22 Kasım 2012

Irak'ta Neler Oluyor


Irak Merkezi Yönetimi-Türkiye İlişkilerinde Durum...

Maliki’nin Türkiye’nin çok hassas olduğu PKK ile olan ‘’iyi’’ ilişkileri, Türkiye’nin Suriye politikasına Maliki’nin karşı duruş sergilemesinden de kolayca anlayabileceğimiz üzere, Irak Merkezi Yönetimi Başbakanı Maliki ile Türkiye’nin ilişkilerinde gözle görülür bir kötü gidiş var.

Irak Merkezi Yönetimi-Irak Kürdistanı İlişkilerinde Durum..

Takip edenler hatırlayacaklardır geçtiğimiz yaz ayları Barzani ile Maliki arasında her an bir çatışma olabilecek gerginlikte geçti.

Kürt Ezidilerinin yoğun yaşadığı Kerkük bölgesi her an bir çatışma sebebi olabilir. Maliki yönetimi o bölgenin kendi güvenlik bölgesi dahilinde olduğunu ifade ederken Barzani ise o bölgenin güvenliği dahil kendi inisiyatifinde bir bölge olduğunu ve o bölgenin, Irak Kürdistan’ında bulunması nedeniyle kendi güvenlik bölgesi içerisinde yer aldığını söylüyor.

Dolayısıyla rahatlıkla ifade edebiliriz ki, Maliki ile Irak Kürdistan yönetimi lideri yani Mesud Barzani’nin de ilişkileri hiç iyi değil.

Türkiye-Irak Kürdistanı İlişkilerinde Durum...

Hemen başta belirtmek gerekir. Mevcut Türkiye iktidarı ve Barzani İlişkileri ise son yıllarda belki de  hiç görülmemiş seviyede olumlu ve iyi düzeyde.

Hatta bazı yerel kaynaklar, Irak Kürdistanı sınırları içinde yer alan Süleymaniye ve Soran bölgesinin hakimi sayılan Irak Merkezi Yönetimi Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin de, Türkiye-Barzani yakınlaşmasından bir miktar rahatsız olduğunu ifade ediyor.

Ancak hem Barzani hem de Talabani nin tüm açıklamalarında Türkiye ile olan ilişkileri önemsedikleri ve iyi tutmaktan yana olduklarını gözlemliyoruz. Bu tavra stratejik anlamda bakacak olursak Barzani ve Talabani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini iyi tutmalarından daha doğal bir tavır olamayacağı aşikar. Irak Kürdistanı’nın Türkiye ile ilişkilerini siyasi ve ekonomik anlamda geliştirmesi her iki taraf açısından da bir win-win ilişkisi.

Hatırlatma...

Bir zamanlar Türkiye, Kürt liderler Barzani ve Talabani'yi Sınır Karakolu Komutanlarına daha sonraları İlçe Kaymakamlarına muhatap ederdi. Sonra hatırlayınız aynı Türkiye ''aklı’’, Merhum Özal’ın aynı Kürt liderleri Cumhurbaşkanı düzeyinde kabul etmesi sonrası neredeyse Turgut Özal’ı ‘’vatan hainliği’’ ile bile suçlamıştı.

Sonrasında nasıl olduysa Demirel de Merhum Özal’ın açtığı bu doğru yoldan devam etti ve bugünlere kadar gelindi. Gerçi 1991 yılında Demirel ‘’Kürt realitesini tanımak lazım’’ demiş ve yine kendilerini herkesten daha çok vatansever olduğunu iddia eden ve gören bazı çevrelerce kıyametler koparılmıştı, neyseki sonunda bu abuk subuk kıyameti de Türkiye olarak aştık ve bugünlere kadar geldik.

Türkiye vaktiyle kırmızı çizgiler diye tanımladığı, ‘’Kuzey Irak ta özerklik olmaz, ayrı bir Federasyon olmaz’’ şekllindeki söylemlerini de çoktan terk etti. Zaten Türkiye’nin bu ‘’kırmızı çizgileri’’ Kürtler, ABD ve diğer global güçler tarafından o zamanlarda da hiç ciddiye alınmamıştı.

Şimdilerde...

Kırmızı çizgileri bir yana bırakın 2010 yılında çok yerinde bir kararla Türkiye olarak Erbil’de Başkonsolosluk bile açtık.

Irak Kürdistanı’nın günlük petrol üretimi son beş yıldır 200.000 Varil düzeyinde ve çok yakın bir zamanda 250.000 Varile çıkması bekleniyor. Bu Irak Kürdistanı için çok önemli bir maddi kaynak.

Türkiye’ye bakacak olursak günlük petrol üretimimiz sadece 70.000 Varil düzeyinde ve buna karşın günlük ihtiyacımız ise 700.000 Varil seviyelerinde.

Irak Kürdistanı özellikle petrolden elde ettiği gelirle yaptığı ticaretin yaklaşık %80 ini Türkiye ile yapıyor, Irak pazarlarının % 80’ini Türkiye menşeili ürünler doldurmakta ve bu ticaretin boyutu ise Türkiye açısından 2010 yılı itibariyle karşılığı 5,2 Milyar USD lik bir dış ticaret hacmi

Bu hacmin 2014 yılı sonu ile 20 Milyar USD ye çıkarılması Haziran 2010’da Erbil’de yapılan bir toplantıda taraflarca kararlaştırılmış durumda. Rakamların önemini daha iyi anlamak için Türkiye’nin tüm Afrika ile olan ticaret hacminin ise yaklaşık 7 Milyar USD seviyelerinde olduğunu belirtmekte fayda var.

Petrol ile ilgili bu durumun bir sonucu olarak şimdilerde Irak Kürdistanı ile Türkiye arasında bir de petrol boru hattı inşaası devam ediyor. Bu petrol boru hattının tamamı yaklaşık 300 Km ve bu hattın yaklaşık 75 Km lik kısmı bitmiş durumda.

Bu petrol boru hattı dışında Türkiye-Irak Kürdistanı  arasında hayata geçmek üzere olan iki enerji projesi daha var. Bunlardan biri yeni bir petrol boru hattı projesi ve diğeri de yeni bir doğalgaz boru hattı projesi .
Enerji dışında Türkiyeli müteahhitlerin Irak Kürdistanı’nda bugüne değin yaptığı ve halen devam eden inşaat imalatlarının ayrıca dikkate alınması da ekonomik ilişkilerimizin boyutlarının anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Bir zamanlar kırmızı çizgilerle kendimizden uzak tuttuğumuz Irak Kürtleri ile bu denli iyi ilişkiler içerisinde olmak son derece önemli ve memnuniyet verici.

Gidişat...

Bu koşullar altındaki Irak Kürdistanı’nın Irak Merkezi Yönetiminden kopması, ayrılması ve bağımsız bir devlet ilanında bulunması fazla uzak görünmüyor.

Umarım Türkiye, vaktiyle yaptığı hatayı tekrarlamaz, böyle bir durum karşısında yine anlamsız ‘’kırmızı çizgiler’’ oluşturmaz ve hiç de mantıklı ve stratejik olmayan saçma bir direnç göstermez.

Türkiye bölgesinde ve dünya ölçeğinde büyüyecekse, bunu Türkiye’deki ve bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte el birliği ve güç birliği oluşturarak yapabilir.

Tıpkı 1071’de Malazgirt’te
Tıpkı 1915’te Çanakkale’de yaptığı gibi.....

22 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync

16 Kasım 2012

Anamın Dili


Kürt Sorunu çözümünde, terör örgütü ve beraberinde BDP, her ne kadar sürekli aynı şeyi yaparak başta Kürt ve diğer halkların doğal ve insani hakkı olan Ana Dillerinde Eğitim konusunu siyasi arguman olarak diline dolayıp suistimal etse de, bu hak tüm halklara, klasik bir söylemle ifade etmek gerekirse,  elbette analarının ak sütü kadar helal bir hak.

Ana Dilde Eğitim hakkının halklara iadesi ile ilgili olarak, ‘’hak mıdır ? değil midir’’ noktasındaki tartışmalar bir yandan halen devam etmekle birlikte, bu hakkın halklara iade edilmesine karşı çıkanların en önemli argumanlarının da yine ‘’bölünme korkusu’’ olarak tanımlanabilecek şizofrenik bir durum olduğunu gözlemliyorum.

Aynı şizofrenik durumu hatırlarsanız, Kürtçe Müzik yasağının kaldırılmasında, TRT ŞEŞ in yayına alınması öncesinde ve diğer bir çok kültürel insani hakkın halklara iadesi öncesinde de yoğun bir şekilde yaşamıştık.

Şimdi de Ana Dilinde Eğitim hakkını verirsek ülke bölünür korkusu aynı çevrelerce topluma pompalanmaya ve demokratik gelişim engellenmeye çalışılıyor.

Ana Dilde Eğitim yapan Ülkelerin bölünmediğini, daha da geliştiğini görmek için, gelin bu yazımda hep birlikte Ana Dilde Eğitim ile ilgili dünya geneli duruma şöyle bir bakalım ve Ana Dilinde Eğitim hakkına sahip oldukları için sözüm ona ‘’bölünmüş paramparça olmuş’’ hatta tanımlarken daha da ileri giderek‘’fakir ve geri kalmış’’  şu ülkelere bir göz atalım.

Kanada...

Kanada Federal yönetim sistemine sahip bir devlettir ve kantonlardan oluşur. On eyalet ve iki özerk bölgeden oluşmuştur. Kanada’nın resmi dili İngilizce olmakla beraber, güneydoğusundaki  Koopeck eyaletinde resmi dil Fransızcadır. Diğer eyaletlerde halkın taleplerine göre İngilizce veya Fransızca eğitim imkânı sağlanmaktadır. Her iki dilde de eğitim-öğretim yapılmaktadır.

Belçika...

Ülke sembolik olarak krallıktır. Genel meclis ve senatoya sahiptir. Yerel parlamentolar da vardır. Belçika Devleti  dokuz eyaletten oluşmaktadır. Her eyaletin dillerinin organizasyonu devlete aittir. Ülkede Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç ayrı dil konuşulmaktadır. Belçika’nın Brüksel bölgesi ki ülkenin yönetim merkezidir ve kullanılan diller Fransızca ve Flamancadır.

Devletin iki resmi dili bulunmaktadır ve bu diller Flamanca ve Fransızcadır. Belçika’da eğitim politikası ülkedeki dil farklılığına göre belirlenmektedir. Konuşulan dilde eğitim yapan okullar bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim yöre halkının dilinde yapılmaktadır ve başka diller öğrencilere öğrenim amacıyla yabancı dil olarak verilmektedir.

İspanya...

İspanyada eğitim dili 1980 yılına kadar sadece İspanyolca olmuştur. 1982 yılında İspanyol parlamentosu bir karar alarak ülkeyi yeni bir idari sisteme göre bölgelere ayırmıştır. İspanya resmen krallık olmasına rağmen devletin siyasi örgütlenmesini  onyedi eyalet olarak şekillendirilmiştir.  

Yeni sistemle birlikte Bask bölgesi ayrı bir bölge olmuştur ve Bask dili bölgenin resmi ve eğitim dili olarak kabul edilmiştir. Bask bölgesindeki okullara Bask dilinde eğitim imkânı sağlanmıştır. Ülkede başlıca dört dil konuşulmaktadır ve bazı eyaletlerde yerel dil eyaletin resmi dili olarak kabul edilmektedir. Ancak devletin resmi dili her koşulda yine İspanyolcadır.

Norveç...

Norveç’te iki yerli halk bulunmaktadır. Bu halklar Norveçliler ve Sami’lerdir. Sami’ler ülkenin Kuzey bölgelerinde yoğun olarak yaşamalarına rağmen, aynı zamanda tıpkı ülkemizdeki Kürtler gibi çeşitli başka bölgelerine de dağılmış durumdadırlar. Sami halkı da Türkiye deki Kürt ve diğer halklar gibi uzunca bir süre kendi devletince baskı altına alınarak asimilasyon politikaları uygulanmış bir halktır. Örneğin Sami dilinin sınıflarda konuşulması yasaklanmıştır.

Norveç devletinin bu asimilasyon politikaları 30 yıl kadar sürmüştür. Bizim 12 Eylül 1980 darbesinin sıkıntılarını yaşadığımız 80 li yıllarda, Norveç Parlamentosu, Sami halkı için kendini Sami olarak tanımlayanlar tarafından seçilmiş bir konsey oluşturulmasına imkan sağlanmış ve bu konseyin Sami halkını ilgilendiren bütün konularda tavsiyede bulunma hakkı  olduğunu kabul etmiştir.

1985 de zorunlu eğitim için yeni bir ulusal müfredat programı kabul edilmiştir. Norveç’te Zorunlu Eğitimde Sami öğrencilere özel haklar verilmiştir. Ulusal müfredatta Sami öğrenciler için üç ders bulunmaktadır.

1- ) Sami anadilinin eğitimi,
2- ) Sami öğrenciler için, ikinci bir dil olarak Norveçce,
3- ) İkinci dil olarak Sami dili. Bu ders anadili Norveçce olan ancak Sami dilini İkinci dil olarak öğrenmek isteyenler içindir

Sami okullarında ki öğretmenlerin Sami dilini konuşma, Sami kültürünü bilme ve olumlu bir tavır içinde olma zorundalıkları bulunmaktadır. Bununla birlikte tarih, coğrafya ve kültür derslerinin içerikleri, Sami tarihi, Sami kültürü ve Sami yaşam tarzına uygun şekilde hazırlanmıştır.

İtalya...

Resmi belgeler İtalya da bazı bölgelerde iki dilde hazırlanmaktadır. Resmi belgeler bazı bölgelerde iki farklı dilde hazırlanmasıyla beraber her koşulda İtalyanca olan geçerli sayılmaktadır.

İtalya da anaokullarından başlamak üzere temel eğitimde İtalyanca ile beraber talebe göre diğer dillerin eğitim aracı olarak kullanılması mümkün kılınmıştır.

Danimarka...

Danimarka’da yaşayan Alman halkı aynen kendi ülkelerinde yaşadıkları gibi her türlü din, dil, eğitim ve kültür gibi haktan yararlanmalarının yanı sıra, eğitim için de Danimarka eğitim bütçesinden ödenek almaktadırlar.

Finlandiya...

Ana Dilde Eğitim konusunda çok fazla detay anlatmaya gerekmeyen bir ülke Finlandiya. Çünkü bu ülkede altı ayrı Ana Dilde Eğitim yapan okullar bulunmaktadır.

Avusturya...

Bu ülkeyi de çok detaylı anlatmaya pek gerek yok sanırım, Avusturya’da 1967 yılından bu yana okullarda ek anadil dersi verilmektedir.

Fransa...

Bir çok yasal düzenlemede örnek aldığımız ülke olan Fransa’da Fransızca dışındaki yerel diller, anaokullarından başlamak üzere üniversiteye kadar hem resmi, hem de özel okullarda sorunsuz engelsiz öğretilmektedir.

İsviçre...

Bu ülke Ana Dilde Eğitim sorununu aşmış örnek gösterilebilecek ülkelerin başında geliyor diyebiliriz. İsviçre vatandaşı olanlar, eğitim sistemleri sayesinde en az iki veya üç dil öğrenebilmektedir. Bu dillerin öğrenilmesinde ve öğretilmesinde sorun yaşamamaktadır.

İsviçre devleti yirmi üç eyaletten oluşan federal bir devlettir. İsviçre de eyaletlerde Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Roman dili konuşulmaktadır. Her eyalette eğitimde o eyaletin Ana Dili kullanılırken, diğer bir eyaletin dili de zorunlu seçmeli dil olarak eğitimde kullanılmaktadır. Bununla birlikte yaygın olarak İngilizce de eğitim kurumlarında öğretilmektedir.

Bolivya...

1994′de bir eğitim reformu yapmıştır. Bu reform ile Bolivya devleti ülkede İspanyolca’nın yanı sıra Bolivya’daki OTUZ yerel dilin bütün okullarda hem dil dersi, hem de öğretim dili olarak kullanılmasına olanak sağlamıştır

İsrail...

Ülke nüfusunun yüzde seksenikisi (%82) İbranice konuşmasına rağmen ülkede oturan yüzde onsekizlik (%18) Arap nüfusunun konuştuğu Arapça’ya özel bir statü tanınmış. Resmi dil İbranice ancak Arapça diline eğitim ve kültür alanları ile kamu alanlarında özel bir statü verilmiş. Araplar ilk ve orta öğretimde kendi Ana Dillerinde Eğitim alabiliyorlar ve ikinci dil olarak da İbranice’yi öğrenmek zorundalar.

Çin...

Ülkede çok sayıda farklı etnik grup ve yaklaşık 140 farklı dil konuşulmakta. Ülkenin çoğu Mandarini adında bir dil konuşmakta.

Ülkenin resmi dili Çince. 1984 yılında çıkardıkları bir yasayla bölgesel özerklikler verilmiş ve özerklik bölgelerinde dilin korunması ve geliştirilmesi gerektiği belirtilmiş. Özerk bölgeler, o bölgedeki eğitim dili hakkında karar alma yetkisine sahip kılınmış. Özerk bölgelerdeki öğrenciler kendi anadillerinin yanı sıra Çince’yi de öğrenmek zorunda.

Almanya...

Almanya’da bazı eyaletlerde ilkokuldan başlayarak haftada 3 ila 5 saat zorunlu anadili dersleri veriliyor. Almanya 1980′li yıllarda uyguladığı çocukların Almanca’yı iyi öğrenebilmeleri için anadillerinden yoksun bırakılmaları tezini artık terk etmiş.

Almanya  ‘’Ulusal Uyum Planı’’ adı altında çift dilli eğitimin gerekliliği yaklaşımı kabul edilmiş. Haftada iki saat Türk ve Alman öğretmenlerin bir arada girebilecekleri dersler düzenlenmiş ve her iki dilin de karşılaştırmalı öğretimi uygulanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri...

Amerika’nın nüfusun yüzde yirmibeşi (%25) tarafından konuşulan İspanyolca dili, eğitimde ikinci dil olarak yer alıyor. Ana Dili İspanyolca olan çocuklara yönelik okullar bulunmakta. Öğrenciler eğitimlerini bir hafta İngilizce, bir hafta da İspanyolca olarak alabilmekte.

İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler... 

Bu üç bögede de Ana Dilinde Eğitim hakkı vardır. Bu hak bu bölgelere yetki devri ile özerklik tanıyan bir takım yasalarla tanınmış.

Eğitim alanında Gal ve İskoç dillerinin kullanılması düzenlenmiş, okul öncesi eğitim, ilköğretim, orta öğretim ve üniversite dönemlerinde Gal ve İskoç dillerinde eğitim kabul edilmiş, ayrıca bu dillerin okul dışı eğitimle öğrenilebilmesine de imkan tanınmış.

Gal ve İskoç dillerinin medyada, yargı kurumlarında, idari makamlarda ve kamu kurumlarınca kullanımı da düzenlenmiş. İrlanda dili de dahil olmak üzere her üç dilin de sadece özel alanda değil kamusal alanda da kullanımı serbest kılınmış.

Her üç dilin konuşulduğu bölgelerde bölgesel ve yerel yönetimlerde bu dillerdeki yer adlarının resmî dildeki adıyla birlikte kullanılması ve benimsenmesi kabul edilmiş.

Welhasılıkelam...

Başka ülkelerde Ana Dilde Eğitim yapılmadığını ve Ana Dilde Eğitim yapılırsa ülke bölünür diyenlere net olarak sözüm şudur ; Ana Dilde Eğitim, ülkeyi bölmez, tam tersine güçlendirir ve zenginleştirir. Ana Dilde Eğitim bir ülkeyi özgürleştirir ve demokrasiyi geliştirir.

Farklı ülkelerde farklı metodlarla Ana Dilinde Eğitim sorununun çözülmesi yukarıda anlatmaya çalıştığım örneklerdeki gibi ya da yeni ve karma bir modelle çözülebilir.

Ana Dilinde Eğitim meselesi esasen eğitim ve öğretimle alakalı bir konu olmasına rağmen, bu konuyu siyasi tartışmalar içinde ele almaktan tüm taraflar süratle vazgeçmelidir.

Bu konu insani ve doğal bir haktan ibarettir, ideolojik duruşların ve özellikle de toplumumuzda kaygı verici şekilde taraflarca yükseltilmekte olan milliyetçi söylem ve iddiaların ekseninden çıkarılmalıdır, siyasi meze yapılmamalıdır.

Hoş kalın... 

16 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync

13 Kasım 2012

63. GÜN


Kürt Sorunu endeksli açlık grevleri, kim ne derse desin maalesef önemli bir hal aldı.

Bugün itibariyle altmışüç gündür devam eden ve her an bazı ölümlerin gerçekleşebileceği bir noktaya varıldı. 

Toplum, açlık grevleri konusunda da, bir çok diğer konu gibi yine kutuplaşmış durumda.

Bir kesim ; zaten terörist bu insanlar, ‘’ölürlerse ölsünler’’ bize ne modunda,

Bir başka kesim ; maharetmişcesine açlık grevindekileri ‘’destekleme’’ modunda,

Daha duyarlı diğer bir kesim ise bu grevlerin bitmesi yönünde insani ve demokratik çabalar içerisinde ve ‘’ölümler olmasın’’ derdinde.

İktidar adına Başbakan ise altmışüç güne ulaşan açlık grevini , önce yok diyerek görmezden gelip, sonrasında ise böyle bir grev var ama şov, blöf  ve şantaj yapıyorlar diyerek olabildiğince durumu küçümsedi ve önemsizleştirmeye çalışmakta.

Akit tarafından Başbakan’a hediye edilen bir de ‘’Kuzu Kebabı’’ söylemi var ki, açıkçası tam evlere şenlik.
Açlık grevlerinin başlama tarihi ile o yemeğin BDP li vekillerce yenildiği tarih arasında neredeyse  DOKSAN GÜN  var. BDP lileri böyle saçma ve basit bir ‘’kuzu kebabı’’ söylemiyle eleştirenler hiç mi kebap vs yemiyorlarmış o insanlar açlık grevindeyken ?

Nedir yani ? Bu ne basit bir yaklaşımdır ? Ayıp !...El İnsaf !

Neyse...

Umuyorum Başbakan’ın dediği doğrudur, insan hayatları tehlikede değildir ve söz konusu grev gerçekten bir şovdur. Ancak Adalet Bakanının grevdekilerle ilgili değişik zamanlarda yaptığı sayısal bilgilendirmeleri ve açıklamaları dikkate alırsak, devam eden bir açlık grevi söz konusu.

Ha bir de abuk subuk ve yersiz bir açlık grevi mi denmeli yoksa  ölüm orucu mu tartışması da bir yandan hararetle tartışılmaya devam ediyor. Oysa altmışüçüncü güne gelinen bu eylemde, bilinen şu ki ellinci günden itibaren bir açlık grevi zaten insan bedenini ölüme götürebiliyor.

Halen devam eden Açlık Grevleri aslına bakarsanız çok boyutlu bir tartışma konusu.

İnsani boyutu var,
Ahlaki boyutu var,
Siyasi boyutu var,

Grevdekiler Ne istiyor ?

Talepler şöyle ...

1-) Ana Dilde Savunma Hakkı...
Bunun gerçekleşeceği, bu hakkın iade edileceği iktidar tarafından eylemlerden bağımsız olarak hali hazırda zaten taahhüt edilmiş durumda. Dolayısıyla bu talep maddesi ile ilgili sorun zaten fiilen ortadan kalkmış durumda. Hatta ben bu yazımı yazdığım saatlerde bu hakla ilgili düzenlemenin TBMM de görüşülmesi söz konusu, belki de siz bu yazıyı okudugunuz sırada bu düzenleme yapılmış olacak.

2-) Öcalan ın avukatlarıyla görüşebilmesi talebi ve bu anlamdaki ‘’tecritin’’ kalkması...
Yetkililer, Öcalan’ın avukatları örgütsel talimat taşıyor gerekçesiyle buna müsade etmiyor, ancak Öcalan’ın ailesi ile görüşmesine bir engel yok... Bu anlamda Öcalan’ın durumunun tam da bir tecrit olduğu söylenemez.
Normalde Öcalan’ın AİHM devam eden davası olduğundan avukatlarıyla görüşmesi doğal ancak yetkililer Öcalan ve avukatlarının bu görüşmeleri ‘’örgütsel talimat mekanizmasına’’ dönüştürdüğünü ifade ediyor ve avukatlarıyla görüşmesine müsade etmiyor.

Ayrıca Öcalan’ın lideri olduğu örgüt, ailesinin kendisi ile görüşmesini de nedense istemiyor ve açıkça engelliyor. Hatırlarsanız son dönemde kardeşleri Öcalan ile bir kez görüşebildi ve diğer bir görüşme talebini ise örgütün lideri bizzat reddetti.

Bu çelişkili durum ‘’görüşme’’ serbestisinin kullanımı yönünde bir kilitlenmeye yol açmış durumda. Bu kilitlenmenin mutlaka aşılması gerekiyor.

Avukatlarla görüşmeyi, örgüte talimat akışını engellemek için yasaklamanın çok efektif bir karar olduğunu düşünmüyorum. Bu görüşme yasağı kaldırılmalı ve Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkı iade edilmelidir.

Ya hu zaten bir yerlere talimat yollamak isteyen, o talimatları kardeşiyle de yollar bir başka yakını vasıtasıyla da, dolayısıyla bu yasaklama hiç yerinde ve anlamlı değil ki.

3-) Ana Dilde Eğitim talebi...

Evet bu talep tüm halklar için doğru bir talep ve haktır.

Bu taleple ilgili olarak kabine üyelerinden Burhan Kuzu’nun ‘’böyle bir talebe evet demek şeytana uymaktır’’ yönünde talihsiz açıklamaları var. Üstelik ‘’Başbakan da benim gibi düşünüyor’’ diyerek. Bu söylemlerin ortamı daha da gerdiğini, hele de açlık grevlerinin devam ettiği bir ortamda son derece yanlış olduğu kanaatindeyim.

Ancak şunu da hemen belirtmek isterim, her ne kadar ana dilde eğitim talebi insanlarının analarının ak sütü gibi onlara helal ve hak ise de şahsen ben bu ve diğer taleplerin açlık grevi yöntemiyle elde edilmeye çalışılmasını hiç doğru bir yöntem olarak görmüyorum.

Her şeye rağmen ülkede bu tip talepleri devletten talep için siyaset yolunun halen açık olduğunu görmek gerekir .

Toplumu oluşturan halkların tüm kesimlerinin, tüm zorluklara ve engellemelere rağmen, sivil siyaset yolunu kullanmasının en doğru yol ve yöntem olduğu kanaatindeyim.

Çözüm İçin ...

1-) İvedilikle insani girişim ve söylemler öne çıkarılıp açlık grevleri fiilen sona erdirilmelidir.
2-) Öncelikle ölümler engellenmeli, sonra taleplerle ilgili tartışma ve diyalog ortamı sağlanmalıdır.
3-) Kürt Siyasetçi ve aydınlar eylemin sona erdirilmesi için çok daha aktif rol almalıdır.
4-) Ahlaki duruş olarak, açlık grevini yok sayma ve küçümseme tavrından kesinlikle vazgeçilmelidir.
5-)  İnsani duruş olarak herkes grevin durması yönünde çaba sarf etmelidir.
6-) Siyasi duruş olarak taleplerin çözümünün bir süreç gerektirdiği taraflarca anlaşılmalıdır.
7-) Açlık grevi krizi, tarafları gererek değil konuyla ilgili diyalog ortamı yaratılarak aşılabilir.
8-) Olası bir ölümün örgüt tabanını daha da güçlendireceği unutulmamalıdır.
9-) Olası bir ölümün iktidarı da ciddi anlamda bir sorumlulukla başbaşa bırakacağı bilinmelidir.
10-)Kürt siyasi hareketi şiddeti bir yöntem olarak benimsemekten vazgeçmelidir.
11-)Örgüt bedenleri can ve kurşun haline getirme politikasından vazgeçmelidir
12-)Grevin ne mahkum hakları ile ilgili ne de hapishane koşulları ile ilgisi bulunmamaktadır.
13-)Örgüt açlık grevi ile mağduriyet üreterek siyasi kazanç sağlama eğiliminden vazgeçmelidir.
14-)Örgüt bu metodla ana dilde eğitim ve tecrit konusunda bir netice elde edemeyeceğini bildiği halde, mensuplarını ölüme yatırması insani ve vicdani değildir. Bundan vazgeçmelidir.
15-)Grevdeki insanlar zorla da olsa gönüllü de olsa açlık grevi yapmaktadırlar ve ne yazık ki ya sakat kalacak ya da vefat edeceklerdir, insani açıdan greve duyarlılık gösterilmelidir.

Birileri...

Oh canıma minnet, zaten onlar terörist ve zaten de Kürt, ölürlerse ölsünler banane diyebilme haysiyetsizliğini gösterse de, ve hatta birileri bir şekilde devam eden bu açlık grevini küçümseyen, yok sayan tavırlar içinde olsa da....

Ben hala bu ülkede insanlığın ölmediğini düşünenlerdenim....

Emin değilim ama belki bu dramı siyasetçisiyle, akademisyeniyle, sanatçısıyla hangi siyasi görüşte olursa olsun Kürtlerden oluşturulabilecek bir akil insan grubu da bitirebilir.

Kendimce ölümler olmasın diye çözüm aradım köşemde...

Belki sesimi duyan vardır...

Hoş kalın... 

13 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync

18 Eylül 2012

Yalnızlık


Birşeyler oluyor...

Bölgesinde ve yakın coğrafyalarda, özellikle de Müslüman halkın yoğun yaşadığı ülkelere ‘’rol model’’ iddiasındaki ülkem giderek yalnızlaşıyor.

Avrupa...

Avrupa desen, zaten Başbakanın Bosna-Hersek gezisindeki bir konuşmasında üzülerek izlediğim ve alaylı bir dille ifade ettiği gibi 30 yıldır kapısından içeri almıyor...

Bu durum bir başkasına komik gelebilir belki ama bu konuda birinci derecede sorumluluğu olanların bu gülüşü içler acısıydı...

İktidarın ilk yıllarında ciddiyetle ele alınan Avrupa Birliği adeta kendi haline terk edilmiş durumda, ilgili bakanlık ise Turizm Bakanlığı’nın junior bakanlığı modunda varlığını sürdürüyor...

Anlayacağınız ‘’tık’’ yok...

Ortadoğu...

Ortadoğu desen, bahar mı darbe mi, yoksa devrim mi, ne olduğu pek de belli olmayan adeta darbeye devşirilmiş devrimler yaşayan bir bölge ve Türkiye nin bölge ile ilişkileri ‘’duygusal’’ slogan ve bir takım klasik retoriklerden öteye değil...

Bölgedeki yeni oluşumlarda pozisyon alma vesonuç itibariyle oluşan yeni pazarlarda Türkiye’nin eskiye oranla ne kadar aktif olduğu ortada..

Kaybedilmiş pazarlar söz konusu...

Sadece ekonomik değil elbette kaybedilenler...

Ortadoğu'da zamanla bir itibar kaybı da söz konusu olacak...

Belki de bizim için en önemlisi bu ‘’itibar’’ kaybı olur...

Bu bölge zaten hiç durmadan kaynayan bir kazandı ve bu kazana da kendimizi yine ‘’duygusal’’ söylemlerle atıverdik...

Yılların Filistin meselesini Gazze lokaline indirgedik ve insani yardım şu bu derken, politik ve siyasi çözümler yerine gemiler kaldırarak abluka delmeye çalıştık...

Hesapsız zamansız ‘’projelere’’ kalkışarak adeta ateşe atladık...

Canlar verdik ve yeni sorunlar kazandık...

Mesele vatan toprağı dışında, yardım şu bu adı her neyse bir kaş yapmaya çalışırken, bunu göz çıkarmadan başarabilmek...

Sonuç itibariyle ne mi kazandık...

Bölgedeki stratejik müttefik olan İsrail ile tabire caizse ‘’papaz’’ olduk...

Kazandığımız bu...

İyi mi oldu...

Hayır ülkenin ‘’çıkarları’’ adına hiç iyi olmadı...

Nerden mi belli ?

En basiti, bölgemizde tırmanan teröre bakın anlarsınız...

Netice itibariyle şimdi bir ayağımız Ortadoğu’nun kaynayan kazanının da içinde...

Her şey ortada....

Ortadoğu’da da bir kazanç söz konusu değil...

Üstelik külliyen zarar söz konusu

Komşular...

Komşulardan isterseniz hiç bahsetmeyelim....

Bana bir tane sorunsuz olduğumuz yada düşman bellemediğimiz ülke gösterin eywallah diyeyim...

Yok işte yok...

Suriye yi takmışız kafaya illa da adı Esed/Esad her neyse iktidarını yıkacağız...

Ya sonra ne olacak ?

Türkiye den bir vatanperver milletvekilini mi atayacaksınız oraya ?

Yeni gelecek olanın Rusya nın Çin’in ve İran’ın kabul etmeyeceği biri olacağını mı sanıyorsunuz ?

Tamam orda eziyet gören insanlara aç kapını gelsinler, insanlığını göster elbet...

Gerisi o ülkenin kendi vatandaşlarının çözmesi gereken, çözemiyorsa da Birleşmiş Milletlerin vs çözmesi gereken bir durum değil mi ?

Kendi sorunlarımızı hallettik çözdük de sıra oraya mı geldi ?

Hayır çözmedik ve üstelik başımızdaki terör belasına yeni sponsorlar yarattık...

Bırakın Allahınızı severseniz bu maceraları...

Allah aşkına harcamayın ülkemin kaynaklarını ve enerjilerini  boş yere....

Zamansız ve hazırlıksız, güçsüz ve yeterince kudretsizken ‘’tatlı hayaller’’ kurmanın zamanı mı ?

Erken öten horoz olmak bu ülkenin halklarına yakışıyor mu ?

Elbette yakışmıyor...

Elbette mübah değil...


18 Eylül 2012
Twitter : @cngzkync

10 Eylül 2012

Umuda Yolculuk


Hallerinden şikayetçi, mutsuz ama her şeye rağmen ümitvar insanların umuda yolculuğu...

Belki de ellerindeki avuçlarındaki son kaynakları da bu yolculuğa çıkabilmek için harcayan insanların dramı...

En son Foça da yaşanılan ve onlarca ‘’umut yolcusu’’ nun vicdanları sızlatan trajedileri ve ne yazık ki feci şekilde son bulan umutlar, hayaller ve hayatlar...

Giden gittikten sonra, tekne neden battının sebeplerini  bulsak ne yazar, bulup suçluları tespit edip cezalandırsak ne yazar ?

Çok aramaya da gerek var mı ? Bu tip dramların suçlusu hepimiz değilmiyiz ? İnsanlık tarafından oluşturulmuş düzenlerdeki adaletsizlikler değil mi?

Aklıma Merhum Erbakan geldi bir an, o da ‘’Adil Düzen’’ deyip durmuştu yıllarca ancak bu söylemi maalesef sadece bir ütopya olarak kalmıştı. İyi şeyleri tıpkı Merhum Erbakan gibi iyi niyetle hayal de etmek lazım elbet ki, bir gün gerçekleşme ihtimalleri olsun hiç değilse...

Bu hayali dağarcığımıza kattığı için, her ne kadar sağlığında yürüttüğü siyaseti ile paralel düşüncelere sahip olmasamda, hazır kendisinden söz etmişken, merhumu bir kez daha saygı ve rahmetle anıyorum...
------------------
Yıl 2002 Aylardan Kasım.....

Hallerinden şikayetçi, mutsuz ama tüm yorgunluğuna rağmen ümitlerini var etmeyi becerebilmiş ülke vatandaşlarının %34 ü ellerindeki ‘’oy’’ sermayesini kullanarak ‘’umuda yolculuk’’ adına limanda duran yelkenli gemilerden adı  Ak Parti olana biner...

Aynı vatandaşların %19 u ise limandaki CHP adlı yelkenli gemiye ve geriye kalan diğer vatandaşlar da gemiden çok fiziken birer yelkenli gezi teknesi büyüklüğündeki başka bazı teknelere biner....

Aslen aynı dağın denizin yeli ile yola çıkan teknelerden Ak Parti , CHP, MHP ve BDP adlı gemiler hariç bir çoğundan zaman içinde haber alınamaz...

Yıl 2007 Aylardan Temmuz...

Batmadan fora yelken ‘’umuda yolculuk’’ yapmaya devam eden bu dört gemi, batan teknelerden geriye kalan ve denizde çırpınıp duran ‘’umut yolcuları’’ nı da adeta denizden toplayarak adı ‘’umut’’ olan yolculuğa devam ederler...

Öyle ya aynı dağın ve denizin yeli ile giden bu yelkenli gemiler adı ‘’umut’’ olan aynı yolun yolcusudurlar....
Denizde kurtarılmayı ve ‘’umut yolculuğu’’ na devam etmeyi bekleyenlerin  büyük çoğunluğunu Ak Parti gemisi denizden toparlar...

Öyle ki.. %49-50 ye varmıştır gemisindeki yolcuların  tüm yolculara oranı...
Yol çetin ve meşakkatlidir, hava bozar sık sık...

Balyoz, Ayışığı, Eldiven gibi adlarla anılan fırtınalar çıkar yolda ancak ağır kayıplar vermeden atlatılır genelde bu fırtınalar...

Gemiler arasında hatırı sayılır bir muhalefet pek yoktur ancak, yukarıdaki paragrafta adlarını vererek bahsettiğim  Hava Muhalefetleri  diğer beklenilen ancak olmayan muhalefetten daha beterdir çoğu zaman...

Fırtınalar yetmezmiş gibi, bir de adı Ergenekon adlı korsan gemisi ile karşılaşır ‘’umut yolcuları’’...
Hakkını vermek gerekir Korsan Gemisi ile en ciddi savaşı Ak Parti adlı gemidekiler verirken, CHP adlı gemidekilerin hedefe daha önce varabilmek adına olsa gerek Korsan Gemisi Ergenekon ‘a diğer gemilerle birlikte gizliden gizliye destek oldukları görülür..

Yolculuk uzundur...

Umutsuzluğa kapılanlar yorulanlar ve dahi kaptanına güvenini yitirenler olur...

Mesela kimi tayfalar kendi gemilerinden ayrılarak, kendilerini daha hızla hedefe ulaştıracaklarını sandıkları Ergenekon Gemisi ‘nde kaçak olarak devam etmeye kalkışırlar...

Ergenekon Gemisinde o kadar çok kaçak yolcu vardır ki yeni gelene pek yer yoktur, çareyi ülke adını taşıyan bir ‘’filika’’ ile ana gemiye bağlanarak yol almakta bulurlar...

Ancak Ergenekon Gemisi nin kaptanı onları gemiye almak için değil, sadece ilk bindikleri gemiden ayrılmalarını sağlamak için ‘’gel’’ diyerek kucak açmıştır onlara..

Gün gelir ve ülke adını taşıyan filikada yelkensiz yolculuk yapanlar, Ergenekon Gemisinin kaptanı tarafından, bindikleri filikayı Ergenekon Gemisi’ne bağlayan halatın gemi kaptanı tarafından çözülmesi sonucu, filika daki kaçak yolcu ‘’güvendiği dağlara kar yağmış’’ misali ıssız denizin orta yerinde bir başına kalır...

Durumu acıklıdır...

Yıl 2012 Aylardan Eylül Gün Bugün...  

Fırtınalar yaşanmış halen de yaşanılmaktadır...

Ak Parti %49-50 lik rüzgarın gücüyle tam yol hızla devam etmektedir...

Ancak yaşanılan fırtınalar Ak Parti Gemsinin kaptanını oldukça yormuştur...

Üstelik gemi de limandan ilk çıktığı günkü gibi bakımlı ve hasarsız değildir....

Yelkenlerinde yırtıklar gövdesinde her an geminin su almasını sağlayabilecek Uludere, Uçak, Yeni Anayasa, Avrupa Birliği, Terör ve Kürt Sorunu gibi yaralar bulunmaktadır....

Zaman içinde her ne hikmetse yeni ve dinamik ‘’umut yolcularından’’ takviye edilmemiş ve değiştirlmemiş mevcut eski tayfa, kaptanın arzu ettiği gibi hizmet vermemektedir...

Yorgun kaptan tayfasından da alamadığı yeterli tayfalık sebebiyle gemisinin dümenini tam anlamıyla kontrol edememekte ve demokrat  rotadan sapmaktadır...

İşin kötüsü ‘’umut yolcularının’’ şu an için ‘’umuda yolculuğu’’ nun kaldıkları yerden devam etmesini sağlayacak alternatif başka bir gemi de bulunmamaktadır...

Besbelli  Ak Parti Gemisinin 30 Eylül Liman Ziyareti, geminin hemen kızağa alınıp gerekli tüm tadilatlarının yapılması ve tayfasının yenilenmesi için bulunmaz bir fırsattır...

Bu fırsat iyi değerlendirilmezse ne mi olabilir ?

Unutmamalı ki...

Ak Parti’nin ''umuda yolculuk'' gemisinin ambarında, tıpkı  Foça’da batan gemideki gibi soğuktan fırtınadan üşümesinler diye kilitli duran ''Milli Görüşçüler'' adında kaptanın özel ‘’muhafazakar’’  yolcuları var...  

Ak Parti’nin ''umuda yolculuk'' gemisinin kaptan köşkünde, gemiye sonradan alınan ''Milliyetçiler'' adında, kaptanın denizden ‘’toplama’’ özel yolcuları var...  

Ak Parti’nin ''umuda yolculuk'' gemisinin güvertesinde, tıpkı  Foça’da batan gemideki gibi yolculuk yapan, nasıl olsa onlar üşümez diye düşünülen ve herhangi bir durumda sağ kalmaları daha muhtemel kimi solak kimi sağlak ''Demokratlar ve Liberaller'' adında kaptana güvenip Ak Parti Gemisine binen özel yolcuları da var...

Allah Muhafaza...

Ya bu fırsat iyi değerlendirilemeyip bunca kıymetli ‘’umut yolcusu’’ ile Ak Parti Gemisi , Foça’da batan gemi gibi kayalıklara çarparsa ?!

Ya Batarsa ?!

10 Eylül 2012
Twitter : @cngzkync

1 Eylül 2012

Tehdit Siyaseti


Geçtiğimiz Cuma günü, Kanaltürk adlı televizyon kanalının konuğu oldu Sayın Erdoğan...
Yine ‘’muhteşem’’ sorular sorabildiği ‘’düşünülen’’ Genel Yayın Yönetmeni beş gazeteci karşısında dikkat çekici ifadelerde bulundu.

Aslında bildik bilindik bir ‘’vaka’’ durumunda olan ifadeleri burada uzun uzadıya yazıp anlatmaya çok da bir gereklilik yok. Evet uzun uzadıya değerlendirip anlatmaya ‘’ne yazıktır ki’’ çok fazla bir gereklilik yok...

Ne yazık ki ‘’dostça’’ değerlendirme yapanların iktidar ahalisi tarafından bir türlü anlaşılamadığı, yada bir ihtimal onların anlatmayı beceremediği bir kısır döngüdeyiz...

Kısaca üzerinden şöyle bir geçelim...

Hain Ebeveynler...

Bir önceki yazımda da ifade ettiğim üzere yeni egitim öğretim yılı, yeni ‘’Dert+Dert+Dert’’ sistemi ile çok yakında başlıyor..

Başta doğu ve güneydoğu illerinde olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinde plansızlık ve hazırlıksızlık nedeniyle sınıflarda 80-90 öğrencinin aynı anda eğitim alması gerekecek...

Hadi bu fiziki sorunları bir anlığına kenara koyalım, bir süre sonra bir şekilde halledildi diyelim, peki ya bu 66 ay meselesi n’olacak ?

Bazı ebeveynlerin tercihlerini bu yaş düzeyinde okula yollamak istememeleri durumu konusu sorulunca, Erdoğan bu konuda tercihlerini bu yönde kullanmak üzere mecburen rapor vs alanlara ‘’Bakın bu 66 ay meselesinde gidip rapor alanları ben evlatlarına ihanetle vasıflandırıyorum’’ dedi...

Bu ne kadar güzel bir ifadedir böyle, annelere babalara nasıl ve böyle rahatça ‘’hain’’ yakıştırması yapılabilir ? Anneler ve babalar sizinle ve iktidarınızın icraatleri ile ilgili hemfikir olmuyor ise onlara direkt olarak ‘’hain’’ mi denir ?

Anne ve babalar evlatları konusunda özgür vatandaşlar mıdır yoksa ülkeye hükmedenin birer tebası ve talihsiz bir şekilde tanımladığınız üzere ‘’hain’’ midir ?

Hatırlatalım..
Ne o anne babalar ‘’teba’’ dır ne de siz imparatorluğa sahip bir ‘’hükümdar’’ sınız. Onlar yasaların izin verdiği ölçüde demokratik tercih haklarına sahip, ‘’özgür birey’’  ve  ‘’vatandaş’’ tırlar, açıkçası onlar ‘’halk’’ tırlar. Siz de onların oyları ile görev verilen ve sadece onlara yönetsel olarak vekalet edensiniz...

Kürt Sorunu Yoktur...

Erdoğan konuşmasının bir bölümünde gelen bir soru üzerine ‘’Kürt Sorunu yoktur’’ ifadesinde bulundu. Bir gazetecinin düzeltmesi ile bu ifadesini ‘’inkar’’ kapsamından kurtarmak için,  ‘’Kürt Sorunu yoktur Kürtlerin Sorunları vardır’’ şeklinde toparladı.

Bu ifadede şaşkınlık yaratan şey Kürtlerin ‘’Kürt Sorunu’’ tanımından anladığı ile yönetenlerin bu ifadeden anladıklarının meğer aynı şeyler olmadığının ortaya çıkmasıydı.

Kürtler zaten on yıllardır ‘’Kürt Sorunu’’ yada ‘’Güneydoğu Sorunu’’ dendiğinde kendilerinin sorun olarak algılandığı değil, kendilerine ait sorunların varlığının ifade edildiğini düşünüyor ve bu sözleri bu şekilde kullanıyorlardı.

Yoksa onlarca yıldır yöneten akıl ve dahi devlet aklı, bu ifadeyi Kürtlerin kendilerini bizzat sorun olarak ifade edecek manada mi kullanıyorlardı.. ?

Öyle idi ise vay halimize...

Hatırlatalım...
Bu ülkede iki ciddi sorun vardır ve bunlardan birinin adı ‘’Kürt Sorunu’’ diğerinin ise ‘’Terör Sorunu’’ dur...

Açılım Yoktur...

Siz kalkın günlerce iç siyasi propaganda uğruna toplumun ağzına bir parmak bal çalarcasına içleri ne yazık ki boş, plansız, hazırlıksız şekilde,

‘’Kürt Açılımı’’
‘’Alevi Açılımı’’
 ‘’Azınlıklar Açılımı’’
‘’Roman Açılımı’’

deyip sözde paketlerle halkın karşısına çıkın, sonra bunların tamamından vazgeçip adını ‘’Demokratik Açılım’’ koyun...

En sonunda da ‘’açılım’’ ifadesinin ‘’millici’’ çevreler tarafından verilen gazla sözüm ona yanlışlığını anlayıp bugün ‘’açılım yoktur’’ deyin...

Son olarak da, geldiğiniz siyasi görüşü temsil edecek en uygun ifadeyi kondurup ‘’Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’’ adını verin...

Projenin başında ‘’milli’’ olmasa olmaz değil mi ?

Mesela sadece ‘’Birlik ve Kardeşlik Projesi’’ tanımı geldiğiniz tabanı ve hızla yönelip adeta teslim olmakta olduğunuz ‘’milliyetçi’’ tabanı tatmin etmez değil mi ?

Hatırlatalım....
‘’Açılım’’ ifadesinden korkmaya çekinmeye hiç gerek yok....
Yeter ki açılım yada projenizin içeriği hazır, demokratik hak ve özgürlükler anlamında da dop dolu olsun...

Akıldanlara Dikkat...

Zihinlerde kavram kargaşaları yaratmak üzere başbakan çevresindekümeleşip ona ‘’akıldanlık’’ yapan ve bu sayede ‘’mucit bilgiç’’ edasında bugüne değin Muhafazakar Demokrat Ak Partiyi rayından çıkarıp, Milliyetçi Muhafazakar Ak Parti kimliğine dönüştürmeyi maalesef başaran, iktidar nemacılarına artık prim vermemek gerekmektedir... 

Hatırlatalım... 
Bu çizgi değişimi Ak Partiye Doğu ve Güneydoğu seçmenini neredeyse tamamen kaybettirmek üzeredir, ülke geneli oy oranları en ılımlı ve Ak Partiye yakın firmaların anketlerine göre bile en az 3-5 puan gerilemiş durumdadır...

Süregelen Medya Tehditleri..
Her fırsatta ‘’malum medya’’ ve ‘’bir kısım medya’’ söylemi üzerinden medyayı adeta tamamen sansürlemeye yönelik hedefler içeren açıklamalar ile birlikte özgürce düşüncelerini ifade etmesi gereken ‘’köşe yazarları’’ üzerinden yapılan eleştiriler, adeta birer orantısız güç kullanımı ve oldukça tehditkardır...

Hatırlatalım...

Eski bir tanımla ülkenin hem ‘’sol’’ hem de ‘’sağ’’ demokratları bu gidişattan son derece rahatsız durumdadır...

Dokunma Tehdidi...

Televizyondaki programda kullanılan, ‘’domuzdan yana’’ ifadesi, BDP ye atfen yapılan ‘’dokunulmazlıkları kaldırma’’ tehdidi gibi bir kaç başlık altında daha söylenecek çok söz var ancak kısaca değinelim...

BDP nin bence de hatalı davranan bazı milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmanın, onları hapse atmanın yada o partiyi kapatmanın bu ülkeye mevcut koşullarda ne getirip ne götüreceğini muktedir olanlar idrak ve hesap edemiyor ise yapacak söylenecek çok fazla şey yoktur..

Hatırlatalım...
Dokunulmazlıkları kaldırma, hapse atma, partiyi kapatma gibi hamleler mevcut koşullarda Terör Örgütü’nün ekmeğine yağ sürecek ve tam da istedikleri propaganda imkanını yaratacaktır, aman dikkat....

Welhasılkelam...

İnanın sözlerin bir anlamda tükendiği ve kar etmediği noktaya doğru görünen hızlı gidişat, yazmaya da pek iştah bırakmıyor..

Siyasetin tehdit ve orantısız güç kullanımı içeren ifadelerden arınması temennisi ile...
Bugünlük bu kadar...

01 Eylül 2012
Twitter : @cngzkync

28 Ağustos 2012

AKP-444 Sendromu

Geçtiğimiz günlerde AK Parti Muğla Milletvekili Ali Boğa, Muğla İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’nin düzenlediği pilav gününe katıldı ve şu açıklamaları yaptı.

“Açılan yere öğrenci bulamazsak tarih önünde vebalini ödeyemeyiz. Kur’an-ı Kerim’in okunmasının yasak olduğu günlerden geçtik. Şu anda imam hatipliler olarak veya müttefikleri, sevdalıları olarak buradayız. Şu anda bir şans geçti elimize. Biz bütün okulları, elbette bu okulların kaydında kuydunda sayıyı artıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumdayız.’’

Eh ne diyelim ‘’hayırlı olsun’’....


Bir yandan bu mal bulmuş mağribi tarzı açıklamalar, diğer bir yandan neredeyse her sene yeni bir öğrenci seçme ve yerleştirme sistemi değişikliği....


Öğrencileri bildik bileli ne yazık ki "sistem kobayı" olmuş bir ülkenin gençlerine mi emanet ettik yarınlarımızı ?


Bir türlü stabilize edilemeyen ve nasıl olacağı on yıllardır net bir şekilde karar verilip yapilandirilamayan eğitim sistemleriyle sözüm ona hedeflendiği üzere, eğitimli ve bilgili bir toplum olunabilir mi ?

Sadece eğitim meselesinde mi ?

Elbette hayır...

Dış politikadan tutun, terör ve ayrıca Kürt Sorunu nun çözümüne kadar ülkenin geleceğini ilgilendiren bir çok önemli konu ve soruna dair, hangi startejimiz uzun vadeli plan ve hedefler içeriyor ki ?

Hadi uzun vadeyi geçtik hiç değilse orta vade stratejilerimiz olsa yine razıyız...

Ya da gerçekte ülke olarak iktidarlardan bağımsız herhangi bir startejimiz gerçekten var mı ?

Vekil beyin sözlerinden de anlaşılacağı üzere, mesele bir ‘’şans’’ yakalama ya da kaybedilmiş bazı şeyleri iktidarı ele geçirince, fazlasıyla yeniden elde etmek ise, bunun adı apaçık ‘’rövanş’’ değil midir ?
Rövanşist yaklaşım ve politika belirlemeler, sadece bu söz konusu edilen okullar konusunda mı ?...

Değil elbet...

ETÖ davasından tutun da 28 Şubat Davasına, 12 Eylül davasına ve diğer devam eden davaların seyrine bir bakın...

O konularda da durum hemen hemen aynı...

Aynı duygu ile hareket edilmiş ve bu davaya konu hadiselerin ülke halkları tarafından yeniden yaşanılmaması için herhangi bir yapısal düzenlemenin pek de yapılamamış yada yapılmamış olacağını göreceksiniz...

Başta mevcut anayasa, sonrasında mevcut askeri ve sivil eğitim sistemi ile ülke yarınlarında yeni darbe yada darbe girişimlerinin olamayacağını hanginiz garanti edebilir ?

Evet mevcut iktidara şu konuda hakkını teslim edelim, elbette bu dava süreçleri toplumda ‘’darbe’’ zihniyetinin oldukça kötü bir anti-demokratik fiil ve teşebbüs olduğu bilincinin oluşmasına katkı sağlamıştır.
Evet iktidar, bu tip girişimlerin bir daha kolaylıkla halk tarafından destek bulamaması yönünde iyi bir psikolojik başarı sağlamıştır.

Peki bu psikolojik olarak yaratılan belki de dönemsel kazanç, gerekli hukuki ve anayasal altyapılar hazırlanamaz ise, mevcut ‘’rüzgarı’’ bir gün değişir de ülkede farklı ‘’rüzgarlar’’ eserse fazlaca bir işe yarar mı ?

Bir hükmü olur mu ?

Türkiye halklarının takribi olarak yarısı size, yıllardır ülkeyi adeta esir almış, ‘’tektipçi’’ zihniyetin torna tezgahını bozun diye oy vermedi mi ? 

Ak Parti bu ‘’tektipçi’’ zihniyeti değiştirmek için harekete geçip başarılı bir şekilde bazı değişimleri gerçekleştirdiğinde, aynı halk sandıkta tekraren kendisine destek olmadı mı ? 

Ak Parti’nin kendisine verilen bu halk desteğini ‘’rövanşist’’ uygulama ve ifade biçimleri ile kullanıp, kendisine verilen desteği adeta kendi ‘’tektipçi torna tezgahınızı’’ kurun diye verilmiş sanması, veya ‘’verilmiş gibi’’ yapması seçmenine ve ülkeye apaçık bir ayıp ve gaflet hali değil midir ?

Yakında, sadece beş yaşında olan bebelerimiz iktidarın ‘’dindar nesil’’ yetiştirme iddiası kapsamında düzenlenmiş ve asrın icadı olan, rövanşist hedefler içerdiğini vekilinin sözlerinden gayet net anlama şansı bulduğumuz, yeni eğitim sitemi 4+4+4 gereği okullarda eğitime başlayacak...

Başka bir deyişle Dert + Dert + Dert başlıyor...

Tüm ögrenci ve velilere rövanşist AKP444 sendromu ile mücadelede önümüzdeki yeni eğitim yılında başarilar dilerim...

Hakkımızda hayırlısı....

28 Ağustos 2012




Twitter : @cngzkync

17 Ağustos 2012

Feryad Var Duyun


Bu da oldu.
PKK, CHP li milletvekili Hüseyin Aygün’ü kaçırdı ve iki gün boyunca halkın hür iradesi ile seçilmiş vekile özgürlük engeli koydu... 

Terörle Yaşam Tarihine Ek...
Bu yaşanan milletvekili kaçırma eylemi yanlış hatırlamıyorsam, ‘’terörle yaşam tarihimizde’’ ilk kez gerçekleşen bir durum...
Evet ne yazık ki bir ‘’terörle yaşam’’ tarihimiz de var bizim..
Okurken yadırgadıysanız bu ifadeyi hiç kendinizi boşa yormayın.. Evet tabii ki var... !
Bu makus tarihi yazanlardan ve hala da bir şekilde yazıyor olanlardan, bir gün barışla yaşam tarihini yazacak olanlar gerekli hesabı şüphesiz soracaktır... o ayrı bir husus tabi.

Niyet okumacılar...
Ortada bir silahlı kaçırma kaçırılma eylemi varken..
Üstelik bu eylemin, öldürmekten imtina etmediğini bildiğimiz bir örgüt tarafından yapılmış olduğu söylenmişken, bir hayati tehlike öyle yada böyle söz konusu iken ve ölüm ihtimal dahilinde iken....
Bazı taze siyasilerin, Hüseyin Aygün’ün de sanırım bir Kürt olması, hatta bu yetmezmiş gibi bir de Alevi oması nedeniyle oluşmuş bir ‘’ön yargıdan’’ da beslenerek yapıldığını düşündüğüm, adeta nefes dahi almadan, olayın sonucu dahi beklenmeden, toplumsal ve siyasi bir hastalık haline gelen ‘’niyet okumacı’’ tarzda yazılıp çizilen komplocu yaklaşımlar....
Utanmadan sıkılmadan Hüseyin Aygün’ü ‘’danışıklı dövüşçü’’ ve neredeyse terör örgütü mensubu ilan edececek tarzda izansız yaklaşımlar....
Ne mi denir bu yaklaşımlara ?
Tabii ki öncelikle akılsız, bilgisiz, vicdansız ve insafsız haleti ruhiyeye sahip denir...
Biz kendi aramızda bunlara komplocu yeni yetme siyasiler de diyebiliriz.
Allah göstermesin, kaçırılan AK Parti ya da MHP den bir milletvekili olsaydı, onada mi utanmadan ‘’danışıklı’’ diyecek ve "örgüt üyesi yada sempatizanı" muamelesi yapacaksınız ? Buna cesaret edebilir misiniz ki meclisimin siyaseten ‘’taze’’ politikacıları ?
Tabii ki edemezsiniz !..
Hüseyin Aygün'e ‘’danışıklı’’ diyerek ‘’örgüt sempatizanı’’ hatta yer yer ‘’terör örgütü üyesi’’ damgasini zerre çekinmeden vuran vicdanlar, Allah Korusun Hüseyin Aygün ölü bulunsaydi ne yapacaklardı ?
Daha ilk günden yaptıkları bu açıklamalardan dolayı hiç mi vicdani rahatsızlık duymaz bu siyaseten ‘’taze’’ politikacılar?
Ah be ülkem..
Zaten olup biteni doğru gören, doğru duyan, doğru anlayan, doğru yorumlayan, doğru karar verenlerimiz çoğunlukta olaydi şimdiye bu kadar YANLIŞ olur muydu ?!

Dağdan Ovaya Feryad ...
Hüseyin Aygün’ün kaçırıldığından serbest kalmasına değin geçen sürede öyle bir siyasi rant sağlama yarışına girişildi ki bir anda, ne Aygün’ün serbest kalışının insani sevinci yaşanabildi doğru dürüst, ne de serbest kaldığında yaptığı açıklamalar arasında yer alan, dağdan ovaya iletilmiş mesajlar anlaşılabildi..
Tam tersine belki de özellikle bazı çevrelerce, ki biz bunlara ‘’baronlar’’ da diyebiliriz, adeta perdelendi bu feryadlar....
Öyle önemli mesajlar vardı ve getirmişti ki HüseyinAygün...
Dağdaki... ‘’Abi kurtar bizi’’ demişti
Dağdaki... ‘’Bu anlamsız savaş bitsin’’ demişti
Dağdaki... ‘’Barış sağlansın çatışmalar bitsin’’ demişti
Bunları söyleyenler, ‘’yaşamak için öldürmek’’ mottosu ile dağda hayatlarını devam ettirmek zorunda olanlardı ...
Bu mesajları ovadakilere gönderenler bir şekilde normalde ‘’öldürmeye programlanmış’’ gençlerdi.... Evet evet ‘’terörist’’ dediğimiz gençlerdendi bu mesajlar...
Bu mesajları birer ‘’feryad’’ olarak duyabilsek ve bu feryadlara doğru yerden durup bakabilsek, barış adına iyi bir yol kat etmiş olmazmıyız...
Bırakın bugüne kadar olan biteni bir kenara, peki bundan sonrası için o feryadları tek başlarına, o hani adeta köşe bucak aradığımız ‘’barış’’ için tarihi bir fırsata dönüştüremez miyiz ?...
Gözlerimiz kör kulaklarımız sağır mı ? Bizler yine dağdan gelen feryadı ve imdadı duyamayacak mıyız ?!

Ne kaybederiz ?...
Biraz değişse şu ön yargilar, bir sürü karmaşık ve iç içe sebep nedeniyle, ki bu nedenler geçen son yüzyılda belgeli ve ama kısmen saklıdır... O evini terkedip dağa çıkmış o insanlara ve netice itibariyle vatandaşlarımıza, biraz empati ile yaklaşılsa ne kaybederiz ?..
Dünleri, bugünleri, hayalleri, aşkları, gözlerinin nurları çalınıp, bir şekilde dağa götürülen Kürt gençlerinin eve dönebilmeleri ve onların da kendi yurtlarında, analarının yanında yeniden yaşayabilmeleri için bir şeyler yapılsa, ne kaybederiz ?...
Hiç kimsenin, bir çok manada evinde rahatı ve huzuru yerindeyken, durup dururken ve kolayca, o iyi yaşamını bırakıp asla dağa çıkmayacağını anlamak için azıcık empati yapılsa, ne kaybederiz ?...
Dağdakilerin de ve bu vatanin evladi gençler olduğunu anlayıp, dağdan gelen ve belki de hala algılayamadığımız o feryatlardan anlamamız gerektiği üzere...
Dönmek isteyen Kürt Gençlerini topluma kazandirmak icin artık bir takım ciddi ve kalıcı düzenlemeler yapılsa, ne kaybederiz ?...
Haa.. Bir de bu soruları, ‘’Ne Kazanırız’’ diye sorup cevaplayabilirsek hiç fena olmaz tabi ....
Umarım ‘’kazanç’’ noktasında çoğumuz o müthiş bolluk ve bereketi görebilmişizdir...

Ovadan Ovaya Feryad...
Şemdinli de araziye vur kaç değil de, mevzi ve alan savunması yaptırılarak adeta ölüm için gönderilen çaresiz Kürt gençleri de artık görmüşlerdir ki, kendileri Kürtlerle ve onların hak hukuk arayışlarıyla hiç de alakası olmayan malum örgüt tarafından canları pahasına kullanılmaktadırlar.
Hüseyin Aygün üzerinden gelen mesajlardan benim anladığım, dağdaki Kürt gençler örgüt kıskacından kurtulmak için kendilerine acil bir yol aramaktadır, gelin bu gençlere bir yol bulalım YOL !
Yine mi körler sağırlar biribirlerini ağırlayacak ve feryadı duyanımız olmayacak ? Yol arayana feryad edene yol bulsak çare bulsak ya ey canım ülkemin körleri ve sağırları !..
Eh tabi ya, ovadakinin sebebi geçmiş son yüz yılda saklı bir takım nedenler ve buna paralel ikna metodlariyla dağa götürülenleri anlamasi zordur.
Çünkü ovada ben dahil ahkam kesenlerin, dağda "yaşamak için öldür" kuralının varlığından haberleri pek yoktur...
Hem bir yandan savaş bitsin diyeceksin hem birileri sana tamam biz de bıktık hadi barışalım diyecek, hem de sen bu ifadeleri dışlayacak ve kalkıp aptalca niyet sorgulayacaksın...
Barış demek ve istemek sadece ovadakilere mi tescillendi Ya Hu ! ?

Ovadan Dağa Feryad...
Farkındayım...
Bir şekilde artık dağa gitmiş yada götürülmüş isen hayatta kalman ne kadar çok öldürdüğüne bağlıdır. Bıkarsın ve dönmek istersin ama dönemezsin... zordur
Sen öldürmüş ve doğal olarak da dönmek istedigin topraklar için azılı bir düşmansındır. O öldüresiye kısır döngüden bir kurtuluş yolunu ararsin ama bulamazsın... zordur
Bir yol bulup feryad edersin avazin ciktiginca, ancak seni duyan olmaz, duysa da ciddiye alan hiç olmaz...
Duyulmak istersin ama duyulmazsın... zordur
Bir yol bulup feryad edip... "bizi burdan kurtarın" demişsindir ama duyan bile duymazliktan gelmiştir seni... zordur
Bir yol bulup feryad edip...  "bu anlamsiz savaş bitsin" demiş umutlarini bir feryada yuklemissindir ama seni duyan yoktur... zordur
Senin sesin feryad olsa da duyulmaz çünkü sen artık dagdaki teröristsindir... henüz kardeşine tek kurşun sıkmamış olsan bile sen teröristsindir... zordur
Duyulmaz feryadin çünkü birilerinin siyaseti ve rantı icin, senin hep terorist kalman gereklidir... Bu aci gercekle bir kez daha yüzlesirsin... zordur
Feryadını duyuramadığın için başka çaren de pek yoktur... zordur
Dağlarina döner ve kardeşinin kurşunuyla ölene dek, dağların kuralı gereği, yaşamak için kardeşini öldürmeye devam edersin.... zordur
Ovadaki bilmez dağda içilen bir tas çorbanin ana ocağindaki bir tas zehir kadar bile lezzetli olmadığını... zordur
Ovadaki bilmez ve bol keseden atıp tutar, ahkam keser "madem oyle gitmeseydin" der durur yüzüne, tükürükle karışık dille ve çemkirerek her firsatta... anlatamazsın nedenini... zordur
Ovadaki zaten bilebilseydi senin neden nasıl dağa gittiğini, sen ey bu vatanin evladi vatandaşı ve ama "teroristi" genç, sen zaten bugün o dağlarda ana hasreti çekiyor olmazdın ki...
Ana hasreti çekmek... zordur
Vazgeçme sakın bu feryattan ey terörist ....
Belki de barış o feryatta saklı....
Faryat etmek de pek ZORDUR... biliyorum..
Ve Farkındayım ....
Birileri bu ifadelerimden hiç birşey anlamayacak, anlamak istemeyecek ve yine kan kokan ırkçılıklarına devam edip ağzına geleni her türlü iftira ve hakaratle...bol keseden savurup sallayacak...
Birileri de belki bahsettiklerimi dikkate alıp, barış adına yeni yeni yollar bulmayı deneyecek ve feryadı duyacak...

Welhasıl Kelam...
Terör örgütü’nün "gücü" silahları değil, ülkeyi bu güne kadar yönetenlerin, dönemsel yanlış politikalarından iştahla beslenen ve ne yazıktır ki, süreklilik arz eden "dağa gidiş" döngüsüdür.
Terörle mücadeleyi "dağa gidişi" engelleyebilecek politikaları üretebildiğimiz gün, kazanma ihtimali söz konusu olabilecektir. Aksi ise apaçık havanda su dövmektir.
Dağdaki teroristleri ve bir şekilde ve her şeye rağmen bu ülkenin vatandaşları olan o gençleri, ki o gençler bir anlamda terör örgütünün asıl ‘’gücünü’’ oluşturan, silah ve mühimmattan çok daha önemli, en dinamik ve en stratejik unsurlarıdır...
İşte o vatandaşlarımızı bir şekilde topluma kazandırmalıyız. Bugüne dek olanlar üzerinden hamasete ve düşmanlığa artık acilen son vermeliyiz..
Analar ağlamasın deyip dururken kastedilen analar o dağdaki evlatların da anaları değil miydi yoksa ?
Öç almanın yada öç alma duygusuyla karşılıklı öldürmenin kimseye yararı yoktur... Bu bir kısır döngüdür...
Ne yazık ki ön yargılı bazı zihniyetler tarafından duyulmayan ve iç politik siyasi çekişmeler nedeni ile de perdelenen, ama Dersim dağlarından yükselen o feryat BARIŞ için iyi bir FIRSAT olabilir...
Barış ise derdiniz... hadi DUYUN !....

17 Ağustos 2012
Twitter : @cngzkync