili hangi mesafeler Ak Parti tarafından kat edildi bilmiyorum, ancak bilinen bir gerçek var ki o da çağdaş ve demokratik değerler olarak bizden genel anlamda ileri olduğu kabul edilen AB (Avrupa Birliği) ye dahil olabilmek için yıllardır boğuşup durduğumuz.
AB ye girmeli mi girmemeli mi konusunu ayrı ve daha kapsamlı bir tartışma konusu olarak, bir kenarda saklı tutarak ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusuna yeniden değinelim.
Türkiye bu şartı 1988 'de imzalamış ve 1992 'de Bakanlar Kurulu tarafından onaylamış, daha sonrasında ise 1 Nisan 1993 tarihinde yasal olarak yürürlüğe sokmuştur. Burada hemen belirtmek gerekir ki Türkiye o şartın bazı maddelerine imza atmamış ve bazı çekinceler olduğunu düşünerek ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' na bir nevi şerh koymuştur.
Bizim de on yıllardır üyesi olmak için çırpındığımız AB'deki tüm ülkelerde, halkın yönetime daha doğrudan katılmasını sağlayan ve halka en yakın birimler olan yerel yönetimler, zaten geliştirilmesi ve daha özerk kılınması gereken kuruluşlar olarak görülmektedir.
Bu yüzden AB nin ortaya çıkardığı ilkelerin, bu kuruluşları yönetimin temel taşı yapmayı amaçlayan ilkeler olduğu bilinir. ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' da, temelde yerel yönetimleri daha ''özerk'' kılmayı amaçlayan ülkemizin de imzaladığı bir sözlesme olarak, bizim yerel yönetimlerimizi de elbette doğrudan ilgilendirmektedir. Ben de işlevsel açıdan en önemli birim olan belediyelerin gelişmesi için daha ''özerk'' yapılara kavuşturulmasının ülkemiz için oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.
Evet BDP’nin uzunca bir süredir, hatta daha Çözüm Süreci gündemde dahi değilken kullandığı ve sıklıkla dile getirdiği siyasi söylemlerinden biri de ''özerklik'' konusudur. BDP de Türkiye devletinin imza ettiği bu konuda aynı görüşte diye hemen hesapsızca bu konuya karşı duruş mu göstermek gerekiyor ?
Bazı şerhlerle de olsa ki aşağıda o şerhleri de bilginize ileteceğim Türkiye devletinin altına bizzat imza koyduğu bir şarta, sonuçta bu ülkenin bir siyasi partisi olan BDP nin de sahip çıkmasından ve bunu dile getirerek bir an önce istiyor olmasından, toplum olarak memnuniyet duyulmasından başka daha doğal ne olabilir ki ?
Bugünlerde Kürt Sorunu ile ilgili bir Çözüm Sürecinden de bahsediliyorken, ''Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'' konusunda Türkiye’nin ilerleme kaydetmesinin oldukça önemli olduğunu da bu vesile ile yeniden belirtek isterim. Peki bu konuda ilerleme kaydetmek zor mudur ? Hayır hiç de zor değildir, şartın onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, Bakanlar Kurulu kararıyla bütün çekincelerin kaldırılması mümkündür.
Konuyu hem herhangi bir siyasi partinin siyasi söylem tekeli haline gelmesinden kurtarmak için, hem de AB standartlarında bir ülke olmak gibi bir hedefimiz var ise, bu hedefler için gerekeni eksiksiz yapmak gereklidir. Yok eğer böyle bir niyet ve hedefimiz yoksa, o halde on yıllardır ne işimiz var bu AB kapılarında ?
Velhasıl kelam, Demirtaş’ın ‘’özerklik’’ kelamı içeren sözlerinden hareketle abuk subuk bir yaygara koparmak hem mantıksız hem de artık ortak akıl dışı bir tepkidir.
Ha yaygara kopartırken derdiniz yine topluma saçma sapan ‘’bölünme’’ korkularını pompalamak ise o başka tabi...
Hoş Kalın
14 Şubat 2014
@cngzkync
BİLGİ NOTU:
Türkiye'nin İmzalamadığı Maddeler:
*Yerel makamları doğrudan ilgilendirilen planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılması (Madde 4, Paragraf 6)
*Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerin kendilerince belirlenmesi (Madde 6,Paragraf 1),
*Yerel olarak seçilmis kisilerin görevleriyle bağdasmayacak islev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesi (Madde 7,Paragraf 3),
*Vesayet denetimine ancak,vesayetle korunmak istenen yararlarla orantılı olması durumunda izin verilmesi (Madde 8, Paragraf 3)
*Yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artısların mümkün olduğunca hesaba katılması (Madde 9, Paragraf 4)
*Yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda, yerel yönetimlere önceden danısılması (Madde 9,Paragraf 6)
*Yapılacak mali yardımların, yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaması (Madde 9, Paragraf 7)
*Yerel yönetimlerin haklarını savunabilmeleri için uluslararası yerel yönetim birimleriyle isbirliği yapabilmeleri, uluslararası birliklere katılabilmeleri (Madde 10, Paragraf 2 ve 3),
*Yerel yönetimlerin iç hukukta kendilerine tanınmıs olan yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna basvurabilmeleri (madde 11),
Kaynak: Çağdas Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 1, Ocak, s.3-13 (Enis Yeter, 1996:10-11)
8 Şubat 2014
Öcalan 1999 ve Çözüm Süreci
Birkaç gündür Öcalan’ın 1999 yılında istihbarat yetkilileri ile yapmış olduğu görüşmelerin bazı video kayıtları dolaşıma servis edildi. Servis edilen iki videoya baktığımızda, Öcalan'ın yakalandıktan sonra Albay Hasan Atilla Uğur'un yaptığı sorguya dair yayınlanan görüntülerin bir kes yapıştır derlemesi şeklinde, montajlanarak hazırlandığı görülüyor. Montaj derken kast etmeye çalıştığım yayınlanan görüntülerin gerçek olmadığı değil, belli bir algı yönetimini hedefleyerek kurgulandığına dikkat çekmek elbette.
Görüntülerin yayınlanmasından sonra oluşturulmak istenen hedef algının, Öcalan’ın öncelikle ve özellikle Türkiyeli Kürtler nezdinde itibarsızlaştırılması olduğu çok net görülebiliyor. Öcalan’ın Kürtler nezdinde itibarsızlaştırılması ve sonrasındaki ana hedefin ise devam eden Çözüm Süreci olduğunu söylemeye belki de hiç gerek yok.
Peki sadece Öcalan’ın 1999 yılına ait görüntüleri ile bu itibarsızlaştırma hedefli algı çalışmasının yapılması tek başına ana hedef olan Çözüm Sürecini bertaraf etmeye yeterli olabilir mi ? Türkiyeli Kürtlerin genel anlamda Çözüm Sürecine kararlı desteğini kırmak sadece bu görüntüleri servis etmekle mümkün olabilir mi ?
Yukarıdaki iki soruyu cevaplamak için Öcalan’a dair yayınlanan görüntülerin öncesinde kaleme alınan şu makalelerdeki ifadeler görüntülerin yayınlanmasından önce yazılmış olmaları nedeniyle dikkatimi çekti, birlikte bakalım.
T24 web sitesi yazarı Sayın Nuray Mert 30 Ocak 2014 tarihli makalesinde şunları yazmış;
‘’ Kürtler için yolun sonu böyle mi olacak ? Bir ülkeyi otoriterleşme üzerinden derin bir krize sürükleyen bir siyasi aktör, bu saatten sonra barışın, çözümün aktörü olabilir mi? Buna ikna olmamızı nasıl beklersiniz ?’’
Zaman Gazetesi yazarı Sayın İhsan Dağı 04 Şubat 20114 tarihli makalesinde Kürtlere seslenerek şunları yazmış;
‘’Otoriterleşen bir Türkiye’de Kürtler özgür olabilecek mi? Demokrasisiz, hukuksuz, zorba bir devlet Kürt sorununu çözecek, öyle mi? Ya Kürt siyasal hareketi saf ya da başka bir stratejik akıl işliyor’’
T24 web sitesi yazarı Sayın Hasan Cemal 04 Şubat 2014 tarihli makalesinde şu ilginç soruları sormuş;
‘’Kürtler, Tayyip Erdoğan’la anlaşıp Türkleri satacaklar mı?..Veyahut: Öcalan, Erdoğan’la Kürtlerin hakları ve kendi geleceği ile ilgili olarak uzlaşmaya varıp, Türkleri demokrasi konusunda satışa getirebilir mi ?’’
Örnek olarak paylaştığım üç farklı makalede Çözüm Sürecinin, sürecin Kürt tarafının ve Kürt tarafı adına Öcalan’ın bir manada ‘’yanlış yolda ve hatalı’’ olduğu vurguları benim dikkatimi çekti.
Bunlar ve buna benzer yazıların arkasından gelen görüntüler belli bir sistematiğin sonucu mudur, yoksa tamamen tesadüf eseri mi böyle bir kronoloji kendiliğinden oluşmuştur elbette net olarak bilmek mümkün değil, açıkçası ben böyle bir şeye inanmayı da istemem, bana ilginç geldiği için sizlerle de paylaşmak istedim.
Unutmadan, bu örneklemeleri yaparken burada birilerini haddimizi aşıp suçlamaya da kalkışmayacağız elbette, üstelik her yazarın görüşünü özgürce dile getirme hakkına da sonuna kadar saygı duyarak, yazılanları yanlış anlamış olma ihtimalimizi de saklı tutarak, takdiri kamuoyu vicdanına bırakmak en doğrusu olacaktır ve biz de öyle yapalım. Öyle ya hayat tesadüflerle dolu....
Peki, yayınlanan iki videoda Öcalan’ın ifade ettikleri, daha ilk teslim alındığında uçakta Türkiye’ye getirilirken ifade ettikleri ile tamamen farklı anlamda ifadeler miydi ? Öcalan’ın ‘’devlet için hizmet etmeye hazırım’’ sözlerini zaten tüm Türkiyeliler, ve algı yönetiminin asıl hedefinde olan Kürtler daha ilk günden duymamış ve bilmiyorlar mıydı ? Peki ya Öcalan’ın mahkemede ifade ettikleri ile herhangi bir farklılık var mıydı ki ? Bu soruların bendeki cevabı tereddütsüz ‘’hayır’’...
Birileri hala anlamasa veya anlamak istemese dahi yeri gelmişken ifade etmek isterim ki, Kürtler artık eski günlerdeki gibi kapalı devre dünyadan ve gelişmelerden habersiz yaşayan apolitik bir toplum asla değil ve Kürtler tıpkı diğer Türkiyeliler gibi esaslı bir toplumsal hafızaya, bilince, deneyime sahip ve iyi siyaset yapabilen, ortak akıl ile hareket eden bir toplum haline gelmiş durumda.
Kürtlerin, Çözüm Sürecini bitirmek adına Erdoğan’ı anti demokratik yollarla devirmeye çalışanların da farkında olduğu, diğer yandan Erdoğan’ı bu yollarla deviremeyenlerin son günlerde bu sefer Öcalan’ı yine aynı amaca ulaşmak için hedefe koyduğunun da farkında olduğu açıkça görülmektedir.
Kürtlerin Çözüm Sürecinin bitirilmesi amacıyla, Öcalan’ın itibarsızlaştırılması amaçlı algı operasyonuna cevaz vermediği ve Çözüm Süreci karşıtlarının bu operasyonunu da başarısızlığa uğrattığı açıkça görülmüştür.
Çözüm Sürecinin başarıyla atlattığı bu son operasyona rağmen, son dönemde yoğunlaşan şekilde, anti demokratik yollarla iktidar isteyen başta çözüm süreci karşıtı, elitist bürokratik kadro hareketi cephesinin gayet planlı programlı çalıştığını, zaafiyetlere yakalanmamak adına unutmamakta fayda görüyorum....
Son birkaç kelam da Çözüm Süreci’nin varlığı ve devamının sadece partiler ve liderler eksenli olduğunu iddia eden ve sadece mevcutlar var oldukça var olabileceğini düşünenlere..
1-) Çözüm Süreci çoktan liderler ekseninden çıkmış ve halkların eksenine girmiştir.
2-) Süreci şu an yöneten tarafların başlangıçta ve devamında halen gösterdikleri kararlık elbette yadsınamayacak takdir edilmesi gereken bir emektir ve toplum zaten bu emeği gösterenlere ‘’şu giderse çözüm süreci biter’’ diye tehdit edilmeden de sahip çıkacaktır.
3-) Çözüm Sürecinin oluşmasını taraflara ve liderlere dayatan en temel iradenin toplumun ortak aklının ve bu akıl sonrasında oluşturduğu haklı talebin olduğu göz ardı edilmemelidir.
4-) Çözüm Süreci liderlere endeksli bir süreç haline getirilmesi bir yandan liderleri sürekli süreç karşıtların hedefinde tutarken, diğer yandan sürecin ömrünü iktidarların ömrü ile sınırlamak gibi bir faciaya yol açabilir.
5-) Toplumun sürece olan inanç ve güveninin sarsılmaması ve kalıcı barış olarak adlandırdığımız sonuca ulaşması için, sürecin asıl sahibinin liderler değil Türkiyeli halklar olduğunun vurgulanması ülke ve toplum yararınadır.
6-) Sürecin devamı ve netice alınmasını lider veya parti endeksli düşünenler, yaradan muhafaza herhangi bir liderin başına bir şey gelmesi veya bir partinin iktidardan gitmesi, iktidarın değişmesi durumunda, hadi bakalım çözüm süreci bitti emekler çöpe deyip Türkiye’ye yeniden savaş mı vaadediyorlar ? Yoksa sadece partizanca bir güdüyle ve ısrarla mı artık topluma ait olan, belki de bir devlet projesi halindeki süreci bir kişi veya kurumun varlığına bağlıyorlar ?!
Şimdilik bu kadar...
Hoş Kalın
08 Şubat 2014
@cngzkync
Görüntülerin yayınlanmasından sonra oluşturulmak istenen hedef algının, Öcalan’ın öncelikle ve özellikle Türkiyeli Kürtler nezdinde itibarsızlaştırılması olduğu çok net görülebiliyor. Öcalan’ın Kürtler nezdinde itibarsızlaştırılması ve sonrasındaki ana hedefin ise devam eden Çözüm Süreci olduğunu söylemeye belki de hiç gerek yok.
Peki sadece Öcalan’ın 1999 yılına ait görüntüleri ile bu itibarsızlaştırma hedefli algı çalışmasının yapılması tek başına ana hedef olan Çözüm Sürecini bertaraf etmeye yeterli olabilir mi ? Türkiyeli Kürtlerin genel anlamda Çözüm Sürecine kararlı desteğini kırmak sadece bu görüntüleri servis etmekle mümkün olabilir mi ?
Yukarıdaki iki soruyu cevaplamak için Öcalan’a dair yayınlanan görüntülerin öncesinde kaleme alınan şu makalelerdeki ifadeler görüntülerin yayınlanmasından önce yazılmış olmaları nedeniyle dikkatimi çekti, birlikte bakalım.
T24 web sitesi yazarı Sayın Nuray Mert 30 Ocak 2014 tarihli makalesinde şunları yazmış;
‘’ Kürtler için yolun sonu böyle mi olacak ? Bir ülkeyi otoriterleşme üzerinden derin bir krize sürükleyen bir siyasi aktör, bu saatten sonra barışın, çözümün aktörü olabilir mi? Buna ikna olmamızı nasıl beklersiniz ?’’
Zaman Gazetesi yazarı Sayın İhsan Dağı 04 Şubat 20114 tarihli makalesinde Kürtlere seslenerek şunları yazmış;
‘’Otoriterleşen bir Türkiye’de Kürtler özgür olabilecek mi? Demokrasisiz, hukuksuz, zorba bir devlet Kürt sorununu çözecek, öyle mi? Ya Kürt siyasal hareketi saf ya da başka bir stratejik akıl işliyor’’
T24 web sitesi yazarı Sayın Hasan Cemal 04 Şubat 2014 tarihli makalesinde şu ilginç soruları sormuş;
‘’Kürtler, Tayyip Erdoğan’la anlaşıp Türkleri satacaklar mı?..Veyahut: Öcalan, Erdoğan’la Kürtlerin hakları ve kendi geleceği ile ilgili olarak uzlaşmaya varıp, Türkleri demokrasi konusunda satışa getirebilir mi ?’’
Örnek olarak paylaştığım üç farklı makalede Çözüm Sürecinin, sürecin Kürt tarafının ve Kürt tarafı adına Öcalan’ın bir manada ‘’yanlış yolda ve hatalı’’ olduğu vurguları benim dikkatimi çekti.
Bunlar ve buna benzer yazıların arkasından gelen görüntüler belli bir sistematiğin sonucu mudur, yoksa tamamen tesadüf eseri mi böyle bir kronoloji kendiliğinden oluşmuştur elbette net olarak bilmek mümkün değil, açıkçası ben böyle bir şeye inanmayı da istemem, bana ilginç geldiği için sizlerle de paylaşmak istedim.
Unutmadan, bu örneklemeleri yaparken burada birilerini haddimizi aşıp suçlamaya da kalkışmayacağız elbette, üstelik her yazarın görüşünü özgürce dile getirme hakkına da sonuna kadar saygı duyarak, yazılanları yanlış anlamış olma ihtimalimizi de saklı tutarak, takdiri kamuoyu vicdanına bırakmak en doğrusu olacaktır ve biz de öyle yapalım. Öyle ya hayat tesadüflerle dolu....
Peki, yayınlanan iki videoda Öcalan’ın ifade ettikleri, daha ilk teslim alındığında uçakta Türkiye’ye getirilirken ifade ettikleri ile tamamen farklı anlamda ifadeler miydi ? Öcalan’ın ‘’devlet için hizmet etmeye hazırım’’ sözlerini zaten tüm Türkiyeliler, ve algı yönetiminin asıl hedefinde olan Kürtler daha ilk günden duymamış ve bilmiyorlar mıydı ? Peki ya Öcalan’ın mahkemede ifade ettikleri ile herhangi bir farklılık var mıydı ki ? Bu soruların bendeki cevabı tereddütsüz ‘’hayır’’...
Birileri hala anlamasa veya anlamak istemese dahi yeri gelmişken ifade etmek isterim ki, Kürtler artık eski günlerdeki gibi kapalı devre dünyadan ve gelişmelerden habersiz yaşayan apolitik bir toplum asla değil ve Kürtler tıpkı diğer Türkiyeliler gibi esaslı bir toplumsal hafızaya, bilince, deneyime sahip ve iyi siyaset yapabilen, ortak akıl ile hareket eden bir toplum haline gelmiş durumda.
Kürtlerin, Çözüm Sürecini bitirmek adına Erdoğan’ı anti demokratik yollarla devirmeye çalışanların da farkında olduğu, diğer yandan Erdoğan’ı bu yollarla deviremeyenlerin son günlerde bu sefer Öcalan’ı yine aynı amaca ulaşmak için hedefe koyduğunun da farkında olduğu açıkça görülmektedir.
Kürtlerin Çözüm Sürecinin bitirilmesi amacıyla, Öcalan’ın itibarsızlaştırılması amaçlı algı operasyonuna cevaz vermediği ve Çözüm Süreci karşıtlarının bu operasyonunu da başarısızlığa uğrattığı açıkça görülmüştür.
Çözüm Sürecinin başarıyla atlattığı bu son operasyona rağmen, son dönemde yoğunlaşan şekilde, anti demokratik yollarla iktidar isteyen başta çözüm süreci karşıtı, elitist bürokratik kadro hareketi cephesinin gayet planlı programlı çalıştığını, zaafiyetlere yakalanmamak adına unutmamakta fayda görüyorum....
Son birkaç kelam da Çözüm Süreci’nin varlığı ve devamının sadece partiler ve liderler eksenli olduğunu iddia eden ve sadece mevcutlar var oldukça var olabileceğini düşünenlere..
1-) Çözüm Süreci çoktan liderler ekseninden çıkmış ve halkların eksenine girmiştir.
2-) Süreci şu an yöneten tarafların başlangıçta ve devamında halen gösterdikleri kararlık elbette yadsınamayacak takdir edilmesi gereken bir emektir ve toplum zaten bu emeği gösterenlere ‘’şu giderse çözüm süreci biter’’ diye tehdit edilmeden de sahip çıkacaktır.
3-) Çözüm Sürecinin oluşmasını taraflara ve liderlere dayatan en temel iradenin toplumun ortak aklının ve bu akıl sonrasında oluşturduğu haklı talebin olduğu göz ardı edilmemelidir.
4-) Çözüm Süreci liderlere endeksli bir süreç haline getirilmesi bir yandan liderleri sürekli süreç karşıtların hedefinde tutarken, diğer yandan sürecin ömrünü iktidarların ömrü ile sınırlamak gibi bir faciaya yol açabilir.
5-) Toplumun sürece olan inanç ve güveninin sarsılmaması ve kalıcı barış olarak adlandırdığımız sonuca ulaşması için, sürecin asıl sahibinin liderler değil Türkiyeli halklar olduğunun vurgulanması ülke ve toplum yararınadır.
6-) Sürecin devamı ve netice alınmasını lider veya parti endeksli düşünenler, yaradan muhafaza herhangi bir liderin başına bir şey gelmesi veya bir partinin iktidardan gitmesi, iktidarın değişmesi durumunda, hadi bakalım çözüm süreci bitti emekler çöpe deyip Türkiye’ye yeniden savaş mı vaadediyorlar ? Yoksa sadece partizanca bir güdüyle ve ısrarla mı artık topluma ait olan, belki de bir devlet projesi halindeki süreci bir kişi veya kurumun varlığına bağlıyorlar ?!
Şimdilik bu kadar...
Hoş Kalın
08 Şubat 2014
@cngzkync
22 Ocak 2014
Esad İllüzyonu
Bir kaç gün önce yerli ve yabancı haber kanallarında eş zamanlı olarak önceden duyurulan bir saatte tüm dünya kamuoyu ile paylaşılan korkunç ve insanlık adına utanç verici görüntülere şahit olduk.
Kod adı Sezar adlı Suriye ordusunda 13 yıl askeri polis olarak görev yapan bir kişinin çalışma arkadaşlarıyla 2 yıl boyunca Esad rejimi tarafından gözaltındayken sistematik işkenceyle öldürüldüklerini ifade eden 11.000 kişinin 55.000 kare fotoğrafını çekip, fotoğrafları önce yurt dışındaki Suriyeli muhaliflere gizlice irtibat kurarak iletmesi ve muhaliflerin de İngiltere’de savaş suçu ve insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda söz sahibi uluslararası hukukçular ile adli tıp ve adli fotoğraflar konusunda uzman kişilerden oluşan özel bir komisyon kurulmasını sağlaması sonrasında Suriye meselesi konusunda ‘’yeni bir sayfa’’ daha açıldı.
Aslında Esad’ın iktidarına son vermek adına böyle bir ‘’yeni sayfa’’ Guta’daki kimyasal silah kullanımı sonrasında da açılmış, hatta İsrail İstihbarat Bakanı Steinitz ‘’Suriye'de kimyasal kullanıldı’’ yönündeki açıklamaları ile bu yeni sayfaya destek de olmuş ancak sonu ne hikmetse getirilememişti.
ABD, Suriye’nin Şam yakınlarındaki Guta adlı bölgesine yönelik binlerce insanın ölümüne yol açan bombardımanda kimyasal silah kullanımı hakkında ellerinde kesin delillerin bulunduğundan hareketle, kırmızı çizgilerin aşıldığını ifade ederek, Suriye’ye uluslararası bir müdahale hazırlığına girişmiş, dünya televizyonları Obama’nın uluslararası müdahale olamazsa da ABD olarak kendi başına müdahale edeceğini açıklaması beklenen konuşmasını eş zamanlı olarak canlı yayınlamış, Obama beklenenin aksine müdahaleyi senato onayına havale etmiş ve sonrasında da Suriye’ye herhangi bir müdahale gerçekleşmemişti.
Elbette bu bir anlamda ‘’geri adım’’ olarak yorumlanacak durumun oluşmasında Rusya başta olmak üzere Çin ve İran’ın da dahil olduğu bir güç bloğunun etkili olduğunu göz ardı edemeyiz.
Son fotoğraflarla açılan yeni sayfaya dönecek olursak, uluslararası alanda güvenilir olduğu ifade edilen, Birleşmiş Milletler tarafından daha önce savaş suçu işlemiş eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç ve Sierra Leona için kurulan özel mahkemelerde görevlendirilmiş savcı ve avukatların yer aldığı bir soruşturma komisyonunun, elde edilen fotoğraflar üzerinden dünya kamuoyu ile paylaştığı sonuçlar, Esad için vadesi çok da kestirelemeyecek bir süre sonra uluslararası bir yargılamanın söz konusu olacağına işaret ediyor.
Bu yargılamanın ne zaman olacağı noktasında, bence Esad’ın gitmesini bekleyenlerin uzunca bir süre daha sabırlı olması gerekiyor ki bu süreyi aylara sığacak bir zaman dilimi olarak görmüyorum.
Neden mi ?
Bana kalırsa malum global güç dengelerinin, bölgede bazı lokal ve ithal yapıların birer yeni devlet vaadiyle yerleşmelerini ve bunlara çeşitli yollarla lojistik destek vererek, hem Esad’a karşı savaştırıp hem de bir anlamda vaktiyle kendi elleriyle kurup geliştirip güçlendirip kendi başlarına da ‘’dert’’ ettikleri, hatta uluslararası alanda terör örgütü olarak ilan bile ettikleri bir takım yapıların devletleşme öncesi birbirlerini sayıca daha fazla yok etmelerini içtenlikle istediklerini düşünüyorum.
Suriye topraklarında aylara sığmayacak bir süre daha sürecek bir çatışma ortamının büyük çaplı savaşların yaşanmadığı bugünlerde, özellikle ABD de Obama yönetimini sürekli zorlayan Neo-Con’un kontrolünde olduğu bilinen medya, ilaç ve silah sanayii için de azımsanamayacak bir ‘’cansuyu’’ olacağı kanaatindeyim.
Suriye’de savaşan gruplara devlet benzeri birer yapılanma vaadini kandırmaca ve sadece aynı dine mensup insanların birbirlerine kırdırılması için bir bahane olarak görmüyorum, global ve bir kaç bölgesel güç tarafından işbirliği halinde yeniden yapılandırılmaya çalışılan Suriye’de en az üç yeni devlet veya benzeri özerk yapının oluşturulmaya çalışıldığını düşünüyorum ki bunlardan biri Akdeniz’e yakın bir yerde kurulabilecek Alevi Devleti, diğeri Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt Devleti, bir diğeri ise Suriye’nin güneyinde yer alacak Sunni ve diğerlerinden daha büyükçe bir devlet olabilecektir.
Fotoğraflarla açılan son sayfa, Suriye’deki sorunu Baas rejimi olarak değil ama Esad sorunu olarak görenlerin veya görmek durumunda kalanların Esad’ın gitmesi ile birlikte siyasi zafer kutlamalarına başlayacak olan bazı Avrupalı devletler, ABD ve Türkiye gibi devletlere, Esad’ın gitmesi sonrası sadece savaş ve insanlık suçu noktasında yargılanacağını garantili olarak taahhüt etmiştir.
Bahsettiğim işkence soruşturma komisyonunun elde ettiği veri ve sonuçların tek başına Esad’ı hedefe alarak bir gün yargılamak yerine, esasen Baas rejimini yargılamayı hedeflemesi keşke mümkün olabilseydi ve ben de bundan hareketle Suriyeli halkları bugünkünden çok daha refah ve barış içinde huzurlu bir geleceğin beklediğini sevinçle söyleyebilseydim.
Başta son fotoğraflarla oluşan gelişmelerin ışığında Suriyeli halklar olmak üzere, yeryüzünde zulüm gören tüm halkların kalıcı ve ebedi huzura kavuşmasını dilerim...
Hoş Kalın
22 Ocak 2014
@cngzkync
Kod adı Sezar adlı Suriye ordusunda 13 yıl askeri polis olarak görev yapan bir kişinin çalışma arkadaşlarıyla 2 yıl boyunca Esad rejimi tarafından gözaltındayken sistematik işkenceyle öldürüldüklerini ifade eden 11.000 kişinin 55.000 kare fotoğrafını çekip, fotoğrafları önce yurt dışındaki Suriyeli muhaliflere gizlice irtibat kurarak iletmesi ve muhaliflerin de İngiltere’de savaş suçu ve insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda söz sahibi uluslararası hukukçular ile adli tıp ve adli fotoğraflar konusunda uzman kişilerden oluşan özel bir komisyon kurulmasını sağlaması sonrasında Suriye meselesi konusunda ‘’yeni bir sayfa’’ daha açıldı.
Aslında Esad’ın iktidarına son vermek adına böyle bir ‘’yeni sayfa’’ Guta’daki kimyasal silah kullanımı sonrasında da açılmış, hatta İsrail İstihbarat Bakanı Steinitz ‘’Suriye'de kimyasal kullanıldı’’ yönündeki açıklamaları ile bu yeni sayfaya destek de olmuş ancak sonu ne hikmetse getirilememişti.
ABD, Suriye’nin Şam yakınlarındaki Guta adlı bölgesine yönelik binlerce insanın ölümüne yol açan bombardımanda kimyasal silah kullanımı hakkında ellerinde kesin delillerin bulunduğundan hareketle, kırmızı çizgilerin aşıldığını ifade ederek, Suriye’ye uluslararası bir müdahale hazırlığına girişmiş, dünya televizyonları Obama’nın uluslararası müdahale olamazsa da ABD olarak kendi başına müdahale edeceğini açıklaması beklenen konuşmasını eş zamanlı olarak canlı yayınlamış, Obama beklenenin aksine müdahaleyi senato onayına havale etmiş ve sonrasında da Suriye’ye herhangi bir müdahale gerçekleşmemişti.
Elbette bu bir anlamda ‘’geri adım’’ olarak yorumlanacak durumun oluşmasında Rusya başta olmak üzere Çin ve İran’ın da dahil olduğu bir güç bloğunun etkili olduğunu göz ardı edemeyiz.
Son fotoğraflarla açılan yeni sayfaya dönecek olursak, uluslararası alanda güvenilir olduğu ifade edilen, Birleşmiş Milletler tarafından daha önce savaş suçu işlemiş eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç ve Sierra Leona için kurulan özel mahkemelerde görevlendirilmiş savcı ve avukatların yer aldığı bir soruşturma komisyonunun, elde edilen fotoğraflar üzerinden dünya kamuoyu ile paylaştığı sonuçlar, Esad için vadesi çok da kestirelemeyecek bir süre sonra uluslararası bir yargılamanın söz konusu olacağına işaret ediyor.
Bu yargılamanın ne zaman olacağı noktasında, bence Esad’ın gitmesini bekleyenlerin uzunca bir süre daha sabırlı olması gerekiyor ki bu süreyi aylara sığacak bir zaman dilimi olarak görmüyorum.
Neden mi ?
Bana kalırsa malum global güç dengelerinin, bölgede bazı lokal ve ithal yapıların birer yeni devlet vaadiyle yerleşmelerini ve bunlara çeşitli yollarla lojistik destek vererek, hem Esad’a karşı savaştırıp hem de bir anlamda vaktiyle kendi elleriyle kurup geliştirip güçlendirip kendi başlarına da ‘’dert’’ ettikleri, hatta uluslararası alanda terör örgütü olarak ilan bile ettikleri bir takım yapıların devletleşme öncesi birbirlerini sayıca daha fazla yok etmelerini içtenlikle istediklerini düşünüyorum.
Suriye topraklarında aylara sığmayacak bir süre daha sürecek bir çatışma ortamının büyük çaplı savaşların yaşanmadığı bugünlerde, özellikle ABD de Obama yönetimini sürekli zorlayan Neo-Con’un kontrolünde olduğu bilinen medya, ilaç ve silah sanayii için de azımsanamayacak bir ‘’cansuyu’’ olacağı kanaatindeyim.
Suriye’de savaşan gruplara devlet benzeri birer yapılanma vaadini kandırmaca ve sadece aynı dine mensup insanların birbirlerine kırdırılması için bir bahane olarak görmüyorum, global ve bir kaç bölgesel güç tarafından işbirliği halinde yeniden yapılandırılmaya çalışılan Suriye’de en az üç yeni devlet veya benzeri özerk yapının oluşturulmaya çalışıldığını düşünüyorum ki bunlardan biri Akdeniz’e yakın bir yerde kurulabilecek Alevi Devleti, diğeri Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir Kürt Devleti, bir diğeri ise Suriye’nin güneyinde yer alacak Sunni ve diğerlerinden daha büyükçe bir devlet olabilecektir.
Fotoğraflarla açılan son sayfa, Suriye’deki sorunu Baas rejimi olarak değil ama Esad sorunu olarak görenlerin veya görmek durumunda kalanların Esad’ın gitmesi ile birlikte siyasi zafer kutlamalarına başlayacak olan bazı Avrupalı devletler, ABD ve Türkiye gibi devletlere, Esad’ın gitmesi sonrası sadece savaş ve insanlık suçu noktasında yargılanacağını garantili olarak taahhüt etmiştir.
Bahsettiğim işkence soruşturma komisyonunun elde ettiği veri ve sonuçların tek başına Esad’ı hedefe alarak bir gün yargılamak yerine, esasen Baas rejimini yargılamayı hedeflemesi keşke mümkün olabilseydi ve ben de bundan hareketle Suriyeli halkları bugünkünden çok daha refah ve barış içinde huzurlu bir geleceğin beklediğini sevinçle söyleyebilseydim.
Başta son fotoğraflarla oluşan gelişmelerin ışığında Suriyeli halklar olmak üzere, yeryüzünde zulüm gören tüm halkların kalıcı ve ebedi huzura kavuşmasını dilerim...
Hoş Kalın
22 Ocak 2014
@cngzkync
24 Aralık 2013
BUMERANG
Hayır,
hepimizce malum bir cemaatin liderinin geçtiğimiz günlerde ellerini
defaatle göğe kaldırarak gayet içten bir şekilde sarf ettiği o
bedduaların bumerang etkisi ile geri dönüp dönmeyeceğinden
bahsetmeyeceğim.
Bu
noktada sözkonusu konuşmayı ve konuşmacıyı inanç cephesinden bakan bir
ifadeyle yüce Yaradana havale etmek, o konuşma beddua mıdır yoksa başka
bir ruh halinin dile gelmesi midir diye üzerinde durup zaman
kaybetmekten daha doğru ve yararlı olacaktır.
Neden icap ediyorsa, gayet düzenli olarak, özellikle de iktidarın ‘’ulusa sesleniş’’ konuşmaları benzeri bir edada ‘’paralel’’ zamanlamalarla yapılan bu türden konuşmalar, ne hikmetse mi desem yoksa ‘’profesyonel’’ bir algı yönetiminin eseri olarak mı desem bilemedim, zaten toplum tarafından pek de yadırganmıyor.
Unutmadan ifade etmek isterim ki bazen ‘’beddualar’’ aslen beddua değil, ‘’büyük taarruz’’ emirleri gibidir, şimdi asıl bahsetmek istediğim konuya döneyim.
Zihnim bugünlerde şu ‘’devlet içinde çeteler var’’ sözüne
takılmış duruyor ve düne, bugüne bakıp içimden kurcalayıp duruyorum bu
ifadeyi ve aklıma ister istemez eski Genel Kurmay Başkanı İlker
Başbuğ’un tutuklanma gerekçesi geliyor.
Gerekçe şuydu ;
‘’Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme’’ ve ‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme’’.....
İktidarın
tüm itiraz ve aksi yönde kanaat bildirmesine rağmen Başbuğ’un
tutuklanması bir yargı gerçeği olarak buz gibi önümüzde duruyorken, Ak
Parti yaklaşık 12 yıldır Erdoğan’ın liderliğinde ülkede iktidarken,
devlet içinde örgüt ve çete olarak tanımlanan yapılanmalardan bu aralar
sıkça söz edilirken, üstelik Başbuğ’u tutuklayan yargı halen aynı
yargıyken, bir gün devlet içinde yapılandığı sıklıkla söylenen ve ‘’örgüt’’ olarak bizzat Erdoğan tarafından tanımlanmış bazı yapılar ortaya çıkarıldığında, Başbuğ’u ‘’örgüt liderliğinden’’ tutuklayan o yapı, 7 Şubat MİT krizinde Hakan Fidan üzerinden deneyip başaramadığını bu sefer ‘’yolsuzluk’’ gibi daha farklı bir ‘’sebep’’ kullanarak yeniden denemeye kalkmaz mı ?
Hatırlayın, operasyon bir kısım medyanın da desteği ile birlikte önce ‘’yolsuzluk’’ tanımı
ile başlamıştı ve iktidar eminiyet kadrolarında bazı yeni tayinler ve
ilaveten çeşitli savcı tayinleriyle gerekli ön tedbirleri
almasaydı,operasyonlar ikinci dalga olarak 28 ilde özellikle ilk etapta
yaklaşan yerel seçimleri, sonrasında da genel seçimleri ve en önemlisiCumhurbaşkanlığı seçimlerini de doğal olarak etkileyecek şekilde bazı belediyelere yönelerek genişleyecekti.
Soruşturmanın Halk Bankası ile ilgili olan kısımda ise yine ‘’yolsuzluk’’ iddiaları
ile soruşturma başlatılmış ve yurt içi ve dışında özellikle Neo Con
bağlantılı medya organlarının da desteğiyle, başta İran ve bir kaç başka
ülkenin de soruşturma haberlerinde adları geçirilerek, konuya
uluslararası bir boyut kazandırılmaya çalışılmamış mıdır ?
Tüm bu iyi planlanmış operasyonların başarıya ulaşması durumunda ise ortaya uluslararası boyutlu bir ‘’yolsuzluk’’soruşturması ve uluslararası bir ‘’suç örgütü’’ ile mücadele algısı çıkmaz mı ?
Bu algıyı oturttuktan sonra tıpkı Başbuğ’un tutuklanmasındaki ‘’örgüt liderliği’’ suçundan, sonunda Erdoğan’ın kapısına dayanmazlar mı?
İlk bakışta ‘’yolsuzluk’’ perdesi
ile örtülenmiş duran ancak asıl hedefinde tıpkı 7 Şubat’daki gibi
Erdoğan olduğu görünen,bir şekilde artık başlatılmış bu soruşturmanın,
her şeye rağmen hukuğa ve kamu vicdanına uygun olarak devam ederek
sonuçlandırılmasını vatandaş olarak tüm samimiyetimle diliyorum.
Medyaya
da yansıdığı üzere bazı savcıların ve dahi iktidar muhalifi geniş
yeplpazeli ittifak cephesinde yer alan bazı yazarların da zaman zaman
dile getirdikleri Erdoğan’a yönelik‘’intikam naraları’’ da orta yerde duruyorken, keşke kesin bir dille ‘’yok artık o kadarına da pes’’ diyebilecek rahatlıkta olabilseydim.
Var görünen oyunu bozacak tek güç iktidarın bizzat kendisidir.
İktidar
hiç bir iddiayı asla perdelemeden, kendisinin de defaatle ifade ettiği
gibi kimsenin gözünün yaşına bakmadan bu soruşturmanın devam etmesi
yönündeki iradesini ortaya koymalıdır ve bir an önce soruşturmada adı
geçen yetkilileri, soruşturma sonuçlanıncaya ve söz konusu kişiler
aklanıncaya kadar açığa almalıdır.
Bir zamanlar başta askeri olmak üzere bir takım vesayetlerle ortak mücadele için iktidar-yargı-emniyet el ele kınından çıkmış o bumerang, bugünlerde umarım gerisin geriye dönmüyordur.
Biraz eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürür gibi oldu ancak şu deyimi hatırlamakta fayda var...
Tevekküllünün gemisi batmaz, eşeğini kurt yemezmiş...
Hoş Kalın
24 Aralık 2013
@cngzkync
23 Aralık 2013
Oynasın Yer Yerinden
Erdoğan
ve Kürt-Türk İttifakı karşıtlığında birleşmiş oldukça geniş yelpazeli
iç ve dış dinamikler ittifakının bugünlerde yani seçimlere doğru
gidilirken yeni bir hamle daha yaptığı görülüyor.
Her zamanki gibi sinsi ve daha öncekiler gibi kirli...
Daha
öncekiler gibi üzerinde çokça çalışıldığı belli olan, iç ve dış
dinamiklerin profesyonelce işbirliği yaparak hazırladığı mühendislik
harikası yeni bir proje ile karşı karşıya Türkiyeliler...
Bu seferki hemen tüm iktidarların hassas karnı olan ‘’yolsuzluk’’ olgusu ile süslenip kamufle edilmiş tek vuruşla bir çok hedefi inhaya yönelik bir ‘’devirme operasyonu’’....
Amaç hepimizin şiddetle ve ortak akılla karşı duracağı yolsuzluklarla mücadele değil elbette..
Bunun böyle olmadığını operasyonun üç farklı noktadaki dosyaların gelip ‘’siyaseti rehin alma’’ noktasında birleşmiş olmasından bile düz bir mantık güderek rahatlıkla anlıyabiliyoruz.
Operasyonun
arkasında olduğu malum şer ittifakının iç ve dış medya yayın
organlarının yaptığı yayınlardan da bu operasyonunun farklı bir
maksadının olduğu apaçık görülmüyor mu ?
Defalarca yazılarımda kaleme aldığım ‘’paralel devlet’’ yapısının polis ve yargı içine kümelendiği anlaşılan ‘’piyade birlikleri’’
bürokratik hiyerarşiye göre amirlerini ve müdürlerini bırakın bir üst
kademe yöneticelerinin bile ruhları duymaksızın bir takım operasyonları
kendi kapalı devre ağlarında gerçekleştirdikleri görülmüyor mu?
Amirlerinin müdürlerinin şeflerinin vs haberi dahi olmayan bu hızlı ve sistematik operasyon için bu ‘’piyade birlikleri’’ aynı anda kim veya kimlerden emir alarak gerçekleştirdiler bu operasyonları ?
Sadece
Cemaat olarak adlandırılan yapının yayın organlarına yakın olduğu
bilinen bazı kalemlerin sosyal medyada aylar öncesinden duyurdukları bir
takım gelişmelerden, neden sadece onların bilgisi ve haberi
olabilmişti, bu sadece basit bir istihbari gazetecilik başarısı olarak
tanımlanabilir miydi ?
Aynı
yapının ileri gelenlerinden birinin yine sosyal medyada Hakan Şükür’ün
istifasını değerlendirirken yaptığı ve sonradan da twitter hesabından
sildiği ‘’belki de hükümete bu son uyarı’’ ifadesinin, operasyonun hemen öncesine denk gelmesi nasıl açıklanabilir ?
Tüm bunları yapanlar Türkiyelileri hala eskisi gibi iletişimsiz kapalı devre bir toplum mu sanıyorlar ?
Türkiyelilerin bu nihai olarak siyasi hedefleri olan operasyonların farkında olmadıklarını mı sanıyorlar ?
Apaçık aldanıyorlar ve düpedüz yanılıyorlar...
Evet Türkiye toplumundan herhangi birini yoldan çevirip ‘’yolsuzluk’’ hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorsanız alacağınız cevap bellidir ve hemen hiç biri böyle bir şeyi tasvip etmeyecektir.
Elbette
ben de tasvip etmem ve varsa yolsuzluk yapan her hangi birinin hukuk
önünde ve halk vicdanında en ağır cezaya çarptırılmasını dilerim.
Keşke mesele sadece ‘’yolsuzluk’’ ile
mücadele noktasında bir operasyon olsaydı da, aslanlar gibi derler ya
hani, işte öylece bu operasyonun arkasında ben de durabilseydim.
Bu
vesile ile madem bir yolsuzluk iddiası gündeme oturmuş veya
oturtulmuştur, iktidarın kendisinin de defaatle belirttiği üzere, ben de
sonuna kadar hukuki yollarla bu konunun araştırılmasının ve kimsenin
gözünün yaşına suçu sabit görüldüğü an bakılmamasını diliyorum.
Bununla birlikte, devlet içinde var olduğu düşünülen ve benim de defaatle dikkat çektiğim‘’paralel devlet’’ yapılanmalarıyla da mücadelenin aynı kararlılık ve irade ile yürütülmesi ve sonuçlandırılmasını istiyor ve diliyorum.
Ortak akla sahip Kürtler, Türkler ve diğer tüm Türkiyeliler gibi ben de bu toplumun bir bireyi olarak, tek başına olmasa da ana faktör olarak
Çözüm Süreci adı verilen ve özünde Kürt-Türk tarihi ittifakını barından
bir süreç başlamamış ve bir yıla yakındır da tüm provokasyonlara ve
direnişlere rağmen şu anki başarısına ulaşmamış olsaydı, bugün yaşanılan
Ak Parti-Cemaat ‘’savaşı’’ dahil olmak üzere hiç bir çatışma Türkiye’de bu boyutta yaşanmamış olurdu diye düşünüyorum.
Bu
noktada önceki tüm provokatif hadiseler dahil olmak üzere bu son
operasyonda da asıl hedefin yolsuzlukların yakalanması değil, asıl nihai
hedefinBaşbakan Erdoğan ve Çözüm Süreci ile birlikte gelişmekte olan Dördüncü Tarihi Kürt-Türk İttifakı ve Yeni Türkiye olduğunu düşünüyorum.
Son gelişmelerin ışığında Kürt Siyasi hareketi çatısı üzerinden başta Demirtaş liderliğindeki BDP ve
Türkiyeli tüm Kürtlere tıpkı Gezi sürecinde gösterdikleri doğru tavır
ve aklı selim duruş nedeniyle bir Türkiyeli olarak teşekkür ediyorum.
Başbakan
Erdoğan'ın son birkaç günde kendisinin de defaatle ifade ettiği gibi,
iddia edilen yolsuzluklar konusunda kimsenin gözünün yaşına bakmadığını,
hukuk eksenli olarak en kısa zamanda görmek istiyorum.
Savaş var deyip duruyoruz...
Hak eden kazansın...
Kazanacaktır....
Hoş Kalın
23Aralık 2013
@cngzkync
3 Aralık 2013
Dördüncü İttifaka Doğru
Dördüncü
Kürt-Türk ittifakına evrilmesi mümkün bir tarihi fırsat dönemini
Türkiye ve diğer bölge halkları olarak hep birlikte yaşıyoruz.
Türkler
ve Kürtler bu ittifakı bir kez daha başarabilirler mi henüz durum çok
netlik kazanmış olmasa da, bölgedeki ve özellikle Türkiye’deki
gelişmeler bu olasılığı gün geçtikçe kuvvetlendiriyor ve açıkçası benim
zaviyemden bakınca Türkiye halklarına ve bölge halklarına büyük umut
veriyor.
Mevcut döneme dair görüşlerimi paylaşmadan önce gelin hep birlikte daha önceki üç kritik Kürt-Türk ittifakına bir göz atalım, bilenlerimiz için hatırlama, bilmeyenlerimiz için bilgilendirme olsun.
Malazgirt...
Bir anlamda Türklerin Anadolu’ya kalıcı olarak girişini sağlayan, daha sonra yani 1299 yılında kurulacak olan bağımsız Osmanlı Devleti’nin de temellerinin atılması anlamına gelen 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharabesi tarihte bilinen belki de ilk Kürt-Türk ittifakı olarak tanımlanabilir.
Bu savaş normalde Selçuklu ile Bizans
orduları arasındadır, sayıca daha kalabalık ve Selçuklu ordusunun
yaklaşık iki katı olduğu tarih kaynaklarında yer alan Bizans ordusuna
karşı, Alparslan o tarihlerde Diyarbakır bölgesinde yerleşik Kürt Mervani Devleti’nden (983-1085) inanç kardeşliği eksenli olarak bu savaşa katılmalarını talep eder.
Zira kaynaklara göre bu tarihten 400 sene önce Kürtler ve 250 sene
kadar önce de Türkler İslam’ı kabul etmişlerdir, nihayetinde
Alparslan’ın talebine olumlu yanıt veren Kürtler onbinlerce asker ile
Malazgirt’de gerçekleşen bu savaşa katılır ve savaş sonrasında Selçuklu
ordusu büyük bir zafer kazanarak 1071 de Bizans ordusunu mağlub eder.
Kürt Mervani Devleti bu ittifaktan 14 yıl sonra Selçuklu hükümdarı Melik Şah tarafından yıkılmıştır.
Çaldıran...
Osmanlı Devletinde Yavuz Selim’in hükümdar olduğu yıllarda, doğuda Safevi Devleti Şah İsmail’in hükümdarlığında yayılmacı politikaları ile dikkat çekmeye başlar. Osmanlı Devleti Sunni mezhebe dayalı bir politika izlerken, doğuda Safevi Devleti ise Şii bir politika izlemektedir.
Anadolu
da yaşayan Türkmenlerin Şah ismail’in Şii eksenli politikalarına cevaz
verip Şah ismail’in yanında yer almaları e Yavuz Selim’i iyice rahatsız
etmeye başlayınca, Yavuz Selim buna karşı durmak ister.
Bunu
tek başına yapamayacağını iyi bilmektedir ve doğuda yer alan Kürt
Beylikleri ile sıcak ilişkiler kurmak ister ve bunu başarır. Şah
İsmail’de Venedik’le iyi ilişkiler kurarak Osmanlıya karşı ortak cephe
oluşturmaya çalışmaktadır ve diğer yandan da Osmanlıyı içten çökertmek
için Yavuz Selim’in kardeşi Şehinşah’ı kendi yanına çekmeye çalışır.
Bu arada Yavuz Selim’in babası II. Beyazıt döneminde Kürdistan bölgesinde çok iyi tanınan ve iyi bir Kürt âlimi olan İdris-i Bitlisi
Mekke’de yaşamaktadır. Yavuz Selim, İdris-i Bitlisi’yi İstanbul’a davet
eder ve Doğu ve Arabistan ile ilgili danışmanı yapar. Bir süre sonra
da kendisine Kazaskerlik unvanı verir.
Safevi
Devletinin ordusu hızlı ve hafif manevra jkabiliyeti yüksek süvari
birliklerinden oluşmaktadır ve Yavuz Selim’in Şah İsmail’e karşı tek
şansı bölgeyi tanıyan ve dağlık alanda manevra kabiliyeti kendi ordusuna oranla çok daha yüksek olan Kürtleri yanına çekmektir.
İdris-i Bitlisi’nin önemli desteği ile Yavuz Selim, doğudaki Sunni Kürt Beyleri ile bir ittifak ve dayanışma kurarak 1514 yılında Çaldıran’da Şah İsmail’in ordularına karşı savaşa girer. Kürtler onbinlerce kişilik bir ordu ile (kaynaklarda 70.000 olarak yer almaktadır) Osmanlı ordusuna katılırlar ve Çaldıran da yapılan savaşta Şah İsmail yenilgiye uğratılır.
Savaşın kazanılmasının ardından Yavuz Selim, Kürt Beylerini Amasya’ya davet eder. Amasya’daki davete katılan 25 Kürt Beyi ile tarihe Amasya Antlaşması olarak geçen bir tür yerinden yönetim (yurtluk-ocaklık) antlaşması yapar. Bu antlaşma sonrası Kürtler, II. Mahmut’un dayanılmaz baskı politikaları sonucunda başlattıkları isyanlara kadar geçen süre boyunca, yani yaklaşık 300 yıl bu antlaşmaya uygun olarak huzurla yaşamışlardır.
Çanakkale...
Fransız
devriminin de etkisiyle dünya genelinde özellikle Avrupa da etkili
olmaya başlayan milliyetçi ve ulusçu devlet anlayışı 20. Yüzyılın hemen
öncesi ve sonrasında Osmanlı Devletini de doğrudan etkilemeye
başlamıştır.
Osmanlıya
bağlı farklı milletler, İngiltere gibi sömürgeci devletlerin ortadoğuda
da Arap milliyetçiliğini kışkırtıcı faaliyetlerinde başarılı olmaları
ile birleşince, bu milletler peşi sıra Osmanlı’dan ayrılarak kendi ulus
devletlerini kurma yoluna girmişlerdir.
Her
ne kadar Osmanlı içinde halkları bir arada tutmak için çeşitli
faaliyetlere girişenler olmuşsa da, bu yapılanmaların çoğu henüz
ayrılmamış durumdaki halkları da merkezi yönetime bir anlamda küstürmüş
ve onları da ayrılmak için fırsat gözler duruma getirmiştir.
Bu
aşamada Osmanlı dan ayrılmayı düşünmeyip hemen her cephede Osmanlı ile
birlikte işgal güçlerine karşı savaşlara giren halklardan biri tıpkı
Malazgirt ve Çaldıran daki gibi yine Kürtler olmuştur.
Özellikle
I.Dünya Savaşında Çanakkale savaşında kazanılan zaferde Kürtlerin de
önemli desteği olmuş ve bu savaş ortak tarihin yeni dönüm noktalardından
biri olmuştur.
Kurtuluş Savaşı doğudan başlatılmış ve bir kaç yer hariç çoğu bölgede Kürtler işgalci güçleri bozguna uğratmışlardır.
Bu kadar mı ?
Elbette değil...
Türkler
ve Kürtler yukarıda önemli bularak detaylara girmeksizin kısaca
aktarmaya çalıştığım ittifaklar dışında da bir çok yerde omuz omuza
savaşlar vermişlerdir, ortak zaferlere imza atmışlardır.
Tüm bu ittifaklar arasında geçen dönemlerde elbette bir çok farklı sebepten iki halk arasında sorunlar da yaşanmıştır.
Ancak
Anadolu’nun bu iki kadim halkı elbette sayıca az olsalar da diğer
halklarla birlikte, yakın ortak tarihimizden de hepimizin bildiği üzere
Sakarya’da da, Dumlupınar’da da, Kıbrıs Barış Harekatında da, Kore
Savaşında da ve bir çok başka yerde omuz omuza mücadele vermişlerdir.
İstanbul’un Fethi fikrini Fatih Sultan Mehmet’e verenin aslen bir Kürt olan Molla Gürani’nin (Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî) verdiği de Osmanlı tarihi kaynaklarında yer almaktadır.
Yeni İttifak...
Tüm
bu tarih sayfalarından ortak tarihimize ait mümkün olduğunca kısa
notları aktardıktan ve hafıza ve bilgilerimizi kısmen tazeledikten sonra
bugüne dönecek olursak...
Şimdilerde, Türkiye’nin yaklaşık otuz yıl devam etmiş ve onbinlerce vatandaşının ölümüne yol açmış bir ‘’savaşın’’ sona erdirilmeye çalışıldığı ve bir yıla yaklaşan bir süredir de çatışma ve ölüm haberlerinin gelmediği bir ‘’çözüm sürecini’’ yaşamaktayız...
Gerek ‘’Arap Baharı’’
adı verilen bölgesel gelişmeler, gerek yenilenmekte olan güç dengeleri
ile birlikte değişen lokal ve global ittifaklar ve belki de en önemlisi
Türkiye halklarının artık ‘’yeter’’ demesi ile
birlikte bir anlamda halkların dayatması sonucu girilen bu çözüm
arayışlarında, Türkiye’nin sistemsel bir dönüşüm ve yenilenme sürecine
girdiği görülmektedir.
Halklardan
gelen bu talebe duyarlılık gösteren mevcut iktidarın, çatışmaları
sonlandırmak ve çözümlendirmek noktasında ortaya koyduğu iradeye, yakın
zamana kadar devlet ile çatışma yoluyla mücadele etme yolunu benimsemiş
örgüt kanadının da 21 Mart Newroz
açıklamalarıyla silahlara veda siyasete merhaba diyen bir söylemle
olumlu yaklaşması sonucu Türkiye’nin iki kadim halkı dördüncü ve yeni
tarihi bir ittifaka doğru yürümektedir.
Bu
yeni ittifak yürüyüşünün Erdoğan’ın son Diyarbakır buluşması ile
birlikte sadece Türkiye Kürtlerini değil, tüm bölge Kürtlerini de
kapsayan bir yürüyüş olduğu net bir şekilde görülmüştür.
İşte
tam bu noktada iktidarın, belki de Merhum Özal’lı yıllarda Rusya’nın
dağılmasından hemen sonra, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantıları’nın
katkılarıyla gerçekleştirilmek istenen zemininde oluşturmaya çalıştığı,
daha çok Türk-İslam (Turan) sentezine dayalı büyüme modelinden, günün dayattığı koşullar ve oluşan yeni konjonktür nedeniyle Kürt-Türk İttifakına doğru evrildiği görülmektedir.
İktidarın
gerçekleştirmek istediği bu yeni büyüme modeli ise bir takım çevrelerce
kabul görmemiş ve bu nedenle de iktidar aleyhine yeni ve normal
koşullarda bir araya gelmeleri ve ortak hareket etmeleri mantık
sınırları dışında kalabilecek karşı cepheler oluşmuştur.
Çözüm
süreci olarak adlandırdığımız sürecin başlatılıp adım adım başarıya
doğru ilerlemesine paralel olarak, dış dinamiklerle de desteklenmiş
şekilde ortaya çıkan bu iç direncin, çözüm sürecinin söz konusu olmadığı
bir ortamda bugünkü gibi bir yeni muhalif cephe yaratması belki de asla
söz konusu olmayacaktı.
Yeni
devletini kurmaya ve dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışan Türkiye’de,
örneğin bugünlerde hiç de hoş olmayan düzeye varan bir Ak Parti-Cemaat çatışmasının yaşanması belki de hiç söz konusu olmayacaktı.
Benim gözlemlediğim, Çözüm Süreci
ile bu iki taraf arasında iyice belirginleşen, yeni Türkiye’nin büyüme
modeli tercihi arasındaki farklılık, gerginlik ve çatışmaya zemin
hazırlayan en önemli temel sebep olmuştur.
Yaşanılan
gerginlik ve çatışmanın kaynağı bana kalırsa ne dershane meselesidir,
ne eğitim sistemidir, ne de direkt olarak zaman zaman dile getirilen
devlet içinde ''kadrolaşma'' meselesidir.
Tek
başına olmasa da, her iki unsur arasında yaşanmakta olan bu son
durumun, elbette bir çok başka faktörle birlikte asıl sebebinin,
Türkiye’nin yeni büyüme ve gelişme modeline dair bu Türk-İslam Sentezi ve Kürt-Türk İttifakı modeli arasındaki önemli ve ideolojik farklılık olduğunu düşünüyorum.
Daha önceki yazılarımda da belirtmeye çalıştığım üzere Kürt-Türk İttifakı Türkiye için hayati önem taşıyan dördüncü en önemli ittifaktır.
Bu
noktada iktidarın ve ona eşlik eden tüm unsurların bu yürüyüşte
başarılı olması içi, bugünün koşullarında yanında yer almayı, siyasetten
ve ‘’yandaşlık’’ yaftasından bağımsız ve objektif olarak, siyaset üstü bir konumlandırmayla Türkiye için samimiyetle doğru buluyorum.
Beşinci bir ittifakı gerektirmeyecek şekilde kalıcı olmasını ve tüm Türkiye halkları ve bölgemiz için eşitlik, barış ve refah getirmesini dilediğim Dördüncü Büyük Kürt-Türk İttifakı Yürüyüşünün başarı ile sonuçlanmasını ümid ediyorum.
Hoş Kalın
03 Aralık 2013
@cngzkync
19 Kasım 2013
Duvarlar Yıkılıyor
Geçtiğimiz Cumartesi günü hemen tüm meday tarafından ‘’tarihi’’
olarak tanımlanan ve büyük önem atfedilen bir miting yaşandı
Diyarbakır’da, eh madem böyle tanımlanmıştı orada olmak gerekiyordu, ben
de öyle yaptım ve yakından izlemek üzere Diyarbakır’a gittim.
Tam
da çözüm sürecinde bir takım tıkanmaların yaşandığı, karşılıklı
restleşmelerin dile getirildiği gerçekte ‘’sıkıntılı’’ olan bir dönemin
hemen üzerine gelişen bu miting, bir miting olmasından ziyade, mitingin
katılımcıları anlamında diğerlerinden bir farklılık arz ediyordu.
Otuzyedi yıldır vatanından uzakta olmak durumunda kalmış önemli bir Kürt ozanı Şıvan Perwer’in, uzunca bir süredir geçirdiği talihsiz bir saldırı sonucu sahnelerden uzak kalmış bir başka önemli Türkiyeli Kürt sanatçı İbrahim Tatlıses’in
ve her ne kadar devlet katmanında bir takım ikili görüşmeler ve
temaslarla şimdiye kadar Türkiye’ye sıklıkla gelip gitmekte olssa da
uzun yıllar sonra ilk defa Diyarbakır’a gelecek olan Irak Kürdistanı
lideri Mesud Barzani’nin bir arada olacağı bir miting olacaktı.
Bahsettiğim
isimler ile birlikte miting dahil karşılama, ziyaret, davet gibi bir
takım başka organizasyonlar çerçevesinde yirmiye yakın Ak Partili bakan
ve onlarca milletvekili ve Barzani ile bir araya gelecek olan BDP
kanadından Leyla Zana, Ahmet Türk, Osman Baydemir, Altan Tan gibi diğer
önemli siyasi aktörler de Diyarbakır buluşmasına katılınca evet
buluşmaya ‘’tarihi’’ bir tanım yakıştırmak çok fazla abartılı durmuyor.
Sadece
bu miting vesilesi ile gerçekleşen buluşmya katılan isimler mi
buluşmayı önemli kılıyordu diye bana soracak olsanız, cevabım daha çok
bu buluşma sonrası çıkacak sonuçlara bağlı olarak şekillenecektir olurdu
ki nitekim de öyle oldu.
Açıkçası
buluşma sonrası ortaya çıkacak tabloyu ve sonuçları duyup görmeden
özellikle medyanın miting öncesi atfettiği önemi abartılı ve riskli
bulduğumu söylemeliyim.
Ancak
miting ve gerçekleşen organizasyonlar sonrası verilen demeçlere paralel
olarak ortaya çıkan fotoğraf bu sefer medyayı boşa düşürmedi.
Barzani’nin,
Baydemir’in ve Perwer’in barış ve kardeşlik temalı konuşmaları ile
birlikte, benim de yazılarımda sıklıkla önem atfettiğim Kürt-Türk
ittifakına yapılan vurgulara ilaveten, Erdoğan’ın o etkileyici ve samimi
bulduğum coşkulu konuşması da eklenince, Diyarbakır buluşması tıpkı
daha öncesinde Diyarbakır’da gerçekleşen son Newroz mitingi gibi ülke
siyasi tarihinde önemli bir gün olarak yerini aldı.
Barzani’nin
öncelikle Kürtleri kendi aralarında bir ittifaka davet eden ve bu
ittifakla birlikte bölgedeki Türk, Arap ve Fars halklarıyla da barış ve
huzur içinde bir yaşama olan inancını içeren sözleri çok önemliydi.
Baydemir’in
Barzani’ye hitaben Amed’in sizin eviniz, Hewler’in de bizim evimiz
olduğunu belirten sözleri ile birlikte dile getirdiği samimi ve coşkulu
misafirperver ifadeleri yine oldukça anlamlı ve önemliydi.
Başbakan
Erdoğan’ın barışa ve kardeşliğe yaptığı vurgular ile birlikte, dağdan
inişlere ve cezaevlerine yönelik umut vaad eden sözleri oldukça önemli,
dikkat çekici ve açıkçası bölge halklarına güven vericiydi.
Usta
siyasetçi Erdoğan bu miting vesilesi ile elbette ve doğal olarak bu
önemli ve tarihi denilebilecek Diyarbakır buluşmasından partisi adına
siyasal bir kazanç da sağlayacaktır, bunun yadsınacak hiç bir tarafı
yoktur, varsın kazansın ve bu türden güzellikleri bundan sonra da her
kim Türkiye toplumuna yaşatabiliyor ve bunu sürdürebiliyorsa varsın
onlar da kazansın.
Bu
miting vesilesi ile bir kaç arkadaşla birlikte değerli sanatçı Şıvan
Perwer’i kaldığı otelde ziyaret edip tanışma fırsatı da bulduk.
Bir
dostun üzerime emanet ettiği özel selamını Perwer’e iletme fırsatım da
oldu, aldığı selama ‘’ooo’’ diyerek sevinip gülümsemesini ve lütfen sen
de ona selamlarımı ilet derken ki mutluluğu görülmeye değerdi.
Hele
ki hayatım boyunca unutamayacağım bir başka an daha var ki, o da Perwer
ile kaldığı odada bir kaç arkadaşla birlikte, sözleri ünlü Kürt şair
Feqiye Teyran’a ait olan Ey Dilbere adlı türküyü hep birlikte
söylememizdi...
Türkiye
Diyarbakır buluşmasında toplumun ortak aklının bir sonucu ve iktidarın
da bu paralelde ortaya irade koyması ile birlikte belki de yıkılırken
yeni bir milad olsun diye vaktiyle örülmüş bir kaç sağlam duvarı daha el
ele vererek yıktı.
Bu
önemli iki gün ve sonrasında elbette daha bir çok şey yaşandı, hepsini
bu yazıya sığdırmak inanın pek mümkün değil, yeri geldikçe aktarmaya
çalışacağım elbette.
Kürt-Türk İttifakı Diyarbakır buluşması ile oldukça önemli bir mesafe daha kat etti..
Hep birlikte el ele duvarları yıkmaya devam...
Hoş Kalın
19 Kasım 2013
@cngzkync
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





