7 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -3-


Kaldığımız yerden devamla Cumhuriyet dönemine geçiş yıllarına bakalım. Önceki yazımda bahsettiğim durumların, ‘’Türkiye Cumhuriyeti’’ sistemine geçişle birlikte ciddi değişimlere uğradığını ve gidişatta önemli değişiklikler görmeye başlıyoruz.

İmparatorluktan Cumhuriyete Geşiş...

Mustafa Kemal ve ona sıkı sıkıya bağlı yakın çevresi Anadolu’daki direnişi Ankara’da merkezileştirir ve siyasi iktidarını güçlendirmeye başlar.

Savaş döneminde Çerkes Ethem gibi rakiplerini tasfiye eden Mustafa Kemal ve çevresi, siyasi süreçte de çoğu İttihatçı olarak bilinen diğer rakiplerini tasfiye eder.

1926 yılında söz konusu olan İzmir Suikastı ve bu bahane ile de yapılan geniş çaplı tasfiye operasyonu adeta son halkayı oluşturur.

Bu son tasfiye operasyonu ile Kazım Karabekir gibi güçlü isimler de dahil olmak üzere, Mustafa Kemal ve çekirdek kadrosu tarafından karşılarına çıkması muhtemel tüm siyasi rakipler ve figürler ya öldürülür, ya sürülür, ya da siyasi hayattan silinir ve tasfiye edilir.

Bu yıllar aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ‘’Ulusal’’ karakter edinmeye başladığı yıllardır.

Hepimiz Türk Değil miyiz ?...

I.Dünya Savaşı sırasında, Kafkas cephesinde subay olarak bulunduğu bir dönemi ‘’Suyu Arayan Adam’’ adlı otobiyografisinde anlatan Şevket Süreyya Aydemir ; Anadolu köylülerinden oluşan askerlerine konuşma yaparken onlara, Hangi Millete Mensupsunuz ? diye bir soru sorar. Askerler Aydemir’e her kafadan ayrı bir ses denecek şekilde farklı farklı cevaplar verir.

Bunun üzerine Aydemir sorusunu biraz daha netleştirerek şöyle sorar. Hepimiz Türk değil miyiz ? Bunun üzerine askerler hep bir ağızdan yüksek sesle Estagfirullah ! diye cevap verir.

Yine daha önceleri Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında bir metin hazırlanırken kullanılan ‘’Türk’’ kelimesi üzerine tartışmalar çıktığı ve bu kelime kullanılırken ne kast edildiğinin açıklanması gerektiği üzerinde durulur.

Karesi yani bugünkü Balıkesir denilen yerin o dönemdeki milletvekili olan Abdulaziz Mecdi Efendi meclise ‘’Türk’’ kelimesine mana verilmesini rica eder ancak vekiller  bir türlü ortak bir açıklama ve mana konusunda anlaşamazlar.

Osmanlı Sarayının “Etrak-ı Bîidrak” dediği “Türk” lüğü, Anadolu halkının da kötü ahlaklılık ve kötü sıfatlara uygunluk olarak algılayıp eşleştirdiğinden bahsetmiştim.

Burada aklıma şu geliyor, yani bu toplum o günlerden ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ aşamasına geçmişse ki geçmiştir ve hatta zaman zaman bunu terk etmek gerektiği konusunda halen kararsızlıklar yaşamaktadır , peki acaba bu ‘’ne mutluluğa’’ geçiş gerçekten ‘’Türk’’ lüğün faziletinden mi yoksa planlı programlı sistematik bir ‘’Türklük’’ inşaa etme ideolijisinden mi kaynaklanmıştır.

Bu sorunun cevabı net olsa da gelin yine de birlikte o döneme bir göz gezdirelim, bakın neler yaşanmış

Afet İnan – 1928...

1928 yılında Afet İnan, Mustafa Kemal’e Türk ırkının sarı ırka mensup ve bu nedenle de ikinci tip insan olduğunu yazan Fransızca bir kitap gösterir ve “bu böyle midir?” diye sorar. Bunun üzerine Mustafa Kemal de kendisine “hayır olmaz, bunun üzerinde meşgul olalım, sen çalış” der.

Bu talimattan sonraki yıllarda Afet İnan ve başka kişilerin Türk Irkı adına çalışmalar yapmaya başladıkları görülür.

Ana hatlarıyla, Türklerin bozulmamış, hatta üstün bir ırk olduğuna dair çalışmalarda, kafatası ölçümlerinden, tarih çalışmalarına, kan tartışmalarından, burun boyu ölçmeye kadar pek çok “kitap ve çalışma” ortaya konulur.

Hatırlarsanız bunlardan birini geçenlerde yapılan bir grup toplantısında Başbakan Erdoğan da dile getirmişti.

Daha açık ifade etmek gerekirse günümüzde zaman zaman bahsi geçen ‘’Türk Tarih Tezi’’ bu çalışmalarla hayat bulur ve hemen hemen tezin ana hatlarını oluşturmaktadır.

Devam edecek...

Hoş kalın...

07 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

6 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -2-


Kapitalizmin Zorlu Yıllarında Osmanlı...

19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar kendine özgü ve çağın çok gerisinde kalan bir ekonomik yaşama sahip Osmanlı Devleti, Batılılarla olan ilişkiler geliştikçe o dönem dünya geneline yeni yeni egemen olan kapitalist düzenle ilişkiler kurmaya başlar.

Özellikle Kırım Savaşı sırasında Fransa ve İngiltere ile Rusya’ya karşı ortaklaşa yürütülen savaş,  ilişkileri daha da sıklaştırır. İngiliz ve Fransız birliklerinin İstanbul`a gelişi, uzun süre başkentte kalmaları; bir taraftan çoğu Gayrimüslim olan esnaf ve tüccara yeni pazar ve kâr olanakları sağlarken Batı yaşam tarzı ve tüketim örnekleri de hayatımıza karışmaya başlar.  

Daha önceleri çok zengin olsa da çok mütevazı bir hayat süren Gayrimüslim tüccarlar yaşam tarzlarını değiştirip daha lüks ve tüketime dönük bir hayat tarzını seçerer. Bu Avrupa mallarına ilgiyi artırır ve ithalat önceden görülmemiş boyutlara sıçrar. Buna Saray’ın ve üst bürokrasinin ayni eğilimlere girmesi eklenince ister istemez bir israf dönemi başlar. Ülke ürettiğinden fazlasını harcamakta, bütçe devamlı açıklar vermektedir.

Bu arada Kırım Savaşı’nın askeri masraflarıyla, Suriye ve Lübnan’daki karışıklıklar ile daha sonra Hersek ve Sırbistan ve ilaveten Bulgaristan isyanları’nın bastırılması için gerekli askeri harcamalar da bu açıkları artıran unsurlar olur.

Osmanlı Devleti, bütçeden karşılayamadığı para gereksinimini iki yoldan bulmaya çalışır. İlki dış borçlanma yoludur. Özellikle Paris, Londra ve Viyana gibi Avrupa’nın mali merkezlerindeki uluslararası finans kurumlarından borç alınır.

Galata Bankerleri...

Dış Borçlanma yetmediği zamanlar ise iç borçlanma yoluna gidilir. İç borçlanma yolu meşhur ‘’Galata Bankerleri’’ denen bir sınıf bankerin doğmasına neden olur. Bunların hepsi de Gayrimüslim veya Levanten olan , borsa oyunlarına yatkın ve bilgili ayrıca Avrupa finans kurumlarıyla da sıkı ilişkili kişilerdir.

Hatırlatmak gerekirse bu ünlü bankerlerin ilk örnekleri, Manolaki Baltazzi (Baltacı diye de bilinir) ve J.Alleon’dur. Daha sonra Ermeni asıllı Köçeoğlu, Rum asıllı Zarifi ve Hıristaki ile Musevi asıllı Kamondo ailesi bankerlik alanında en tanınmış isimler olarak ortaya çıkar.

Burada dikkat çeken bir noktayı belirtelim, bu bankerlerin yaşamları İstanbul`da geçmesine , bu şehirde çok ciddi miktarlarda paralar kazanmalarına karşın hiçbiri Osmanlı uyruklu değildir. Yunan uyruğunu tabi olan Zarifi dışında hepsi Fransız uyrukludur.

Baltacı olarak anılan banker ile birlikte ülkemizdeki ilk banka olan ‘’Banque de Constantinople’’u kuran J.Alleon, Fransız Devrimi sırasında Türkiye`ye iltica eden bir Fransız soylusunun oğludur. Bankerlerin Fransız uyruğunu tercih etmesinin bir nedeni de o zaman dünya finans merkezinin Paris olmasıdır.

Üç Tarz-ı Siyaset...

Osmanlı iktidarı ise bu dönemde bir yandan kapitalizm ile tanışmakta ve hatta buna mücadele etmekte de diyebilirz, diğer yandan da yukarıda bahsettiğim bölgelerdeki isyanları bastırmak ve toprak kayıplarını engellemekle meşguldür. Kapitalizm’in zorlu yıllarını bir takım modernleşme denemeleri ile atlatmaya çabalarken, diğer yandan da toprak kaybı ve iç isyanları atlatmak için çeşitli ideolojik hamleler yapmaya girişir.

Tam da bu noktada Osmanlı bir strateji geliştirir. Bu strateji ‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ olarak ünlenen, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük dür. Bu strateji de uygulama sırasıyla ve biri tutmayınca diğerine geçiş şeklinde uygulanarak devam eder.

Osmanlıcılık ve İslamcılık’tan istediğini elde edemeyen Osmanlı nın elinde en son olarak Türkçülük kalmıştır. Milliyetçiliğin Fransız devrimi vs. gibi bilinen ilişkisi bir kenara, İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı Türkçülük esasına göre yapılanmaya çalışan modern Ulus-Devlet sıkıntılarını yaşayan bir dönem olur.

Kimi tarihçilere göre Ermeni soykırımında, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak değil, Türkçü eğilimlerin aşırı artmasının da mutlak etkileri vardır.

Hatırlamak Gerekirse...

Enver Paşa Turan hayalleri peşinde koşarken, tüm Osmanli toplumunu ilk büyük savaşa (1.Dünya Savaşı) yönlendirmenin yolu olarak İslam öğelerini kullandığını görüyoruz.

İslamcılıkla Türkçülüğün iç içe geçerek kullanıldığı o dönemlerde “Türk” olanlar ki bunlar o tarihlerde Anadolu’nun sadece bir kısmını ifade etmektedir ve henüz Türkleştirme faaliyetlerine muhatap olmadıkları için olsa gerek Türk olduklarını henüz tam olarak bilmemektedirler. Dolayısıyla bunları ikna  için de islam’ı kullanmak tabi ki en kolay yoldur. Enver Paşa da bunu başarı ile yapmıştır.

Aslına bakarsanız Mustafa Kemal de aynısını yapmıştır. İttihatçılığın zaten çoktan organize ettiği direniş güçlerinin başına geçip de Ankara merkezli iktidar kavgasına giriştiğinde, Mustafa Kemal’in propagandalarını “Türklük” üzerinden değil, genellikle ‘’İslam’’ üzerinden yürüttüğünü görüyoruz.

Örneğin Kürtlere özerklik sozü verdiği dönemde, o günlerin tabiri ile affınıza sığınarak yazıyorum, Ermeni “hain” lere karşı İslami bir birliktelikten söz etmiş ve “Türk” değil “Türkiye Milleti” demektedir.
Tabi şunu hemen hatırlatmakta fayda var, o donemlerdeki kullanımda “Millet”, bugünkü “Ulus”un karşılığı değil, daha çok bugün “Ümmet” dendiğinde ne anlaşılıyorsa ona denk düşmektedir. ‘’Ulus” un karşılığı ise “Kavim” dir.

Çarpıcı ve ilginç olduğunu düşündüğüm şu bilgiyi de vererek yazımın ikinci bölümünü de sonlandırayım,
Mustafa Kemal önderliğindeki hareket, içlerinden bazılarının İslam Konfederasyonunu savunduğu, hani genellikle “irticaci” denilen örgütlerden maddi destek de almaktadır.

Sanırım o günlerde bazı görüşler ‘’dereyi geçene kadar’’ hesabı  mübah kabul edilmektedir...

Diğer yazımda buluşmak üzere...

Hoş kalın...

06 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

5 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -1-


Başbakan Erdoğan’ın ‘’tüm etnik ve dini milliyetçilikleri ayaklarımızın altna aldık’’ açıklamasından sonra kamuoyu ve medyada ‘’milliyetçilik’’ ve ‘’ırkçılık’’ üzerine bir takım tartışmalar söz konusu olunca, her ne kadar bu konuda ‘’uzman’’ sıfatı taşımıyor olsam da, eh işte bir köşe yazarı kapasitesince, belki de ‘’haddim olmayarak’’ bazı bilgi ve değerlendirmelerimi paylaşma ihtiyacı duydum.

Çok fazla eskilere gitmeden, bu ve bundan sonraki bir kaç köşe yazımda, belki de yakın tarih diyebileceğimiz bir zaman aralığında, yani Osmanlı’dan günümüze ‘’milliyetçilik’’ ve bence milliyetçiliğin hemen bir sonraki ve en tehlikeli adımı sayılabilecek olan ‘’ırkçılık’’ kapsamında sayılabilecek bazı uygulamaları, çalışmaları, zaman zaman kendi yorumlarımı da ekleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

Belki bazı bilgiler bir kısmınız tarafından biliniyor olabilir, bilenler için belki bir hatırlatma, bu konularda bilgi sahibi olmayanlar için ise umarım bilgi dağarcıklarına birer ‘’ekleme’’ babından katkı olur.

*******

Osmanlı’daki Hoşgörü
Evet hep bahsettiğimiz bir Osmanlı Hoşgörüsü vardır. Genellikle bundan bahsederken de bugünün yöneticilerine dünü işaret eder ve örnek göstererek aynı anlayışı, uygulamaları ve hoşgörüyü günün idarecilerinden talep eder dururuz. Peki bu durum acaba gerçekten sadece Osmanlı’nın gerçekten sadece hoşgörüsünden mi, yoksa bir ‘’İmparatorluk’’ olmanın gereği, tesisi, korunması ve devamı için o dönemde bir başka mantıklı yolun olmamasından mı kaynaklanmaktadır ?

Örneğin şunu düşünelim, Müslümanlara oranla Gayrimüslimlerden kat kat daha fazla vergi alan bir irade ve yönetim neden Gayrimüslimlerin dinlerini değiştirmeyi dayatsın ki ? Bu bir anlamda kardan zarar etmek anlamına gelmez mi?

Osmanlı sadece hoşgörü olarak ifade edilen bir davranış nedeniyle değil de, İmparatorluk olma gereği olarak bugünün onlarca Ulus Devlet yönetimleri örneğinde olduğu gibi “Tek Bayrak’’, ‘’Tek Din’’ , ‘’Tek Ulus’’, ‘’Tek Millet’’ , ‘’Tek Dil” , ‘’Tek Mezhep’’ vs gibi bir ‘’TEKÇİ’’ yapıda zaten olamayacağından, bu tip bir yönetim yapısının hanedan egemenliğini ve imparatorluk yönetim biçimini bozabileceği riski nedeniyle bu yöntemi tercih etmiş olamaz mı ?

Turmenia – Turchia - Türkiye

O dönemlere baktığımızda, her ne kadar imparatorluk kendini ‘’Osmanlı’’ olarak tanımlıyor olsa da , Avrupa tarafından Osmanlı İmparatorluğunda yaşayanların ‘’Türk’’ olarak algılanmakta olduğunu görmekteyiz. Hatta Osmanlı yönetimindeki Anadolu topraklarına da bir hayli eski yıllardan beri ‘’Türkiye’’ denildiğini görüyoruz.

Kaynaklara bakıldığında bilim adamlarının bugün kullanmakta olduğumuz “Türkiye” isminin, İtalyanca “Turchia” kelimesinden geldiğini belirtmekteler. Yani bu isim ve tanım Türklere ait değil İtalyanlar tarafından Türklerin yaşadığı topraklara verilmiş bir addır.

Prof.Dr. İlber Ortaylı bir makalesinde Cenovalı ve Venedikli tüccar ve diplomatların, 12. Yüzyılda, ülkemizi ‘’Turchia’’ ve  ‘’Turmenia’’ olarak tanımladıklarını belirtmektedir. 

Prof.Dr. Abdulhaluk Çay ise ‘’Turchia’’ tanımını çok daha gerilere götürmekte ve ‘’Turchia’’ tabirine ilk defa 6. Yüzyılda Bizans kaynaklarında rastlandığını belirtmekte. Ayrıca bu kullanımın Kafkasya bölgesinde Hazar Kaanlığı için ''Doğu Türkiye'si'', Arpad Hanedanının kurduğu Macar Devleti için ''Batı Türkiye'si'' şeklinde olduğunu ve aynı tabirin 12. Yüzyıldan itibaren Anadolu için kullanıldığını belirtmekte. 

Burada önemli olan husus Batılıların, ‘’Turchia’’ halkına hiçbir zaman ‘’Türkiyeli’’ demeyip, ‘’Türk’’ (Turc) demeleridir. Yani bu verilerden de anlaşıldığı üzere Türkler isimlerini ülkelerinden değil, ülkeleri isimlerini Türklerden almış. 

Osmanlı ve Avrupa da Türk Algısı...  

Batıdaki medeniyetlerin o dönemlerde Osmanlı topraklarında yaşayan insanlara Türk demesinin Osmanlı tarafından hiç hoş karşılanmadığını ve bu tanımlamadan bugünlerdekinin tersine ciddi şekilde rahatsızlık duyulduğunu görüyoruz.

Bu rahatsızlığın sebebinin de Osmanlı’nın, dönemin Batı medeniyetlerinin kendilerinden bahsederken kullandıkları ‘’Türk’’ kelimesinden kast ettiklerinin aslında bir ırkı tanımlamak değil, daha ziyade bu tanımı aşağılayıcı bir şekilde ‘’barbar’’, ‘’katil’’ ve ‘’vahşi’’ gibi anlamlarda kullanıldığının farkında olmasından kaynaklandığı görülüyor.

Yani o dönemlerde ‘’Türk’’ denildiğinde Batı ne anlıyorsa Osmanlı da bu tanımdan aynı şeyi algılamakta.
Hatta öyle ki, o dönemlerde saray güruhunda illa ‘’Türk’’ lafı geçecekse ya “Etrak-i Biidrak” (Aptal Türkler), ya da “Etrak-i Napak” (Kirli Türkler) şeklinde geçtiği söylenmekte.

Bu söylemlerle ilgili kaynak olarak Prof.İlhan Arsel'in ''Arap Milliyetçiliği ve Türkler'' kitabını inceleyebilirsiniz.

Ne enterasan değil mi ? Bu bilgileri aktarırken, aklıma birden aynı hatalı yaklaşımın yakın zamana kadar ülkede yaşayan Kürtlere ‘’Kro’’ denilerek yapıldığı gerçeği geldi. Neyse ki bu ifadeler bugünlerde büyük oranda terk edildi.

O dönemdeki ‘Türk’’ algısına dönecek olursak ve açıkça söylemek gerekirse, bugünün kıymetlilerinden, canım Anadolu’nun güzel insanlarından o dönemin Göçebe Yörüklerinin, o zamanlarda pek de itibar gördüklerini ne yazık ki söyleyemiyoruz..

Diğer yazımda buluşmak üzere...

Hoş kalın...

05 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

3 Mart 2013

Bahar Başı Notlarım


Ufak tefek kazalara rağmen terör sorunu ve buna paralel demokratikleşmeye dair sorunların çözümü için görüşmeler devam ediyor...

İyi giden görüşmelerden rahatsız olanların rahatsızlık ve kaygıları bazı köşe yazılarına da yansıyor.İyi haberler geldikçe ‘’GÖREV' icabı olduğu hissi veren yazılar giderek sıklaşıyor...

Bu iş olmazcılara, bu iş bitticilere ve hala geçmişe dönüp atılmış eski yumrukları sayanlara rağmen şu anda gidişat fena değil...

Örneğin bazı yazarların patronajın ''Barış Dili'' talimatına uymadıkları belirgin bir şekilde görülüyor... Bu yazarlarımızı uyarmakta fayda var, bakın patronunuz kızabilir...

Bu tip yazarların sözüm ona çaktırmadan, sinsice,  fitne,  fücur, çomak sokar tarzdaki yazılarını ise bu toplum elbette görüyor biliyor..

Şu ana kadar ufak tefek kazalara rağmen yolunda giden görüşmelerin açıkça ''battığı'' ve ‘’rahatsız edip endişelendirdiği’’ tipitiplerin iyi giden görüşmeleri sulandırmak ve bozmak için yaptığı tüm çırpınışları izlemek ise barışa inanlara ve umut taşıyanlara ayrı bir keyif veriyor...

Görüşmelerinin olumlu sonuçlarına sevinip sürece destek veren Kürtler’in toplum geneline göre çoğunlukta olması, Kürt olmayan ön yargılı, ezberci ve yıllar süren savaşçı politikalarla şartlandırılıp koşullandırılmış bazı kesimlerde adeta kompleks ile karşılanıp, onlarda sanki bir şeyler kaybediyorlarmışcasına, bir şeylerden ödün veriyorlarmışcasına, eşit vatandaş olma yolunda gidilirken bir takım şüphelere neden oluyor...

Oysa olası olumlu sonuçların tüm Türkiyelilerin ortak çıkarı olduğunun doğru algılanması, kalıplaşmış ön yargı ve şizofrenik duygulardan arınılması ve hiç bir etnik kimliğin bu vatan toprağında bir diğerinden üstün olmadığının ve olamayacağının iyice bilinmesi gerekiyor...

Görüşmelere destek vermeyen şüphe ile yaklaşan bazı Kürtlerde ise, on yıllarca süren aldatılmışlıkların, verilip tutulmayan sözlerin ve gasp edilmiş insani haklarının bir kısmının henüz yerli yerince iade edilmediğinden olsa gerek, devlete ve mevcut iktidara karşı halen az da olsa bir güvensizlik olduğu, bu kesimin hala bir aldatılma endişesi taşıdığı gözlemleniyor...

Oysa bu ön yargılardan arınmanın ve bir kez daha güvenmenin kimseye zararı olmayacağı gibi, bu tereddütlü Kürt kesimi dahil tüm Türkiyelilerin barıştan ve çatışmalara son verip ileriye bakmaktan, yani bir diğer ifade ile ''yaşamaktan’’ başka seçeneği yok, çünkü diğer seçenek hepimiz için aslında bir anlamda ''ölüm'' demek...

Ha bir de başka bir söylem diline ve düşünme yeteneğine sahip olamayanların sürekli olarak, PKK şöyle kötüdür,  Öcalan şöyle kötü bir insandır diğer taraftan da Devlet şu köyleri yakmıştır, bu faili meçhulleri yapmıştır, eh  zaten şunu bunu vs yi de yapmıştır diyenler olduğunu görüyoruz...

Bu tip retorikleri artık terk etmek zorunda değil miyiz sevgili dostlar ? Bunları sürekli temcit pilavı misali tekrar ederek, ilk satırlarımda da bahsettiğim gibi bir manada eski yumrukları sayarak çözüme ulaşmayız ki...

Tüm bunları zaten hepimiz biliyoruz, hepimiz farkındayız ve bir çoğumuz da tüm bu sayılanları fiilen yaşamadık mı zaten ? Bu şekildeki tutumlar, görüşmelerden iyi sonuçlar alınmasına sadece köstek olur, gelin hep birlikte eskiyi kaşımaktan bu sefer vazgeçelim, ne kaybederiz ki ?

Toparlamak gerekirse, kimse hayal kırıklığı yaşamamak adına terör biter her şey çok güzel olur şeklinde bir aşırı iyimserliğe kapılmamalı elbette, ancak bitmese bile ciddi manada minimize olabilir ve bu mümkündür...

Benim şahsen görüşmeler sonundaki olası barıştan anladığım, minimize olmuş terör ve daha fazla demokratikleşmiş bir Türkiye de, eşit haklara sahip ve bu hakların anayasa ile teminat altına alındığı Türkiyeli vatandaşların varlığıdır...

*******

28 şubat sorgulamalarında hala askerler ‘’günah keçisi’’ olmaya devam ediyor...

Soruşturmayı yürütenler henüz bu ‘’post modern’’ denilen ancak dönemin Genel Kurmay Sekreteri Özkasnak’ın, Hulki Cevizoğlu’na Ceviz Kabuğu programında söylediği ‘’Erbakan istifa etmeseydi müdahale edecektik’’ sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bence bal gibi bir  ‘’Hard Darbe’’ olan 28 Şubat ile ilgili olarak, darbenin asıl müteahhidi olduğunu düşündüğüm medya, sermaye, akademisyen, bürokrat ve siyasetçi gibi asıl muhatapları devam eden soruşturma kapsamına almış değiller...

Ülkemizin temel ve en önemli meseleleri durumundaki Yeni Anayasa yapım çalışmaları, ülkenin içinde bulunduğu terör sorunlarının minimize edilemesi, başta Kürt vatandaşlarımız olmak üzere ülkede yaşayan tüm vatandaşların ortak demokratikleşme sorunlarının çözülmesi yolundaki çalışmalarda, CHP ve MHP gibi siyasi partilerin kullanım dışı olduğunu gözlemliyoruz...

AK Parti’nin bu sorunların çözümünde BDP ile şu anda ‘’tatlı-sert’’ görünümde ancak genel anlamda uyum içinde ve umut veren bir işbirliği yapmakta olduğunu görüyoruz...

MHP ve CHP nin önümüzdeki genel seçimlerde baraj altı kalma olasılıkları giderek kuvvetlenirken, bu iki partinin kendileri açısısından ‘’tehlike’’ olabilecek bu duruma karşın, henüz barajın %5 civarına indirilmesi yönünde her hangi bir çalışma içerisinde olmadıklarını gözlemliyoruz...

MHP ve CHP nin, vatandaşın daha önce bazı siyasi partileri nasıl sandığa gömdüğünün farkına ve bilincine henüz varamadıkları, bu iki siyasi partinin siyaset sahnesinden yok olma durumuna adeta razı oldukları gözleniyor...

Başbakan Erdoğan’ın BDP ile ‘’tatlı-sert’’ ve uyumlu işbirliğini devam ettirirken, bir yandan da toplumun bir ara kendilerinden çok şikayetçi olup sıklıkla yoğun şekilde uyardığı ‘’milliyetçi’’ söylemleri bir tarafa bırakıp, tam aksi yönde milliyetçiliği ayaklar altına alan söylemlerle demokrat olmak adına gereken siyasi dengeyi kurma yolunda olduğunu müşahade ediyoruz...

********

Bahar başı ya da Mart başı itibariyle zihnimde kalan notlarımı paylaşmak istedim, vakit ayırıp okuduğunuz için peşinen teşekkürler...

Hepinizin mutlu huzurlu sağlıklı nice baharlar geçirmesini ve barış dolu yazlara kavuşmasını dilerim...

Hoş kalın...

03 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

1 Mart 2013

İmralı'dan Oslo'ya mı ?


Bir önceki yazımda ‘’Habur’dan İmralı’ya’’ başlığı ile düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım...

Mektuplar Kandil, Avrupa ve BDP ye ulaştıktan sonra bakalım ne cevaplar gelecek sorusu ile de yazımı sonlandırmış sizler gibi beklemeye başlamıştık...

Bu süre içinde bazı gelişmeler oldu, Kandil’e ve Avrupa’ya iletilmesi gereken mektuplarla ilgili olarak BDP li bir grup milletvekili Irak Kürdistan’ına gitti, bir diğer BDP milletvekili ise Öcalan tarafından Avrupa’ya iletilmek üzerine kendilerine gönderilen mektubu teslim etmek üzere Paris’e dogru yola koyuldu.

Bu mektupların milletvekillerince elden götürüldüklerini sanmıyorum, mektuplar elbette başka bir kurye tarafından iletilmek üzere yola çıkarılmıştır. BDP lilerin gidişleri bu mektuplara ilgili tarafların vereceği cevabi mektupların teslim alınması ve bu cevaplar öncesi gerekli olabilecek istişarelerin yapılması maksatlıydı.

Aslında fazlaca beklenmemesiyle birlikte yine de olağan bir gelişme ile karşı karşıya kaldık. Bu gelişme Milliyet gazetesinde yayınlanan ve BDP li heyet tarafından kaleme alındığı belli olan İmralı’da yapılan görüşmenin notlarının yayınlanması idi.

Görüşme notları iktidar kanadı ve bir çok yorumcu tarafından sabotaj ve provokasyon olarak yorumlandı. 

Başbakan danışmanlarından Yalçın Akdoğan ise bir adım daha ileri giderek bu notların yok hükmünde oldugunu ifade eden bir de yazı kaleme aldı.

Notların medyada yer alması ile birlikte, notlarda ismi geçen kişi ve kurumlar doğal olarak ya savunma ya da karşı saldırı pozisyonuna geçtiler. Öyle ki notlarda ismi geçenlerden bazıları, Öcalan ve BDP liler arasındaki sohbetten ibaret olan notları öylesine ciddiye almıştı ki, hali hazırda mahkum olan Öcalan’ı dava etmeye karar verdiklerini duyurdular. Yine notlarda adı geçen Gülen hareketi adına Fetullah Gülen’in avukatlarından açıklamalar geldi.

Bunların dışında elbette içerikte yer alan bazı sözleri Devlet- İktidar ve Öcalan-PKK  arasında netleşmiş bir antlaşma metni gibi gören CHP ve MHP gibi zaten sürece ta baştan karşı duran siyasi partiler, tabiri caizse derhal ağızlarını açıp gözlerini yumdular.

Böylesine hassas bir süreçte meydana gelen ‘’sızma-sızdırılma’’ sonrası tüm bu gelişmeler aslına bakarsanız son derece doğal. Bu doğallık eminim sızdırma eğer kasıtlı yapıldı ise sızdıranlar tarafından da gayet iyi biliniyordur.

Ancak bu ‘’sızma-sızdırılma’’ hadisesinin başka bir boyutu daha var ki, o da medyaya yansıyan ve bu notların Altan Tan tarafından Milliyet gazetesi muhabirine verildiği iddiaları. Altan Tan ben yazımı kaleme aldığım saatlerde henuz bir açıklama yapmamıştı. Yapacağı olası bir açıklama elbette konuyu biraz daha netleştirecektir. Dolayısıyla bu konuda net bir yorum yapmak şu an için erken olur.

Yaşanan son gelişmeler için benim söyleyeceğim, bu notların bir anlaşma metni olmasa dahi sızmasının ya da sızdırılmasının doğru ve iyi olmadığıdır, bu son gelişmenin barış adına her zamankinden kararlı bir şekilde gidilen yolda adeta bir ‘’teker patlaması’’ olduğudur. Küçük bir kaza olduğudur.

Bu yol ‘’barış yolu’’...

Yani hiç de öyle kolay gidilebilir bir yol değil, eh zaten barış yolları hep engebeli virajlı ve sorunlu olmaz mı ? Bunu bilmiyor muyduk ? Bal gibi de biliyorduk...

Benim endişem yok, İmralı adı verilen Öcalan ile yapılan görüşmeler, süreç ve sonuç olarak bir Oslo'ya dönüşmeyecektir,

Başlıkta sorduğum sorunun cevabı benim açımdan ‘’hayır’’...

Teker değişir o yola devam edilir....
Barıştan başka yolumuz yok ki...
Sabırlar ola ... Hayırlar ola...

Hoş kalın...

01 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

25 Şubat 2013

Habur'dan İmralı'ya


Bildiğiniz üzere bir Habur hadisesi yaşandı ülkemizde...

Adı ‘’Kürt Açılımı’’ , ‘’Demokrasi Açılımı’’ , ‘’Barış ve Kardeşlik Projesi’’ vs vs bir çok farklı ad ile anılan bir takım girişimlerin somuta dönüşmesinin ilk adımlarıydı...

Bir çok farklı sebeplerin bileşkesi olarak dağa çıkan, kendilerince çözümü örgüte katılarak silahlı mücadelede gören,  sonuç itibariyle bu ülkenin vatandaşları olan insanların, insanlarımızın yeniden topluma entegre edilmesi ve silahlı mücadelenin bıraktırılıp yeniden topluma kazandırılmasına yönelik bir açılımdı, bir projeydi ya da adına ne dersek diyelim, en basitinden bir çözüm arayışıydı...

İktidarın ve iktidar ile birlikte, iktidarın kurabildiği ya da değiştirebildiği kadar da ‘’yeni devlet’’ in, ülkenin üzerine kabus gibi çökmüş terör, savaş ve çatışma ortamından kurtulması için yürütülen bazı çalışmaların fiiliyata dönüşme adımlarıydı...

Ancak olmadı...

Ya iktidar henüz ‘’yeni devleti’’ tam anlamıyla kuramadığından, ya belki de kamuoyu ve iktidar henüz bugünkü kadar barışa hazır ve istekli olmadığından, ya barışın iktidara siyaseten o tarihlerde bugünkü kadar pozitif bir ‘’katkı’’ sağlamayacağından, ya da aklınıza gelebilecek bir çok başka nedenlerden dolayı..

Olamadı...

Habur da yaşanılanlar bir nevi ‘’yol kazası’’ olarak tanımlandı ve o etiket ile tarihteki yerini aldı...

Her şeye rağmen, yukarıda bahsettiğim o girişimler ‘’Habur’’ adlı bir yol kazasına uğramış olsa da, sorunların çözümüne dair arzu ve isteğin bugünlere kadar devam ettrilmesi, belki de toplumun ‘’barış’’ yönündeki yoğun, kararlı, istek ve baskısının da bir sonucu olarak bu girişimlerin kamuoyuna pek yansımasa da iktidar tarafından devam ettirilmesi ülke adına sevindirici ve umut verici bir durum yarattı...

Bugün artık toplumun bazı kesimlerinin aşırı hassasiyetleri de göz önünde bulundurularak, belki de bu sefer daha ince eleyip sık dokunduğundan olsa gerek, görüşmelerin ‘’Öcalan ile Görüşmeler’’ ifadesi yerine ‘’İmralı Görüşmeleri’’ adı ile ifade edildiğini görmekteyiz...

Bunda bir mahsur görmüyorum, elbette bu toplumu oluşturan çeşitli katmanlar bulunmaktadır, tüm bu katmanların hassasiyetlerinin dikkate alınması elbette olumlu bir tavırdır ve görüşmelerle ilgili olarak ortaya konulan iradenin ne derece ciddi olduğunun da bir anlamda işaretidir...

Geçmişte yaşanan ve her iki tarafın da açıkça söylemek gerekirse beceriksizlik ve acemilikle berbat ettiği o Habur döneminden, bugünkü İmralı dönemine gelindi...

Elbette Habur’un başarısızlıkla sona ermesini isteyen çevreler bugünkünden daha aktifti o zamanlarda, bunu da unutmamak gerekir...

Bugün yine konunun hassasiyeti ve neredeyse yüz yıla yakın devam eden çatışmaların ve can kayıplarının da getirdiği psikolojik baskı nedeniyle çok kırılgan olduğunu görüyoruz..

Bununla birlikte iktidar tarafından görüşme trafiğinin ve konunun bu sefer her zamankinden kontrollü ve daha detaylı emin adımlarla yürütüldüğünü müşahade ediyoruz...

Şimdilerde toplumun ‘’barış’’ yönündeki istek ve baskısının her zamankinden daha fazla ve kararlı olduğu da ayrı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor...

İktidar ister önündeki ard arda gerçekleşecek seçimlere yönelik bir kaygıyla, isterse de hiç bunları umursamadan samimiyetle bu sorunların çözümüne kafa yoruyor emek veriyor olsun, hiç fark etmez çünkü sonuçta ‘’barış’’ tesis edilebildiğinde toplum kazanacak...

Gelinen noktada, tarafların oldukça esnek ve sorumlu davrandıklarını, toplum tarafından talep edilen ‘’barış’’ arzusunun doğru algıladıklarını görüyoruz. Her iki taraf da gelinen noktadan geri dönüşün ya da az ihtimal de olsa sonuç alınamamasının bedelini en azından sandıkta ve en önemlisi toplum vicdanında geri dönüşümsüz olarak affedilemeyeceğinin bilincide gözüküyorlar.

Hemen yarın çözüm sağlanır ve barış tesis edilir beklentisinde olmak toplum ve taraflar açısından yorucu olabilir. Önümüzde sabırla yürünmesi gereken ve belki de 2-3 yıl sürebilecek bir yol olduğu kanaatindeyim.
Her halukarda ve tabi yaradandan bir mani olmaz ise, Başbakan Erdoğan’ın aday olacağı ve kazanacağı muhtemel gözüken yeni Cumurbaşkanlığı dönemine ki ben bunu Erdoğan’ın asıl ustalık dönemi olarak görmekteyim, terör ve Kürt meselesi ile birlikte demokratikleşme sorunlarını büyük oranda halletmiş olarak girmek yönünde bir niyet ve kararlılık taşıdığını düşünüyorum.

Erdoğan’ın ülkenin Kürt vatandaşları ile birlikte diğer tüm vatandaşlarının da daha fazla özgürlük ve demokrasi sorununu hal yoluna koyamaması durumunda, Ortadoğu nun Kürdistan sorunu ile boğuşmak durumunda kalacağının farkında oldugunu düşünüyorum.

Erdoğan’ın siyasi kariyerinde asıl ustalık dönemi olarak gerçekleşeceğini düşündüğüm yeni posizyonu ‘’başkanlık’’ titri ile gerçekleşebilir mi bu henüz tam net değil ancak bu noktada Erdoğan’ın Partili Cumhurbaşkanlığı konumuna çok daha razı olduğu fikrini taşıyorum.

Tekrar İmralı da yapılan Öcalan görüşmelerine dönecek olursak, bu görüşmelerin başarı ile sonuçlanmasından her hangi bir menfaati olmadığını düşündüğüm İran ve Suriye gibi ülkelerin bu görüşmeler boyunca maraz çıkarmaları zaman zaman söz konusu olacaktır.

Aynı marazi durumları özellikle Almanya ve Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinin de çıkarması muhtemel görünüyor. Görüşmeleri yürütenlerin de bu maraz çıkarması muhtemel yabancı devletlere karşı gerekli önlemlerini aldıkları ve farkında olduklarını sanıyorum.

Hazır yabancı ülkelere değinmişken bu noktada ABD unsurunun önemine dikkat çekmek isterim. Şimdiye değin ABD nin görüşmelere dair net bir takım yaklaşımlarını göremedik ve henüz destek ya da köstek olup olmadığı noktasında net denilebilecek bir takım bulgulara sahip değiliz. Ancak şunu söylemek gerekir ki ABD nin bu adına İmralı Görüşmeleri denilen çabalara destek olması ‘’barış’’ adına her şeyi bir anda kolaylaştıracak bir katkı sağlayabilir.

Hoş yeniden evrilen dünya sistematiğinde ABD gibi dost ve müttefik olarak adlandırılan bir ükenin Türkiye yi bölgede bir istikrar unsuru olarak görmek istediği kanaatindeyim. ABD nin Ortadoğu politikalarının da Türkiye nin rol model ve istikrarlı bir ülke olarak bölgede var olmasını desteklediği kanaatindeyim. Dolayısıyla ABD nin bu konuda Türkiye ye destek olma ihtimalini yüksek olasılık olarak görüyorum.

 Son ziyarete dair de bir kaç kelam etmek gerekirse, Öcalan ile görüşen BDP heyetinin Öcalan’dan aktardığı ;  "Bu görüşme tarihi bir adımdır. Bu süreçte taraflar çok dikkatli olmalıdır." Şeklindeki sözlerini oldukça önemsiyorum. Görüşmelere tarihi bir adımdır tanımının yapılması, görüşmelerin her zamankinden farklı bir ciddiyette ve tarihe gececek sonuçları olacağına işarettir.

Öcalan’ın örgüt elinde bulunan bazı tutsakların serbest bırakılmasına yönelik umutvar tavsiye açıklamasının önümüzdeki hafta içerisinde hayatiyet bulmasını muhtemel görüyorum. Bu serbest bırakılma gerçekleşirse, tıpkı açlık grevlerine son verilmesi çağrısının dikkate alınması ve gerçekleşmesi sonrası olduğu gibi, bu durumun da örgüt üzerinde Öcalan’ın söz sahibi ve etkin olduğunun bir nevi yeni delili ve tasdiği olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle tutsaklara yönelik açıklamasını oldukça önemli buluyorum.

Ziyaret dönüşü BDP heyetinin bir açıklama yapmaması ve Kandil, Avrupa ve BDP ye iletilmek üzere üç mühürlü mektubun varlığından bahsedilmesi ve Kandil ile Avrupa ya iletilecek mektupların BDP heyetine verilmemesini ise yine görüşmelerin oldukça ciddi temkinli dikkatlice ve profesyonelce yürütüldüğünün bir kanıtı olarak görüyorum.  Tabi bu arada bir yandan da daha önceki yazılarmda da belirttiğim üzere, uzunca bir tartışmaya sebep gibi görünen isim tespiti konusunun aslında hiç de önemli olmadığı ve isim tartışmasının suni bir gündem olduğu da bir anlamda ortaya çıkmış oldu.

Şimdilik her şey yolunda görünüyor...
Bakalım Avrupa ve Kandil kendilerine iletilen mektuplara ne yanıt verecekler...
Bir kaç ufak halledilebilir detay dışında problem çıkacağını düşünmüyorum açıkçası...
Yazıma son verirken hatırlatmakta fayda görüyorum...

Hiç kimse ama hiç kimse, ne devlet, ne iktidar, ne örgüt, ne şu, ne bu artık bu ‘’barış’’ talebinin önünde duramaz...

Direnen çevreler olacaktır ancak artık tecrübeli diyebileceğimiz toplumumuzun, ortak aklı ve kararlı talebi nedeniyle, önünde sonunda kazanan bu toplum olacaktır...

Sabırlar ola ... Hayırlar ola...
Hoş kalın...

25 Şubat 2013
Twitter : @cngzkync

21 Şubat 2013

Sinop Samsun İmralı


Tarih 31 Ocak 2013...

Başbakan Erdoğan : ‘’Yeni anayasa yazım çalışmaları Mart ayına kadar tamamlanmaması halinde kendi önerimizi Meclis'e getiririz ve Referandumla millete gideriz.’’ şeklinde bir açıklama yapar.

Tarih 6 Şubat 2013...

Başbakan Erdoğan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya'yı kapsayan resmi gezisinin dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını cevaplar. Sorulan bir soru üzerine ‘’Anayasa değişikliğini referanduma götürmek için BDP ile müşterek adım atabiliriz.’’ açıklamasını yapar. 

Tarih 7 Şubat 2013...

Başbakan Erdoğan'ın bölgelerin sorunlarını ilk ağızdan öğrenmek amacıyla başlattığı bölgesel istişare toplantılarının üçüncüsü AK Parti Genel Merkezinde Karadeniz Bölgesi milletvekilleri ve parti teşkilatı temsilcileriyle yapılır.

Toplantıda, terör örgütüne silah bıraktırmak için İmralı ile başlatılan görüşmeler ve yeni süreç masaya yatırılır. Sürecin ve barış ortamının daha da güçlendirilmesi için neler yapılması gerektiği tartışılır. Karadenizli vekillerle yapılan görüşmede Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu illeri arasında kardeşlik köprüsü kurulması gündeme gelir.

AK Parti Samsun Milletvekili Ahmet Yeni'nin teklifinin Başbakan Erdoğan ve milletvekillerince kabul görmesinden sonra bir takvim belirlenir. AK Parti'nin Karadenizli ve Doğu-Güneydoğu Anadolu Bölgeleri milletvekillerinin ortak çalışmasıyla hayata geçirilecek projede, milletvekilleri kardeşlik köprüsü kurdukları ildeki vatandaşlara kendi bölgelerini anlatması kararına varılır.

Karadeniz illerindeki kanaat önderleri, yatırımcılar, STK temsilcileri, sporcular, sanatçılar ve o ilin milletvekillerinden oluşan heyetlerin, Doğu-Güneydoğu'daki illere giderek vatandaşlar ile sohbet etmesi planlanır. Aynı şekilde Doğu-Güneydoğu'daki oluşacak heyetlerin de Karadeniz illere gidip oralarda vatandaşlar ile bir araya gelmesi panlanır. Heyetlerin düşüncelerinin yanı sıra yaşadıkları sıkıntı ve dertlerinin de paylaşılmasına karar verilir.

Projenin adı resmen deklare edilmese de ‘’Kardeşlik Köprüsü’’ dür. Kardeşlik köprüsünün ilk ayağının Newroz kutlamalarında atılması planlanır. Newroz'da Karadeniz'den Doğu ve Güneydoğu'ya çıkarma yapılması öngörülür. Newroz öncesi ise, karşılıklı il ziyaretleri gerçekleştirilmesi planlanır. Kardeşlik köprüsünün ilk etapta Trabzon-Van, Samsun-Diyarbakır ve Rize-Hakkari arasında kurulması konusunda hem fikir olunur.

Tarih 9 Şubat 2013...

Başbakan Erdoğan'ın Slovakya dönüşü söylediği "BDP ile referanduma gidebiliriz" sözlerine BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'tan cevap gelir. Demirtaş şunları söyler :

‘’Buna da kapalı değiliz. Bizim de fikirlerimiz var, AKP’nin de doğru önerileri var. Türkiye’nin yeni bir sisteme girmesi lazım. Bütün kültürlerin Türkiye’nin birliği içinde korunması gerektiği ilkesi anayasanın ruhuna sinmelidir. Yakın olduğumuz AKP’dir. Bire bir örtüşmüyor ancak yakınlaştığımız parti AKP’dir.’’

Tarih 10 Şubat 2013...

AKP’nin Anayasa kurmaylarından TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu, Taraf Gazetesi’nin artık çokça konuşulan AKP-BDP ortaklığı ve Yeni Anayasa tartışmasıyla ilgili sorularını yanıtlar. Kuzu, Başbakan Erdoğan’ın Meclis’teki komisyondan sonuç alınamadığı durumda BDP ile ortak anayasa yapma yoluna gitme kararını “Amaç yeni anayasa. Kim destek verirse onunla varız, BDP ise BDP sözleriyle destekler.

Tarih 16 Şubat 2013...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mardin-Midyat taki Erdoba Elegance Otel'de düzenlenen akşam yemeğinde STK temsilcileri ve kanaat önderlerine hitap eder. Anayasa Süreci ile ilgili olarak yaptığı konuşmasında Başbakan Erdoğan, Yeni Anayasa çalışmaları konusunda da CHP ve MHP ile uzlaşma sağlanamaması halinde halk oylamasına gitmek üzere, Anayasa hazırlıklarını BDP'ye sunabileceklerini söyler.
Konuşmasında, BDP'yle uzlaşı sağlanması halindeyse Anayasa taslağını halka götüreceklerini belirten Erdoğan,

''Bu parlamento çatısı alında olanlarla bütün partiler her şeyi beraberce konuşur. Komisyonda beraber oluyorsun, konuşuyorsun. Anayasa gibi önemli bir meselede, sivil bir anayasaya geçmek, darbe anayasalarından kurtulmak için biz bu tür riski alırız''

diyerek sözlerini tamamlar.

Tarih 18 Şubat 2013... SİNOP

Sanki AK Parti’nin 10 gün önce kendi Genel Merkezinde oluşturduğu ‘’Kardeşlik Köprüsü’’ projesinden haberleri varmışcasına ya da bu projesinin bir parçasıymışlar gibi, İmralı’da gerçekleştirilen görüşmeleri ve çözüm sürecindeki gelişmeleri aktarmak için Halkların Demokratik Kongresi (HDK) adında BDP li milletvekillerinden oluşan heyet Karadeniz turuna çıkar. İlk durak Sinop’tur.

BDP/HDK heyeti Sinop’da, sayıca az olmalarına rağmen gözü dönmüş protestocu bir grubun saldırılarına maruz kalır. Heyete ait özel araçlar hunharca parçalanır. Heyet öğretmen evinde 9 saate yakın mahsur kalır.
Emniyet birimleri neden bu göstericilere zamanlı müdahalede bulunmaz ve neden örneğin hemen her yerde kullandığı gaz bombalarını ya da göz yaşartıcı spreylerini kullanıp bu şiddet kullanan protestocuları hemen dağıtamaz akıllarda bir soru işareti olarak kalır.

Merkez ilçe olarak yaklaşık 100.000 nüfusa sahip Sinop’un yerel halkını iyi tanıyan ve olay anında orada bulunan insanların genel ifadelerinde bu saldırıcı gruptaki insanların hiç de Sinop’lu yerel vatandaşlara benzemedikleri iddia edilir. Başka yerlerden gelmiş oldukları ısrarla dile getirilir.

Heyet dokuz saat süren bekleyişin ardından, emniyetin temin ettiği zırhlı araçlarla Sinop’u terk ederek gece Samsuna’a doğru yola çıkar ve ulaştıktan sonra geceyi Samsun’da geçirir.

Tarih 19 Şubat 2013... SAMSUN

Sabah saatlerinde DHKP-C'ye yönelik yeni bir operasyon kapsamında, önemli bir bölümü kamu çalışanı olan çok sayıda (167) kişi çeşitli illerde gözaltına alınır. Bu tarihin en büyük DHKP-C operasyonudur.

BDP/HDK heyeti önceki geceden Samsun’a varmıştır ve gün içindeSamsun’da ilk olarak yerel ve ulusal basının kentteki temsilci ve çalışanlarıyla bir araya gelmeyi planlamıştır. Bu arada HDK heyetinin Samsun ziyaretini ‘protesto’ amacıyla kent merkezinde toplanan bir grup Türkiye Komünist Partisi (TKP) Samsun İl binasına taş atarak binanın camlarını kırar.

Basında yer alan haberlere göre sabah saat 08.30'da TKP Samsun binası önüne gelen yaklaşık 50 kişi taşlarla camları kırmıştır. Çevik Kuvvet ekiplerinin olay yerine gelmesi üzerine dağılan grup, Cumhuriyet Meydanı'nda yeniden toplanarak protestolara devam eder.

Protestoların ve BDP/HDK heyetinin Samsun temaslarının devam ettiği saatlerde, AK Parti Mecliste mutad grup toplantılarını yapmaktadır. Erdoğan konuşmasının bir bölümünde BDP/HDK heyetinin önceki gün Sinop ta ugradığı saldırya da değinerek, bu saldırıları kınayıp bir anlamda BDP/HDK heyetindeki sivil siyatçileri, şiddete başvuran protestoculara karşı savunarak demokrat bir duruş sergiler ve şunları söyler :

‘’Beğenirsin, beğenmezsin, bu gelenler bu ülkenin seçilmiş milletvekilleri. Yapacakları toplantı yasalar içinde olduğu sürece saygı duymak zorundasın. İzlemeye mecbur değilsin. Yasalar içinde olduğu sürece saygı duyacaksın.’’

Bu konuşmayı takiben, Samsun da bulunan BDP/HDK heyetinden Karadeniz gezisinin Samsun dan sonraki kısmının iptal edildiği açıklaması gelir.
                                                                      ******
Yapılan açıklamalar ve olaylar arasındaki bağlantıları kurmak yukarıdaki kısa kronolojiye bakarak sanırım zor olmayacaktır.

Son gelinen noktada gündemi de meşgul eden bazı konulara dair düşüncelerim şöyle ;

1* Halen Sinop ve Samsun hadiselerinden de kolayca anlaşılabileceği üzere bazı çevreler Öcalan ile yapılan görüşmeleri tasvip etmemektedirler ve olası barışa karşı çeşitli menfaatleri gereği direnmeye devam etmektedirler.  Özellikle Sinop da ufak bir grubun heyeti dokuz saat süreyle mahsur bırakması ve emniyet birimlerinin geciken yetersiz müdahalesi düşündürücüdür, akıllarda soru işaretleri bırakmıştır.

2* BDP ve AK Parti’nin son dönemde ortak bir strateji yürüttüklerini düşünüyorum, kamuoyunca aralarında zaman zaman örneğin İmralı’ya gidecek ziyaretçi isimleri konusunda bir gerginlik varmış gibi görünse de, bu durumun stratejik işbirliğinin bir parçası olduğu kanaatindeyim. Bana göre her iki parti de Öcalan ile görüşmeler ve hatta Yeni Anayasa süreci adına şu an gayet uyum içinde bulunmaktadırlar. Gelinen aşamada şimdilik sürecin geçmişten ders alınarak profesyonelce yürütüldüğü kanaatindeyim.

3* İsimlerin AK Parti tarafından kendi vereceği izne tabi olduğu ve onayladığı isimlerin gidebileceği yönündeki açıklamalar AK Parti’nin kamuoyuna ve tüm taraflara bu görüşmelerde ‘’kontrol ve denetim bendedir’’ mesajı olarak okunabilir. BDP nin isim belirleme konusu üzerindeki söylemleri ise kendi tabanına ve üke kamuoyuna, biz de bu süreçte ciddi olarak varız ve yer alıyoruz mesajı olarak okunabilir. Elbette tarafların bu siyasi mesajları vermek adına kamuoyunu gereksiz yere meşgul ettiği de söylenebilir ancak her aşamada tarafların tüm gelişmeleri siyaseten kazanca çevirme gayretleri içinde olmaları da siyasetin kendi doğası gereği normal karşılanmalıdır. İsim tartışması toplumca henuz görülemeyen bazı adımlar için görüşme zamanı kazanma ve tarafların bir anlamda kendi tabanlarının tabiri caizse gazını alma stratejisi olarak da yorumlanabilir.

4* Gelinen noktada Ak Parti adına MİT, BDP ve Öcalan üçlüsünün görüşmeleri uyum içinde ve başarı ile yürüttüklerini düşünmekle birlikte, asıl meselenin bundan sonra, bu üçlü arasındaki ittifaka Murat Karayılan liderliğinde ve İran etki alanındaki Kandil grubunun, Bahoz Erdal liderliğinde ve Suriye etki alanındaki grubun ve Zübeyir Aydar liderliğindeki Avrupa grubunun da dahil edilmesi olduğu kanaatindeyim. Öcalan’ın yeni gelecek ziyaretçileri vasıtası ile tüm bu gruplara ileteceği mesajların kabul görmesi önemli ve sürecin devamı açısından belirleyici olacaktır. Öcalan’ın Karayılan, Bahoz ve Aydar dan, kabul görmesini temenni ettiğim ilk talebinin tek taraflı bir ateşkes ilanı ve sınır dışına çekilme olacağını düşünüyorum. Bu tip bir talep gerçekleşir ve kabul görürse demokratikleşme  adımlarının da buna paralel hızlanacağı kanaatindeyim.

Ne diyelim... Sabırlar ola ... Hayırlar ola...

Hoş kalın...

21 Şubat 2013
Twitter : @cngzkync

14 Şubat 2013

Susadık


Çatışma ve can kayıplarıyla geçen otuz yıldan sonra bugünlerde en sık konuşulan kelime nihayet artık barış. 

Savaştan nemalananlar ve çatışma bitmesin isteyenler hariç, büyük çoğunluğumuz umutlu...

Boşvermeli kan ile beslenen vampirleri, bırakın debelenip dursunlar. Boşvermeli insan canı üzerinden siyaset yapanları.

Boşvermeli barış suyunu bulandırıp kana kana içmemize engel olmak isteyenleri. Boşvermeli orda burda patlatılan bombaları. Biliyoruz artık bombaları kim ne için patlatıyor, kurşunları kimler ne için sıkıyor.
Bizim için kim yaptı değil, artık ne için yaptı, neden yaptı önemli. Uyandık artık bize provokasyon şu bu söker mi ki...

Biz bu ülkeyi ülke yapanlar değil miyiz, bu ülkeyi ülke yapan halklar, vatandaşlar değil miyiz ? Bizim önümüzde biz istemedikten sonra kim durabilir ki... Yıkıp geçmez miyiz engelleri ?!

Boşvermeli iyi niyetle barış diyenlerin sözlerini kesip susturmak isteyenleri ve haykırmalı barış diye. Boşvermeli umutsuzluğu. İnadına umutlu olma zamanı. İnadına destek olmalı barış için didinenlere...

Göreceksiniz önünde sonunda biz kazanacağız. Analar kazanacak. Barış diyenler kazanacak. Eh boşverdiysek de, barış yolunda dile getirilen samimi uyarıları elbet duyacağız.

Yapıcı ve samimiyetle dile getirildiğine kanaat getirdiğimiz tüm uyarıları duyacak, dikkate alacak ve durmaksızın bıkmadan barış yolculuğuna devam edeceğiz...

Bu sefer her zamankinden daha fazla kararlıyız...
Biz kararlıyız, vatandaşlar olarak kararlıyız şimdi...
Bıktık yorulduk...
Öle öle bittik...
Susadık biz susadık...

Bu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan Türk, Laz, Çerkes, Kürd, Alevi, Sunni, Ermeni , Yahudi ve daha onlarcası...

Hasretle kucaklaşıp sevişmeye susadık...
Çölde susuz kalmış kervancı kadar,
Suya hasretlikten çatlamış toprak kadar susadık...
Umut, kızgın çölde attığımız her adımsa..
Barış zemzem olsun bize...
Barışa susadık...
İçeceğiz...

14 Şubat 2013
Twitter : @cngzkync