17 Ocak 2013

Mehmet Ali Birand


Ah be abi...
Hani bize, ‘’ kimselere söz vermeyin’’ demiştiniz ?...
Hani sizin her koşulda gülümseyebilen o yüzünüzden haber dinleyecektik ?...
Hani meselelere hoşgörülü bir dille yapacağınız yorumları dinleyecektik ?...
Hani belki yine o bizleri gülümseten gaflarınızdan birini yapacaktınız ?...
Hani yine buluşacaktık ?...
Hani bugün Diyarbakır’da sulh içinde provokasyonsuz geçen töreni anlatacaktınız ?...
Hani o sevincinizi bizlerle paylaşacaktınız ?...
Randevunuza gelmediniz, belli ki gelemediniz...
Öyle ya, son randevudan hangimiz kaçabileceğiz ki...
Unutmadan aklımdayken ;
Hani size , Etiler de yol üstündeki bir manavda rastlamıştım da, kim olduğunuzu, yani Gazeteci Mehmet Ali Birand olduğunuzu bilmeden, ‘’Abi anlıyorsanız benim için de bir kavun seçer misiniz’’ diye ricada bulunmuştum ya... Yirmi yedi sene önceydi..
Siz de gülerek, biraz da şaşkınlıkla, ama hoşgörüyle, ‘’anlarım tabi, dur seçeyim’’ demiş, sonra da bir kaç kavunu test ettikten sonra bana dönerek ‘’hah tamam, bunu al, bak bu nefis çıkacak’’ demiştiniz...
Sonra da ‘’Madem ben seçtim,  bu da benden olsun demiştiniz’’...
Israrla parasını da siz ödemiş, bana ödettirmemiştiniz ya hani...
İşte o kavun varya, bal gibi çıkmıştı bal...
O günden kalan hakkınızı helal edin abi...
Benden yana varsa okuyucu ve izleyici haklarım helaldir...
Gittiğiniz yerde mutlu olun, huzur bulun...
Yaradan rahmetinden sizi esirgemesin...
Taksiratınızı affetsin...
Cennetinden yer versin...

17 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

15 Ocak 2013

Baltacılar ve Umutsuzluk Yaygaracıları


Türkiye’de barış, süreç, görüşme, silah, terör kelimelerinin en çok konuşulduğu günlerdeyiz. Tüm bu kelimelerin içinde elbette en önemlisi ‘’barış’’ kelimesi, bu kelimenin bu derece yoğunlukla gündemde yer almasını ve dillerden düşmemesini önemsiyorum.

Her ne kadar bu kelime toplum için bu denli önemli olsa ve her ne kadar toplumun çok büyük çoğunluğu bu kelimeyi dilinden düşürmeyip ısrarla barış talep etse de, ne yazıktır ki kişisel ve kitlesel menfaatler nedeniyle ülkede barışı istemeyen ve dolayısıyla barıştan yana olmayanların çatlak seslerinin de çıktığı bir dönemdeyiz.

Savaş, çatışma, terör, kaos ortamlarından bir şekilde beslenen bazı aymazlar için ''barış'' kelimesinin gündemde ciddi olarak yer alması belirgin bir şekilde ‘’hazımsızlık ve rahatsızlık’’ yaratıyor.

Açıkçası bir süredir gizlilikle devam ettiği anlaşılan, bugünlerde ise Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata’nın İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüşmesi ile birlikte, kamuoyu ile paylaşım noktasına gelmiş bulunan görüşmeler/müzakereler ülkede barış ve savaş yanlılarını apaçık ortaya koyan bir ‘’turnusol’’ oldu ve olmaya da devam ediyor.

Toplumu oluşturan tüm katmanlardan, siyasetçilerden, sivil vatandaşlardan, yazarlardan, gazetecilerden ve uzmanlardan barış adına yürütüldüğü deklare edilmiş bu görüşmelere dair çeşitli değerlendirmeler geliyor.

Otuz yıldır yoğun bir şekilde akan kanlara dur demek için çıkılmış bir yol var önümüzde, hatta yüz yıllara dayanan, ülkenin her dönemde ve her anlamda gelişimine mani olmuş,Türkiye toplumunu oluşturan halkların demokrasi ve eşit vatandaşlık sorunlarının çözümünü de hedeflediği anlaşılan yeni bir yol var önümüzde.

Bu iyi niyetli olunduğu ihtimali her zamankinden kuvvetli görünen yolculuğa, daha ilk günlerden bu yola çıkılmasına bile ön yargılarla yaklaşan kişi ve grupların varlığı belki demokrasi anlamında fikir ve düşünce özgürlüğü olarak değerlendirilebilir.

Ancak üzerinde dikkatle durulması ve önemsenmesi gereken bir nokta var, o da bu yolculuğun aksamasına yol açacak şekilde, örneğin twitter, facebook, köşe yazıları, tv programları vs gibi bir kısım medya türleri üzerinden yapılmakta olan ve bir kısmının bilinçli olduğu belirgin, topluma sadece çözümsüzlük, karamsarlık, umutsuzluk ve kaos pompalamak, sadece akan kanlara yeni kanlar ekleyecek ve çatışma ortamının devamına yol açacaktır.

Sadece komplocu düşünme yetileri olmasının zaafiyetiyle, daha ilk günden ‘’bu iş olmaz, bu iş bitti’’ diyenlerle, barışa karşı duran ve görüşmelere dahi hayır diyenler, savaş baronları, uyuşturucu tüccarları, insan kaçakçıları ve daha bir çok barış karşıtı çevreler  ne yazıktır ki bilerek ya da bilmeyerek aynı saf da yer almaktalar.

Umarim barışa katkı vermek yerine, topluma ‘’ihtiyat’’ olgusu üzerinden ve bu kelimenin anlamını, önemini ve elbette gerekliliğini adeta sömürerek ve suistimal ederek ‘’kurnazca’’ umutsuzluk zerk edenler bu durumun farkindadirlar ve bir an önce bu önemli hatadan ve yanlış tavırlarından vaz geçerler. Zira olası bir kalıcı barış sağlanması durumunda toplum bu türden umutsuzluk yaygaracılarını asla unutmayacaktır.

Şimdi umutsuzluk pompacılığı yapmanın ve kişisel hesaplarla davranmanın değil, umutlu olmanın ve barışın yanında durup barışın oluşumuna katkı vermenin zamanıdır. Şimdi barış adına umutla çıkılan yolu ta baştan ‘’baltalamanın’’ zamanı değildir. Şimdi aklı, vicdanı, insafı ve insanlığı olan herkesin, görüşmelerin barışla sonuçlanmasından yana sabırla tavır alması ve taraf olması gerekilen zamandır.

Olası bir barışı sadece bazı iç dinamiklerin değil, dış dinamiklerin de istemeyeceği son derece nettir. Zira çatışma ve savaş ortamının devamından nemalanan bir çok yurt dışı unsur da vardır ve gayet net bilinmektedir.

Bir kaç gün önce Paris’te gerçekleştirilen ve insani açıdan asla kabul edilemez suikast, aslına bakarsanız devlet ve örgüt arasında devam eden görüşmelerin ne denli ciddi ve kararli oldugunun da açık işaretidir. Keşke olmasaydı, keşke görüşmeler devam ederken geçmişte akan kanlara bu üç insanın kanı da eklenmeseydi.  Suikast barış adına yapılan görüşmelerideki kararlılığı gösterirken elbette savaşın devamını isteyen çevrelerin de bir anlamda ne kadar kararlı olduklarının ifadesidir.

Ancak çatışma ve savaş yanlılarının henüz fark edemedikleri ve dolayısıyla anlamadıkları önemli bir detay var....,

Türkiye artık o eski bildikleri kolayca provoke edilebilir, hemen ‘’gaza gelen’’ Türkiye değil, artık toplumun büyük bir kesimi, yaşanan silahlı saldırı, suikast ve olaylarına karşı duyarlılıkla yaklaşım gösteriyor. Türkiye toplumu on yıllarca yaşadığı acılardan öğrenmiş olsa gerek, bu konularda daha da bilinçlendi ve bu türden olaylara eskisi gibi prim vermiyor. Toplum gerçekleşen tüm olayları izler izlemez kendisinde oluşmuş ‘’terör hafızası süzgecinden’’ geçiriyor ve ‘’sabotaj’’‘’provokasyon’’ damgasını vuruyor.  Evet bu türden bir toplum hafızamız ne yazık ki var ....

Bugünlerde gereğinden fazla tartışılan başka bir konu da ‘’suikastı kim yaptı’’ sorusu. Kim vurduyu bilince n'olacak ? Kimin vurduğu konusu geçmişte yaşanmış bu tür olayların hangi birinde netlik kazanmış ki bunda kazansın ? Kimin vurduğunu bilince barışacak mıyız ? Ya da barışa katkı mı sağlayacak ? Ya Hu, birileri vurdu iste. Niye vurdugu belli değil mi? Niyet görüşmelerin sabote edilmesi ve barışın gelmemesi değil mi ?
Maksat belli işte ve çözümsüzlük cephesi olanca güzüyle çalışiyor. Görüşmeleri istemeyen çevrelerin tek ortak paydası var o da ‘’savaş’’. Bu konuyu bu yoğunlukta, tam da eylemi gerçekleştirenlerin arzuladığı şekilde, hele de çakma dedektif edalarıyla tartışmanın barışa katkı vermekten uzak olduğu ve hatta devam eden görüşme sürecinde kargaşa, kaos ve alenen yeni düşman cepheler açacağı düşüncesindeyim.

Gereksiz tartışmamalı derken, bu sözlerim tabi ki ‘’kim vurduysa vurdu banane’’ olarak anlaşılmamalıdır. Her kim yapmış olursa olsun, bu bir cinayettir ve bu cinayeti yapanlar mutlaka bulunmalı ve gereken cezaya çarptırılmalıdır. Bu vesile ile merhumelere rahmet, ailesine başsağlığı ve sabır dilerim.

Görüşme detaylari tüm muhataplara bildirilip, bir yandan da medyaya ufak ufak ‘’sizdirilmasını’’ takiben bu tip infaz ve bazı başka saldırıların, yani genel anlamda sabotajların olmasının aslında taraflarca ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından beklenen türden hadiseler olduğu kanaatindeyim.

Barış yapmak, savaşmaktan daha zor...

Bunu biliyoruz ve farkindayız, öyle ise barış adına kararli duruşa devam edip provokatif girişimlere ve umutsuzluk pompacılarına pabuç birakmamalı ve barış için direnmeli...

Hoş Kalın... 

15 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

8 Ocak 2013

Barış Yolu


BDP heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesi ile kamuoyu tarafından da bilinir hale gelen görüşme süreci gündeme oturdu.

Aslında bugüne değin OSLO görüşmelerinin bittiği sanılıyordu, ancak son ziyaret ile görüşmelerin halen devam etmekte olduğu anlaşıldı. Görüşmelerin bilinir hale gelmesini takiben, başta medya ve siyaset doğal olarak dahil olmak üzere, toplumda her zamanki gibi farklı düşünen kesimler oluştu.

Bunları; İhtiyatlı kesimler, İyimser kesimler, İyimser ancak ihtiyatlı kesimler, Tamamen karamsar ve umutsuz kesimler ve tabi ki görüşmelere tamamen karşı duruş gösteren, Öcalan’ın muhatap alınmasından rahatsız olan aşırı tahammülsüz kesimler olarak tanımlayabiliriz.

En acıklısı ise ihtiyat adına bilinçli ya da bilinçsiz olarak daha ilk günden, ‘’bu iş olmaz‘’ paralelinde ifadeler kullananların varlığı. Açıkçası ben bu ifadelere başvuranları hayretle izliyorum. Topluma karamsarlık ve olumsuzluk pompalamanın görüşmelere ve barışa hizmet edebilceği noktasında elbette ciddi kaygılarım var ve hiç bir fayda sağlamayacağı, bilakis zarar verebileceği kanaatindeyim.

Aslına bakarsanız bu görüşmelerin kamuoyunca bilinir hale gelmesi bir anlamda toplumdaki  "savaş" ve "barış" yanlilarinın belirginleşmesi adina da bir nevi Turnusol oldu. Gayet açık bir şekilde kimlerin neye hizmet ettiği ve hangisinden yana duruş içinde oldukları çok daha net bir şekilde anlaşılır oldu. Olumsuz ve karamsar tavır sergileyen bilinçli ya da bilinçsiz bu aceleci telaşlı çevrelerin, görüşmelerin olumsuz neticelenmesi adına daha ilk duyulduğu günden giriştikleri çabaların bazılarının arka planında, Ak Parti ye bu durumdan büyük  yara aldırma hesap ve düşüncesi de yatıyor olabilir.

Oysa bu sürecin olumsuz sonuçlanması ülke için çok sıkıntılı yeni bir dönemin başlangıcı olma durumunun yanısıra, bence herhangi bir başarısızlık Ak Parti’nin değil daha çok PKK’nin hanesine yazılacaktır.

Dikkatle bakacak olursak iktidar, görüşmelerini belli bir noktaya getirdikten sonra, Öcalan ile görüşmek üzere kendi belirlediği isimlerden oluşan bir BDP heyetini adaya gönderdi ve bence bu tavrı ile şunu ifade etti,  
‘’Biz Ak Parti olarak, sizin önderimiz dediğiniz Öcalan ile görüşmelerimizi yaptık bitirdik, karşılıklı olarak bundan sonrası için yapacaklarımızı belirledik ve onunla birlikte oluşturduğumuz bir yol haritası ile birlikte bir anlaşmaya vardık, şimdi bu detayları adaya gidip önderimiz dediğiniz Öcalan’dan dinleyin, alın  ve ilgili diğer birimlerinize iletin ki süreç artık başlasın’’

Tüm olumsuz yaklaşımlara ve engellemelere rağmen hükümetin bu görüşmeleri bugüne kadar devam ettirmiş olması, bence ciddiye alınması gereken çok olumlu ve önemli bir durumdur.

Hükümet adına görüşmelere memuriyet eden MİT yetkilileri ve PKK adına Öcalan arasında yapılan görüşmelerden anlaşılan, her iki tarafın da elinde bir protokolün en azından bir taslak olarak mevcut bulunmakta. Bu protokol, taslak olarak ya da belki de netleşmiş ve anlaşmaya varılmış da olsa kamuoyu ile paylaşılmadığı için tam olarak bilmemize elbette olanak yok. Belki bu taslak metin kamuyouna hiç açklanmayacak. Dolayısıyla tarafların atacakları adımlara bakarak bir takım sağlıklı değerlendirmeler yapma imkanımız olacak.

Adımlara bakmak lazım diyorum çünkü en belirgin ve gözle görülür olacak şeyler her iki tarafın atacağı somut adımlardan ibaret olacaktır. Bu noktada taraflardan gelecek bir çok açıklamanın da, ister istemez ‘’siyaset’’ içereceğinden hele de bugğnlerde çok fazla ciddiye alınmaması gerektiği kanaatindeyim. Yani taraflar bu üzerinde ön anlaşmaya vardıkları adımların fiilen hayata geçirilmesi öncesinde elbette doğal olarak siyaseten bazı çıkışlar yapacaklardır. Bazı atılacak adımların bazı şartlara bağlı olacağı aşikardır. Elbette taraflar atacakları adımları kendileri için en kazançlı olacak şekilde atma arayışında olacaktırlar. Sonuç itibariyle ortada bir ‘’masa’’ , kim ne derse desin barış adına da bir ‘’pazarlık’’ ve ayrıca bu pazarlıklar sonucunda gidilmesi karar verilen bir ‘’barış yolu’’ bulunmaktadır. Elbette her iki taraf da az verip çok alma niyetinde olacaktır ve bu da bu tip bir süreçte doğaldır. Elbette birtakım arıza ve rahatsızlıklar söz konusu olabilecektir.

Bu yol hassasiyetle korunması ve sahip çıkılması gereken bir yoldur.  Bu yoldaki yolcuların hayırlı ve iyi bir yolculuk yapmaları için, ülkenin tüm bireyleri evvela bu yolculuğun sıhhatle tamamlanması için ellerinden gelenleri yapmaları ve yolcuları desteklemeleri gereklidir.

Daha yola çıkılmadan bu yolculuğun hiç başlamamasına uğraşmak barışa ihanet etmek, savaşın sürmesine sebep olmak değil de nedir ?

Daha bir kaç gün olmuşken sözümona gerçekçilik adına barış umutlarını ve hayallerini söndürmek adına, taraflardan gelen ve olumsuzluktan ziyade tedbir ve ihtiyat içeren bazı açıklamaları ‘’bak gördün mü o siyasetçi ne dedi, bak duydun mu şu örgüt lideri şunu dedi’’ diyerek, ‘’bu iş olmaza’’ bağlamak, baltalamacılık, barışa ihanet, savaş tamtamcılığı, art niyetlilik vs.’ ler bir kenara, her şeyden önce ciddi bir siyasi öngörüsüzlük ve stratejik düşünce yeteneksizliği değil midir ?

Bu iş olmazcıların yürüttüğü stratejiyi tanımlamak gerekirse kullandıkları iki önemli yöntem şu;

1—Doğrudan görüşen taraflar arasında zaten hassas ve kırılgan olan güveni kırmak, yıkmak, yok etmek ve tarafları yeniden güvensizliğe çekmek...
2— İki tarafın tabanları arasında bir takım fitne ve rahatsızlıklar çıkarıp biribirlerine düşürmek...

Bu tuzaklara toplumun tüm kesimleri olarak asla pabuç bırakmamak gerekir. Bu sürecin sonu olumlu biterse Türkiye çok kazanacaktır. Tabi ki görüşmelerin olumlu bir neticeyle sonuçlanması da bazı çevrelere çok kaybettirecektir.

Kim Ne Dedi...

Ahmet Türk’ün görüşmelere dair kamuoyuna karşı tüm ‘’sır küpü’’ duruşuna rağmen şu sözleri oldukça önemli ; ‘’İmralı’nın talepleri Devleti zorlamayacak’’ ...

Bu söz son derece doğrudur, bu ifade görüşmelerin belli bir noktaya geldiğinin ve her iki taraf açısından görüşmelerin belirli ölçülerde bir kıvama geldiğinin, kırmızı çizgilerin karşılıklı olarak aşılmadığının ifadesidir. Bu ifade doğrudur çünkü Öcalan’ın talepleri devleti zorlayacak noktada olsaydı, zaten devlet Ahmet Türk ve Ayla Akat’ı asla Öcalan ile görüştürmezdi. Zaten emin olunuz ki görüşmeler olumlu bir kıvama gelmese idi, devlet tarafından da Öcalan ile direkt görüşmelerin yapıldığı bu derece net bir şekilde kamuoyuna deklare edilmezdi diye düşünüyorum.

Öte yandan PKK nın Avrupa ayağı lideri olarak bilinen Zübeyir Aydar’ın yaptığı açıklama da oldukça olumlu ve önemlidir. Aydar yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullanmıştı; ‘’Öcalan ile başlatılan görüşmeler bizim de talebimizdir. Bu görüşmelere karşı olmamız düşünülemez''.

Irak Kürdistanı Lideri Mesud Barzani ise yaptığı açıklamada; ‘’Gelişmeler, Kürt Sorunu’nun çözümü için önemli bir adım''... demişti.

Temas ve Diyalog Grubu olarak bilinen ve C.Çandar, İ.Bedirhanoğlu, Osman Kavala ve Mithat Sancar’ın da içinde bulunduğu grup ise, sürecin olumlu bir platformda ilerlediğini açıklamıştı.

Ana muhalefet partisi CHP de bazı koşullar öne sürmesine rağmen netice itibari ile pratikte görüşmeleri desteklediği yününde açıklamalar yaptı

Mecliste grubu bulunan bir diğer parti olan MHP ise, aslında hiç şaşırtmayacak bir şekilde yine Öcalan’ın muhatap alınmasını ve kendisi ile görüşmeler yapılmasını en sert şekilde eleştirdi ve bir anlamda kendilerinin bu süreç dışında pozisyon aldığını duyurdu.

Bir kısım çevrelerin Leyla Zana’nın neden görüşmelerde yer almadığını eleştirmesi ise bence anlamsız, Leyla Zana zaten bu süreçte iradesini kullanan en önemli bir figürlerden biridir ve sorunların çözülmesinde önemli bir köprüdür. Leyla Zana’nın illa İmralı’ya gitmesi bence çok da gerekli değil. Zaten bu görüşmeler sadece İmralı kanalından değil başka kanallardan da devam ettirilmesi gereken bir süreç.

Örneğin Zana Irak Kürdistanı ile en iyi lişkiye sahip mülletvekillerinden biridir. Belki süreç içinde Zana da o kanalda bir köprü rolü üstlenebilir. Ayrıca Zana’nın İlla fiilen bir rol alması da süreç açısından zorunluluk değildir, böyle görülemez. Ancak gerektiğinde kurulması gereken köprülerden biri olabileceği de gayet nettir. Sorunun artık Türkiye sınırlarını aştığını ve bir Ortadoğu sorunu niteliği taşıdığını unutmamak gerekir.

Olası Engeller...

Süreçte en çok dikkat edilmesi gerekenin, görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyen iç ve dış odakların yadsınamayacak kadar güçlü olduklarıdır. Bu görüşmelerin başarı ile sonuçlanmasının doğuracağı bir başka durum da süreç sonunda Ak Parti ve PKK ile birlikte Öcalan’ın da süreç sonunda güçlenmiş olacakları gerçeği. Bu iki aktörün birlikte ya da herhangi birinin tek başına süreçten siyasal anlamda bir şekilde güçlenmiş olarak çıkmasını, yani başarılı olmasını istemeyen kişiler de süreci baltalamak yönünde çaba içerisinde olacaklardır.

Mevcut PKK ve Kürt Sorunun her ikisinin de Ak Parti döneminde çözülmesini istemeyen ve bu durumdan siyasi rant amaçlayan, bugüne kadar da rant sağlamış bazı çevreler de bu görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması yönünde çaba içerisinde olabilirler, ciddi sorunlar çıkarabilirler.

Umarım tüm kesimler mevcut iki sorunun da artık Türkiye sorunu olmaktan çıkmakta olduğunun ve bölgesel bir ortadoğu sorunu haline gelmek üzere olduğunun, Kürt Sorunu yada bir başka ifade ile Türkiye’deki Kürtlerin Sorunlarının artık Türkiye ile sınırlı bir sorun olmaktan çıkmakta olduğunun, sorunun Ortadoğu’nun Kürtleri  ya da Ortadoğu Kürdistanı Sorunu haline geldiğinin farkında olurlar.

Bu durumu fark etmek mevcut sorunların çözülmesinin ne kadar elzem olduğunu ve çözüm için tüm kesimlerin sürecin yanında ve destekçi olması gerektiğini anlamaya yeterli olacaktır diye düşünüyorum.
Kendi Kürtleri ile ilgili sorunu çözemeyen bir Türkiye’nin yakın gelecekte oluşması muhtemel, Ortadoğu Kürt Sorunu ile çok zor koşullar altında muhatap olması ihtimali ne yazık ki oldukça kuvvetlidir.

Ne Yapmalı...

Daha önce hep birlikte şahit olduğumuz bir Habur süreci var. Bu sürecin yeniden yaşanmaması için tarafların maksimum düzeyde hassasiyet göstermesi gerektiğini düşünüyorum. İktidar ümit var oldugum, örgütün olasi bir geri cekilmesi durumunda umarim Habur'da maalesef örgütün yaptigini yapmaz ve gerektiği gibi olgun davranıp bu durumu ‘’zafer cigliklari’’ ile kamuoyuna yansıtmaz. Aynı şekilde yine umarım PKK ve BDP cephesi de devletin atacağı bir takım yeni demokratik adımları ‘’zafer kazandık’’ tavrı ile tabanına ve kamuoyuna yansıtmaz.

Açıkçası öncelikli olarak silahların susması ve buna paralel görüşmelerin karşılıklı diğer adımlarla devamı içeriğinde olduğu görünen iki taraf arasındaki, geçen dönemlere göre daha da olgunlaşmış gözüktüğü için ‘’yeni’’ diyebileceğimiz dönemin, tüm toplum kesimleri tarafından olgunluk ve sakinlikle karşılanması gerektiğini, nihai hedef olan kalıcı barış ortamına varılıncaya kadar sabırla davranılması gerektiğini düşünüyorum.

Komploculuğa yatkın ve komplo teorilerine meraklı bir toplum olarak hiç değilse bu ‘’yeni’’ diyebileceğimiz süreç sonuçlanıncaya kadar bu huylarımızdan vaz geçmemizde toplum yararına fayda olduğunu düşünüyorum.

Eğer illa bir zafer söz konusu olacaksa, toplum olarak tek ortak zaferimizin,’’ silahlarin susmasi ve barış’’, eğer illa bir mağlubiyetten söz edilecekse de, toplum olarak tek ortak maglubiyetimizin ‘’çatışmaların ve savaş halinin sürmesi’’ olacağını düşünüyorum...  

Gelin bu sefer hepimiz barışa ve çözüme odaklanalim...  
Gelin bu sürecin yanında yer almak bir risk ise, bu riski hep birlikte alalım..
Gelin barış yolunu birlikte yürüyelim...

Hoş Kalın...

08 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

18 Aralık 2012

Kuvvetler Ayrı Mı ?


16 Aralık 2012 de Konya’ya giden Başbakan Erdoğan, dün ‘’Konya Ekonomi Ödülleri 2012’’ törenine katıldı. Erdoğan, törende şu dikkat çeken açıklamaları yaptı ;

''Şu anda bile bazı sıkıntıları hala yaşıyoruz. Kendi iktidarımızda bile yaşıyoruz. Ama burada bile maalesef yaşadığımız sıkıntıların ardında sistemin içindeki ne yazık ki yanlışlıklar. Sistem düzenli kurulmamış. Düzgün kurulmadığı içindir ki umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşımıza dikiliyor. Bürokratik oligarşi karşınıza çıkıyor.

Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargı bu ülkede öncelikle milletin menfaatini düşünmesi lazım. Ardından bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Eğer biz güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale geleceğiz. Eğer benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu 1 sene 2 seneye giderse, o zaman bu ülkenin kaybının bedelini, asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz.

En başarılı alanlardan bir tanesi olmasına rağmen hala sağlıkta bunu aşamadık. Niye? Bürokratik oligarşi ve yargı. Ama dışarıdan bakanlar da zannediyor ki  ''Yav işte 326 milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle hala mı bahane?’’ Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya... O önünüze gelip engel olarak dikiliyor. Senin de bir oynama sahan var. Şimdi ana muhalefet partisi genel başkanının tek sığındığı bu zaten.’’

Yukarıda bildirdiğim Erdoğan’ın konuşmasının, bana göre önemli bazı kısımlarının da altını çizerek dikkatinizi çekmek istedim. Şimdi birlikte bu ''kuvetler ayrılığı’’ nedir şöyle bir bakalım.

''Kuvvetler Ayrılığı Prensibi'' nedir ?...

Bu prensibi her bir devlet faaliyetini ayrı bir organa vermek yoluyla devlet işlerinin çeşitli organlar arasında bölüşülmesi olarak basitçe tanımlayabiliriz. Genel geçer ve bu prensibe bağlı olarak kurulmuş bir devlette, seçilmiş iktidarın yapması gereken ana işler ve bu işlerin gerektirdiği faaliyetler temel olarak üçe ayrılmakta.

Bu faaliyetleri ; Plan, Kontrol, Sevk ve İdare şeklinde tasnif edebiliriz. Daha bilinen bir tasnifle ise bu faaliyetler Yasama, Yürütme ve Yargı olarak da ifade edilmekte.

En iyi hükümet edebilme sistemini arayan filozof Aristo, bu tasnif gerekliliğini daha ilk çağlarda tespit eden ilk kişi olmuş ve devlet faaliyetlerini üç bölgeye ayırmış, her bölge faaliyetinin de ayrı bir organ tarafından yapılmasını o günün yöneticilerine tavsiye etmiş.

Ancak o dönemlerde Aristo’nun bu tavsiyesini ciddiye alan olmamış. Yüzyıllar boyunca var olmuş devletlerin çoğunda organların ayrılması yerine, organların bir olduğu bir sistem kullanılagelmiş. İktidarı elinde bulunduranlar, Aristo nun ayrışmasını tavsiye ettiği faaliyetlerin tümünü birden, Aristo’nun tavsiyesinin tam tersi bir duruşla tüm kuvvetleri ellerinde tutarak hükümet etmişler.

Bugünkü ‘’şikayetçi’’ bulduğum ifadesinden Erdoğan’ın da bu şekilde bir yönetim biçimini mi arzuladığını tam olarak henüz bilemiyoruz. Ancak isteği ülkeye bu şekilde hükümet etmek ise, şimdiden bu prensibi ‘’Kuvvetler Birliği Prensibi’’ olarak tanımlamakta fayda var. Zaten bu prensibi ilk dile getiren de, dünya siyasi tarihine bakacak olursak Erdoğan da değil. Bu prensip geçmişte gayet bilinen ve zaten yüzyıllar boyunca uygulanmış ancak günümüzde büyük oranda terk edilmiş bir sistem.

‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibini’’ devletin organize edilmesi amacıyla, iş sahalarının ve organların ayrılması, muayyen işlerin muayyen organlara verilmesi de aslına bakarsanız tek başına yeterli değil. Asıl olan, organlardan ziyade “iradelerin ayrılması” konusu. Yani organların herbirinin kendi sahasında serbest bir irade ile hareket eder olması gerekliliği. İşte ancak bu yapılabildiğinde asıl ve arzu edilen kuvvetler ayrılığı söz konusu olabiliyor.

Aksi takdirde, zaten işleri daha kolay yapabilmek için diktatörlüklerde dahi bir iş bölümü ve organların ayrılması durumu var ve uygulanıyor. Fakat diktatörlüklerde iradeler ayrılmadığı için, böyle ülkelerde kuvvetler ayrılığı söz konusu olamıyor. Zaten bu şekilde yönetilen ülkelerde, bütün devlet teşkilatına hakim olan bir irade merkezi var ve hükümet eden en tepedeki kişiye de muhtelif isim ve ünvanlarla kamufle edilerek diktatör deniyor. Bu şekilde yönetiken ülkelerin ekseriyetinde her alandaki kurumlar ve personel, müdürlerinin şeğlerinin emri ve iradesi önünde eğilmeğe mahkum bir kukla varlıktan başka bir şey olamıyor.

Aristo’dan sonra....

Aristo’dan daha sonraları bu konuya 18.Yüzyılın Tabii Hukuk Mektebi mensuplarından Jon Locke değinmiş. Locke, bu görüşü sırf kendi mantık ve muhakemesi ile değil, İngiltere’de o zaman mevcut olan durumu ve İngiliz siyasi müesseselerin işleyişini de göz önünde tutarak yeniden gündeme getirmiş.

Ancak Locke’un bu konjonktür desteği ile yeniden ortaya attığı ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’’ tıpkı Aristo’nun tavsiye denemesindeki gibi hep teoride kalmış ve halka ulaşamamış.

Locke’dan sonra...

Kuvvetler Ayrılığı Prensibini bugünkü anlamı ile ilk defa ortaya atan ise Montesquieu olmuş. İşi biraz daha sıkı ele alan Montesquieu, çeşitli ülkelerin siyasi kurumlarını inceleyerek işe başlamış. Bu şekilde parça parça yaptığı tespitlerden genel ve toplu sonuçlar çıkarmaya çalışmış.

Çalışmaları sonrasında Montesquieu şu kanaate varmış ; “Bir kuvvet, karşısında kendi cinsinden başka bir kuvvete rastlamadıkça dolu dizgin gider. Zira ezeli bir tecrübe ile sabittir ki, kuvvet sahibi herkes, bunu kötüye kullanmaya meyledebilir ve kuvvetine hudut buluncaya kadar gider. Fazilet bile sınırlanmaya muhtaçtır.”

Montesquieu’nün bu görüşü benimsenmiş ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde kullanılarak, “Herhangi bir cemiyette vatandaş hakları teminata bağlanmamış ve kuvvetler ayrılığı temin edilmemiştir; o devletin anayasası yoktur.” şeklinde ifade edilmiş.

İlave bir bilgi olarak vermek gerekirse, ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’’ ilk defa yazılı bir anayasa olarak 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nda yer almış. Daha sonraları ise 19. ve 20.Yüzyılda diğer ülkelere de yayılmış.

Atatürk demiş ki ...

Bakın bazı kaynaklarda Atatürk’ün bu konuya dair vaktiyle şöyle bir ifade kullandığı yer alıyor ; "Bu Rousseau yanılıyor, hiç insanın elindeki kuvveti dağıtmak faydasına olur mu?" 

Rousseau ismi sizi şaşırtmasın, aslında yukarıda da anlattığım üzere kuvvetler ayırımı prensibini Aristo ve Locke dan sonra en donanımlı şekliyle ortaya atan kişi "Yasaların Ruhu" adlı kitabıyla Montesquieu, fakat o günlerde Atatürk olur ya insanlık halidir, ya isimleri karıştırdığı ya da bu konuyu yeterince inceleme fırsatı bulamadığı için bu şekilde yanlış bir isim kullanmış olabilir.

Elbette o günün koşulları gereği Atatürk’ün elindeki gücü bırakmasının muktedir kalma adına söz konusu dahi olamayacağı da ayrı bir gerçeklik.

Açıkça söylemek gerekirse bu prensibin varlığı ile her şeyin yolunda olması arasında çok doğru bir orantı söz konusu olamıyor.

Her halukarda ülkenin kendi içinde bulunduğu koşullar ve genel uluslararası koşullar, bazen dönemsel olarak da olsa, liderler açısından ''Kuvvetler Birliği Prensibi’’ ihtiyacını söz konusu edebiliyor.

Bu çerçevede Erdoğan'ın ''Kuvvetler Ayrılığı Prensibi'' ile ilgili şikayetlerine hak vermemek pek de doğru olmayabilir.

Sorular...

Bugüne ve Erdoğan’ın dünkü şikayetine geri dönecek olursak, mevcut koşullar ve iç siyasal dengeler, Türkiye deki mevcut iktidara ‘’Kuvvetler Birliği Prensibini’’ uygulamak durumunu gerekli ve haklı kılacak şartlarda mıdır ?

Konuya Başbakan'ın bir diktatörlük hevesi olarak değil de, ülke menfaatleri açısından yani iyi tarafından bakacak olursak, Erdoğan’ın ülkesine daha iyi hizmet verebilmesi ve daha iyi hükümet edebilmesi adına bu prensibe ihtiyacı gerçekten var mıdır ?

Kuvvetler Ayrılığı Prensibi teoride Yasama, Yürütme, Yargı ayırımını ifade ediyor ancak, hükümetler yani Yürütme, zaten Meclis yani Yasama da çoğunluğu elde edenlerden oluşmuyor mu?

Yasama’nın içinden çıkmış olan bir Yürütme’nin yasamadan bağımsız olması düşünülebilir mi ?

Hem ülkemize hem de diğer ülke demokrasilerine baktığımızda, pratikte yasama ile yürütme ayrı olabiliyor mu ?

Mesela  kabine ile, hükümet partisinin meclisteki grubunun birbirinden bağımsız olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Yasama ve Yürütme aslında zaten ayrı değil tam tersine tek değil mi ? 

Yasama ve Yürütme mevcut sistem nedeniyle fiilen TEK iken, Yargı nın bu durumdan etkilenmemesi ne kadar mümkün ?

Bir sistemdeki bütün kuvvetler tek bir nokta tarafından seçiliyorsa, o sistemde kuvvetler ayrımı nasıl olabilir ?

Bir sistemde kuvvetler ayrılığı olması için; kuvvetlerin aynı değil farklı kitleler tarafından seçilmesi gerekmez mi?

Sürekli Başkanlık Sistemini gündeme getiren Ak Parti'nin, başkanlık sisteminin nerdeyse tam da kendisi olan ''Kuvvetler Ayrılığı Prensibine'' taban tabana zıt bu son söylemi, aslında parti olarak niyetlerinin gerçekte başkanlık sistemi değil de ''Partili Cumhurbaşkanlığı'' olduğunun dolaylı bir beyanı mıdır ?

Kim bilir ?...

Erdoğan, konuya dair son şikayetinde devlet iktidarının zaafa uğramaması adına mı bu çıkışta bulunmuştur elbette bunu bilemiyoruz ve niyetini okuyacak halimiz de elbette yok.

Kimbilir, belki Erdoğan ülke adına yapmak istediği iyi şeyleri arzuladığı gibi yapamamaktan şikayetçi ve daha iyi yapabilmek için ‘’Kuvvetler Birliği Prensibini’’ dile getiriyor.

Kimbilir, belki Erdoğan yürütmekte olduğu bazı tarihi davalardan yüzünün akıyla çıkabilmek ve ülke üzerine yıllarca kabus gibi çökmüş çeşitli vesayetlerle mücadele adına bunu dile getiriyor.

Kimbilir belki de kendisinden sonra Türkiye’nin yeniden Başbakanını, Cumhurbaşkanını seçememe sorunu yaşamaması ve hatta koalisyonlara gebe kalmaması için bunu dile getiriyor.

Diktatör olmak adına mı bu ‘’Kuvvetler Birliği Prensibi’’ ni dillendiriyor dersiniz ? Samimiyetle ben bunu hiç sanmıyorum, hatta böyle bir hedefi, dünya üzerinde mevcut diktatörlerin ne hallere geldiklerini neredeyse naklen canlı yayınlarda izlediğimiz günümüzde kendine amaç edineceğini asla sanmıyorum.

Hemen söyleyeyim, diyelim ki Başbakan buna niyetlendi, inanın hiç şansı yok bu konuda Başbakan'ın. Neden mi ?

Çünkü bu toplum bir diktatöre bu saatten sonra asla evet demeyecektir ve buna niyetleneni de sandık zamanı gelince oy vermeye gidip, daha önce verdiği hükümet etme yetkilerini geri almasını bilecektir.

Öyle ya, asıl yetki sandık olduğu sürece bizde yani vatandaşlarda değil mi ?

Özetle...

Biz halk olarak 4-5 yılda bir düzenlenen bir genel seçimle Yürütmeyi seçiyoruz. Seçtiğimiz Yürütme fiilen ayrıca Yasama işlevini de görüyor.

Seçtiğimiz hükümetler hele de tek başına iktidar iseler, zaten  istedikleri yasaları çıkarabiliyorlar, onların istemedikleri ise doğal olarak çıkamıyor.

Yasama ve Yürütme ise Yargıya kendi istediği ve seçtiği kişileri koyabiliyor. Biz de sonra demokrasi için kuvvet ayrılıgından bahsediyoruz.

Sanırım, her ne kadar teoride böyle bir prensip olsa da uygulamada olmayan olamayan bir prensibi konuşuyoruz.

Görünen o ki; Bugün artık Kuvvetler Ayrılığı Prensibi eski klasik anlamından oldukça uzaklaşmış durumda.
Hatta gerçek anlamda ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’ ile yönetilmenin, çoğu zaman devlet iktidarını zaafa uğratmakta olduğu da ifade edilebilir.

Sanırım çoğu zaman söylendiği gibi, ‘’Demokrasi elimizdeki kötü yönetim biçimleri arasında en iyi olanı’’

Hoş Kalın...

18 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync

11 Aralık 2012

Yeni Anayasa ''Hayaldi Hala Hayal''


Bundan nerdeyse bir sene önceydi,  15 Aralık 2011’de köşemde ‘’Boyun Borcu’’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Şunları söylemiştim ;

’Ak Parti , ‘’ Çıraklık ve Kalfalık ’’ dönemi eserlerine ilaveten, ’’Ustalık Dönemi’’ adını verdiği yeni dönemde ‘’ Yeni ve Sivil Anayasa ’’ ile en kalıcı eseri yapmak ve ülke toplumuna sunmakla yükümlüdür. Yeni Sivil Anayasa ; Ak Parti nin kendisine gösterilen teveccühün boyun borcudur.’’ 
O yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz http://www.haberx.com/boyun_borcu(19,w,10424,524).aspx

Yeni Anayasa...

Bildiğiniz üzere TBMM de Yeni Anayasa yapmak üzere bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kurulmuştu ve halen de bu komisyon mevcudiyetini koruyor.

Geçtiğimiz günlerde Daniel Dombey adındaki Financial Times yazarı makalesinde aynen şunları söylemiş ; ‘’Türkiye’de Yeni Anayasa yapımı konusundaki ümitler giderek solmakta’’

Dombey, Ak Partinin gündeme taşıdığı Başkanlık Sistemi tartışmaları hakkında da bazı yorumlarda bulunmuş ve bizzat Ak Parti içindeki bazı milletvekillerinin aslında bu sisteme karşı olduklarını da ifade etmiş.

Dombey’in genel siyasi duruşu vs gibi konuları bir yana bırakarak sadece bu iki tespitinden hareketle son iki tespitinde haksız olmadığını düşünüyorum.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu....

Gelin biz yazımın asıl konusu olan Yeni Anayasa’ya dönelim ve sürecin neden halkta umutları solduran bir duruma geldiğine ve hatta bu durumun aslına bakarsanız ne kadar da doğal bir sonuç olduğuna  birlikte bakalım.

Öncelikle Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun önemli bir maddesine ele alalım. Bakın o madde ne diyor.

Madde 6.- Karar Yeter Sayısı

‘’Komisyon, Komisyonu oluşturan bütün siyasi partilerin mutabakatı (görüşbirliği) ile karar alır. Karar alınamayan konular, Komisyonun uygun göreceği zamanda yeniden değerlendirilir. Sürecin tamamlanıp tamamlanmadığı ve nihai metnin (taslak bütününün) tekemmül edip etmediği hususu dahi mutabakat ile belirlenir.’’

Yukarıdaki maddede ‘’mutabakat’’ ile ilgili sözlerin altını özellikle çizdim, isterseniz bunu biraz daha açalım.
Karar yeter sayısı ile ilgili olan bu maddede ifade edilen şu :  Yani herhangi bir karar alınacaksa bu kararın alınmasının şartı komisyon üyesi olan dört partinin her birinin ONAY vermesi ile mümkündür. Parantez içinde de ayrıca belirtildiği üzere ‘’görüşbirliği’’ gerekmektedir.

Şimdi bir diğer maddeye bakalım. Bakın bu madde ne diyor.

Madde 13.- Anayasa taslak metninin değiştirilememesi

‘’Anayasa taslak metni, gerek uzlaşma ve yasama komisyonlarında ve gerekse Genel Kurulda partilerin mutabakatı olmadıkça değiştirilemez; ekleme yapılamaz. Hazırlanan taslak metnin (teklifin) Meclis Başkanlığına verilmesinden sonra bu metin üzerinde mutabakata dayalı değişiklik yapılması halinde Anayasa Uzlaşma Komisyonunun görüşü alınır.’’

Yukarıdaki maddede de aynen diğer paylaştığım maddede ki gibi önemli olan kelime ‘’mutabakat’’.
Şimdi aklınızdan şöyle bir şey geçebilir. Ya Hu kardeşim işte adamlar ‘’mutabakat’’ demiş, ne güzel daha ne istiyorsun, anayasa bu,  tabi ki ‘’mutabakat’’ ile yapılacak.

Eywallah ve amenna...
Mutabakat elbette iyidir idealdir...
Buna kim itiraz edebilir ki ‘’etik’’ ve ‘’teorik’’ açıdan.. ?
Gel gelelim durum ne yazık ki ‘’pratikte’’ hiç de böyle değil...

Anayasa Uzlaşmama Komisyonu...

Bu ‘’mutabakat’’ şartının, yani dört partinin onayı olması şartının komisyonu apaçık kilitlediği ayan beyan ortada duruyor.

Komisyonda yer alan partiler, TBMM de devam eden diğer görüşmelere ve yine devam eden siyasi söylem ve uygulamalara paralel olarak, ellerindeki bu onay şartını apaçık bir şekilde komisyonu dilediklerinde çalıştırmamak üzere kullanıyorlar.

Sıcak bir örnek vermek gerekirse örneğin Ak Parti dokunulmazlıkları gündeme getirdiği ilk anda, buna reaksiyon olarak konuyla ilgili parti olan BDP derhal komisyona katılmamakla tehditte bulunuyor.

Bunun doğal sonucu olarak da komisyon çalışamıyor ve toplumun hayalini kurduğu Yeni Anayasa ne yazık ki bir türlü yapılamıyor.

Şimdi neden halkın umutlarının tükenmekte olduğu fikrine katıldığımı ve bunun da doğal bir sonuç olduğunu düşündüğümü umarım siz de daha net anlamışsınızdır.

Dört parti onay şartı, ‘’uzlaşma’’ komisyonunu adeta daha kurulduğu andan itibaren, ‘’uzlaşmama’’ komisyonuna zaten dönüştürerek başlamış.

Zaten hepimizin malumu olan ve ülke siyasetinin adeta değişmeyen uslubu haline gelen ‘’çatışmalara dayalı siyasi uslup’’ bu onay şartı ile de birleşince, komisyonun çalışması daha baştan itibaren imkansız hale bilerek yada bilmeyerek getirilmiş durumda.

Şimdi burada Ak Parti ye de bir kaç soru sormak gerekir.

*Siz Yeni Sivil Anayasa yı yapacağız diye halka söz vermediniz mi?
*Seçimlerde ülke halkının %50’si size ‘’ok hadi yap’’ diyerek oy vermedi mi?
*Madem inisiyatif alamayacaktınız neden halktan oy istediniz ?
*Anayasa için komisyon kurup işi ona yükleyecek idiyseniz niye dilinize ‘’biz yapacağız’’ ı doladınız ?
*Ak parti olarak niyetiniz aslında Yeni Anayasa yapmamak mı ?
*Yeni bir Anayasa yapmak 2023 hedeflerine kadar iktidarda kalmanıza engel mi?
*Yoksa Mevcut anayasa iktidarda olan için daha mı iyi ?
*Siyasi Partiler ve Seçim yasasını değiştirecektiniz söz vermiştiniz, o ne oldu ?
 Neyse soruları daha fazla uzatmayalım....

Ne yapmalı... ?

Siyaseti yukarıda da bahsettiğim üzere çatışmalara didişmelere dayalı usluplarla yapan bir ülkenin siyasetçilerinin Yeni Anayasa yı uzlaşı halinde belirli bir süre içinde yapmaları oldukça zordur.

Türkiye’nin Sivil ve Yeni Anayasasını tek seferde sil baştan yapması bu siyasi kültür ve ahlak nedeniyle bana göre pek mümkün değil.

Ülkeye daha fazla zaman kaybettirmeden iktidar komisyonu feshetmelidir ve ‘’paketçiliğe’’ devam etmelidir. Yapabildiği kadar anayasa değişiklik paketleri üzerinde çalışmalı meclise sunmalı ve yola durmadan devam etmelidir.

Ben her ne kadar Yeni Sivil Anayasa söz verdiği üzere Ak Partinin ‘’boyun borcu’’ idiyse de paketlerle modifiye edilmiş ve demokratikleştirilmiş anayasaya da razıyım..

Belki de siyasi uslubu didişme temelli olan ülkemiz için en doğrusu da bu...
Ne yazık ki mecburen...
Hoş Kalın...

11 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync

6 Aralık 2012

Parti İçi Demokrasi


Ak Parti’nin Diyarbakır İl Başkanı Avukat Halil Advan, geçtiğimiz günlerde bir tespitte bulunmuş ve bu tespitini kamuoyu ile paylaşmıştı.

Advan, açlık grevleri ile ilgili olarak bir süre önce Diyarbakır AK Parti il binasında İHD, Mazlum Der ve Diyarbakır Barosu ile ortak toplantı düzenleyerek bir rapor hazırlamış ve Ak Parti Genel Merkezine göndermişti.  Advan raporunda açlık grevlerinin sona ermesinde Öcalan’ın katkısı olduğunu ifade etmişti.
Advan, istifasının istenmesine yol açan, belki de Başbakan tarafından bardağı taşıran son damla olarak değerlendirilmesine neden olan ve bir gazeteye verdiği son tespitinde ise şunu demişti : ‘’Dindar Kürtler BDP’ye oy veriyor”...

Art arda gelen bu açıklama ve tespitler sonrasında ise, Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da parti genel merkezinde yaptığı il başkanları toplantısında "Benim böyle bir il başkanım olamaz" diyerek kendisini eleştirmişti.

Bu eleştiriyi takiben Ak Parti Diyarbakır İl Başkanı Avukat Halil Advan’ın istifası istendi ve bu talep üzerine de Advan istifasını parti yönetimine verdi ve istifasını açıkladı. Advan’ın ardından Diyarbakır İl Kadın Kolları Başkanının da partideki görevinden istifa ettiği söylendi.

Parti İçi Demokrasi...

Aslına bakarsanız bu ve bunun gibi durumların, mevcut Siyasi Partiler ve Seçim Yasası yürürlükte olduğu müddetçe bundan sonra da siyasi partiler içerisinde sıklıkla yaşanacağını söylemek hiç de kehanet olmayacaktır.

Advan’ın açıklama ve son sözlerinin istifa ile sonuçlanmasının ardından, parti içi demokrasilerin ve tabiki Siyasi Partiler ve Seçim Yasası’nın yeniden sorgulanmasının yerinde olacağını düşünüyorum.

Seçim meydanlarında iktidar dahil hemen hemen tüm partilerin bu yasayı değiştirmeyi taahhüt ederek bizlerden oy talep ettiğini de, tıpkı Yeni Anayasa yapacağım diyerek oy talep ettikleri üzere, ne yazıkki hepimizce malum çabuk unutan bir millet olarak belki de yeniden hatırlamamızda fayda var.

Bir musibetten daha bir fayda çıkarmak gerekirse, bu son parti içi hadiseden iktidar ve diğer partilerin bir ders çıkarması ve Siyasi Partiler ve Seçim Yasası nı yeniden düzenleme konusunda girişimlerde bulunmalarında demokrasi ve dolayısıyla da toplum yararına fayda olacağını düşünüyorum.

Parti liderlerinin iki dudakları arasından çıkacak kelamlarla var olabilen yada olamayan bir siyasetçi olmak kimbilir ne kadar da zor ve onur kırıcıdır.

Mevcut yasaların devam etmesi durumunda, parti liderinin siyasi fikrine aykırı fikir beyan etmenin karşılığının partiden ‘’şutlanmak’’ yada ‘’istifaya zorlanmak’’ olacağı aşikar.

Mevcut yasaların devam etmesi durumunda, TBMM de bundan sonra da iradesi elinden alınmış, parti liderine biat etmek durumunda olan, adeta salla başını al maaşını, siyasi ikbali liderinin iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlı ve bu durumlar nedeniyle de adeta ‘’ezik’’ vekillerin çoğunlukta olacağı da aşikar.

Bugüne kadar bu yasaların değiştirilmesi ile ilgili çeşitli kuruluş ve ehliyetli kişiler tarafından bir çok çalışma yapıldı ve hali hazırda yeterince taslak da mevcut.

Hali hazırda TBMM de vekillik yapan muhterem ve muhtereme milletvekillerimiz bu yasanın liderlerinden gelecek ‘’talimatla’’ değişeceğini düşünüyorlarsa daha çok beklerler...

Belki de hallerinden memnunlar...

Hoş Kalın...

06 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync

22 Kasım 2012

Irak'ta Neler Oluyor


Irak Merkezi Yönetimi-Türkiye İlişkilerinde Durum...

Maliki’nin Türkiye’nin çok hassas olduğu PKK ile olan ‘’iyi’’ ilişkileri, Türkiye’nin Suriye politikasına Maliki’nin karşı duruş sergilemesinden de kolayca anlayabileceğimiz üzere, Irak Merkezi Yönetimi Başbakanı Maliki ile Türkiye’nin ilişkilerinde gözle görülür bir kötü gidiş var.

Irak Merkezi Yönetimi-Irak Kürdistanı İlişkilerinde Durum..

Takip edenler hatırlayacaklardır geçtiğimiz yaz ayları Barzani ile Maliki arasında her an bir çatışma olabilecek gerginlikte geçti.

Kürt Ezidilerinin yoğun yaşadığı Kerkük bölgesi her an bir çatışma sebebi olabilir. Maliki yönetimi o bölgenin kendi güvenlik bölgesi dahilinde olduğunu ifade ederken Barzani ise o bölgenin güvenliği dahil kendi inisiyatifinde bir bölge olduğunu ve o bölgenin, Irak Kürdistan’ında bulunması nedeniyle kendi güvenlik bölgesi içerisinde yer aldığını söylüyor.

Dolayısıyla rahatlıkla ifade edebiliriz ki, Maliki ile Irak Kürdistan yönetimi lideri yani Mesud Barzani’nin de ilişkileri hiç iyi değil.

Türkiye-Irak Kürdistanı İlişkilerinde Durum...

Hemen başta belirtmek gerekir. Mevcut Türkiye iktidarı ve Barzani İlişkileri ise son yıllarda belki de  hiç görülmemiş seviyede olumlu ve iyi düzeyde.

Hatta bazı yerel kaynaklar, Irak Kürdistanı sınırları içinde yer alan Süleymaniye ve Soran bölgesinin hakimi sayılan Irak Merkezi Yönetimi Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin de, Türkiye-Barzani yakınlaşmasından bir miktar rahatsız olduğunu ifade ediyor.

Ancak hem Barzani hem de Talabani nin tüm açıklamalarında Türkiye ile olan ilişkileri önemsedikleri ve iyi tutmaktan yana olduklarını gözlemliyoruz. Bu tavra stratejik anlamda bakacak olursak Barzani ve Talabani’nin Türkiye ile olan ilişkilerini iyi tutmalarından daha doğal bir tavır olamayacağı aşikar. Irak Kürdistanı’nın Türkiye ile ilişkilerini siyasi ve ekonomik anlamda geliştirmesi her iki taraf açısından da bir win-win ilişkisi.

Hatırlatma...

Bir zamanlar Türkiye, Kürt liderler Barzani ve Talabani'yi Sınır Karakolu Komutanlarına daha sonraları İlçe Kaymakamlarına muhatap ederdi. Sonra hatırlayınız aynı Türkiye ''aklı’’, Merhum Özal’ın aynı Kürt liderleri Cumhurbaşkanı düzeyinde kabul etmesi sonrası neredeyse Turgut Özal’ı ‘’vatan hainliği’’ ile bile suçlamıştı.

Sonrasında nasıl olduysa Demirel de Merhum Özal’ın açtığı bu doğru yoldan devam etti ve bugünlere kadar gelindi. Gerçi 1991 yılında Demirel ‘’Kürt realitesini tanımak lazım’’ demiş ve yine kendilerini herkesten daha çok vatansever olduğunu iddia eden ve gören bazı çevrelerce kıyametler koparılmıştı, neyseki sonunda bu abuk subuk kıyameti de Türkiye olarak aştık ve bugünlere kadar geldik.

Türkiye vaktiyle kırmızı çizgiler diye tanımladığı, ‘’Kuzey Irak ta özerklik olmaz, ayrı bir Federasyon olmaz’’ şekllindeki söylemlerini de çoktan terk etti. Zaten Türkiye’nin bu ‘’kırmızı çizgileri’’ Kürtler, ABD ve diğer global güçler tarafından o zamanlarda da hiç ciddiye alınmamıştı.

Şimdilerde...

Kırmızı çizgileri bir yana bırakın 2010 yılında çok yerinde bir kararla Türkiye olarak Erbil’de Başkonsolosluk bile açtık.

Irak Kürdistanı’nın günlük petrol üretimi son beş yıldır 200.000 Varil düzeyinde ve çok yakın bir zamanda 250.000 Varile çıkması bekleniyor. Bu Irak Kürdistanı için çok önemli bir maddi kaynak.

Türkiye’ye bakacak olursak günlük petrol üretimimiz sadece 70.000 Varil düzeyinde ve buna karşın günlük ihtiyacımız ise 700.000 Varil seviyelerinde.

Irak Kürdistanı özellikle petrolden elde ettiği gelirle yaptığı ticaretin yaklaşık %80 ini Türkiye ile yapıyor, Irak pazarlarının % 80’ini Türkiye menşeili ürünler doldurmakta ve bu ticaretin boyutu ise Türkiye açısından 2010 yılı itibariyle karşılığı 5,2 Milyar USD lik bir dış ticaret hacmi

Bu hacmin 2014 yılı sonu ile 20 Milyar USD ye çıkarılması Haziran 2010’da Erbil’de yapılan bir toplantıda taraflarca kararlaştırılmış durumda. Rakamların önemini daha iyi anlamak için Türkiye’nin tüm Afrika ile olan ticaret hacminin ise yaklaşık 7 Milyar USD seviyelerinde olduğunu belirtmekte fayda var.

Petrol ile ilgili bu durumun bir sonucu olarak şimdilerde Irak Kürdistanı ile Türkiye arasında bir de petrol boru hattı inşaası devam ediyor. Bu petrol boru hattının tamamı yaklaşık 300 Km ve bu hattın yaklaşık 75 Km lik kısmı bitmiş durumda.

Bu petrol boru hattı dışında Türkiye-Irak Kürdistanı  arasında hayata geçmek üzere olan iki enerji projesi daha var. Bunlardan biri yeni bir petrol boru hattı projesi ve diğeri de yeni bir doğalgaz boru hattı projesi .
Enerji dışında Türkiyeli müteahhitlerin Irak Kürdistanı’nda bugüne değin yaptığı ve halen devam eden inşaat imalatlarının ayrıca dikkate alınması da ekonomik ilişkilerimizin boyutlarının anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

Bir zamanlar kırmızı çizgilerle kendimizden uzak tuttuğumuz Irak Kürtleri ile bu denli iyi ilişkiler içerisinde olmak son derece önemli ve memnuniyet verici.

Gidişat...

Bu koşullar altındaki Irak Kürdistanı’nın Irak Merkezi Yönetiminden kopması, ayrılması ve bağımsız bir devlet ilanında bulunması fazla uzak görünmüyor.

Umarım Türkiye, vaktiyle yaptığı hatayı tekrarlamaz, böyle bir durum karşısında yine anlamsız ‘’kırmızı çizgiler’’ oluşturmaz ve hiç de mantıklı ve stratejik olmayan saçma bir direnç göstermez.

Türkiye bölgesinde ve dünya ölçeğinde büyüyecekse, bunu Türkiye’deki ve bölgedeki diğer Kürtlerle birlikte el birliği ve güç birliği oluşturarak yapabilir.

Tıpkı 1071’de Malazgirt’te
Tıpkı 1915’te Çanakkale’de yaptığı gibi.....

22 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync

16 Kasım 2012

Anamın Dili


Kürt Sorunu çözümünde, terör örgütü ve beraberinde BDP, her ne kadar sürekli aynı şeyi yaparak başta Kürt ve diğer halkların doğal ve insani hakkı olan Ana Dillerinde Eğitim konusunu siyasi arguman olarak diline dolayıp suistimal etse de, bu hak tüm halklara, klasik bir söylemle ifade etmek gerekirse,  elbette analarının ak sütü kadar helal bir hak.

Ana Dilde Eğitim hakkının halklara iadesi ile ilgili olarak, ‘’hak mıdır ? değil midir’’ noktasındaki tartışmalar bir yandan halen devam etmekle birlikte, bu hakkın halklara iade edilmesine karşı çıkanların en önemli argumanlarının da yine ‘’bölünme korkusu’’ olarak tanımlanabilecek şizofrenik bir durum olduğunu gözlemliyorum.

Aynı şizofrenik durumu hatırlarsanız, Kürtçe Müzik yasağının kaldırılmasında, TRT ŞEŞ in yayına alınması öncesinde ve diğer bir çok kültürel insani hakkın halklara iadesi öncesinde de yoğun bir şekilde yaşamıştık.

Şimdi de Ana Dilinde Eğitim hakkını verirsek ülke bölünür korkusu aynı çevrelerce topluma pompalanmaya ve demokratik gelişim engellenmeye çalışılıyor.

Ana Dilde Eğitim yapan Ülkelerin bölünmediğini, daha da geliştiğini görmek için, gelin bu yazımda hep birlikte Ana Dilde Eğitim ile ilgili dünya geneli duruma şöyle bir bakalım ve Ana Dilinde Eğitim hakkına sahip oldukları için sözüm ona ‘’bölünmüş paramparça olmuş’’ hatta tanımlarken daha da ileri giderek‘’fakir ve geri kalmış’’  şu ülkelere bir göz atalım.

Kanada...

Kanada Federal yönetim sistemine sahip bir devlettir ve kantonlardan oluşur. On eyalet ve iki özerk bölgeden oluşmuştur. Kanada’nın resmi dili İngilizce olmakla beraber, güneydoğusundaki  Koopeck eyaletinde resmi dil Fransızcadır. Diğer eyaletlerde halkın taleplerine göre İngilizce veya Fransızca eğitim imkânı sağlanmaktadır. Her iki dilde de eğitim-öğretim yapılmaktadır.

Belçika...

Ülke sembolik olarak krallıktır. Genel meclis ve senatoya sahiptir. Yerel parlamentolar da vardır. Belçika Devleti  dokuz eyaletten oluşmaktadır. Her eyaletin dillerinin organizasyonu devlete aittir. Ülkede Flamanca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç ayrı dil konuşulmaktadır. Belçika’nın Brüksel bölgesi ki ülkenin yönetim merkezidir ve kullanılan diller Fransızca ve Flamancadır.

Devletin iki resmi dili bulunmaktadır ve bu diller Flamanca ve Fransızcadır. Belçika’da eğitim politikası ülkedeki dil farklılığına göre belirlenmektedir. Konuşulan dilde eğitim yapan okullar bulunmaktadır. Bu okullarda eğitim yöre halkının dilinde yapılmaktadır ve başka diller öğrencilere öğrenim amacıyla yabancı dil olarak verilmektedir.

İspanya...

İspanyada eğitim dili 1980 yılına kadar sadece İspanyolca olmuştur. 1982 yılında İspanyol parlamentosu bir karar alarak ülkeyi yeni bir idari sisteme göre bölgelere ayırmıştır. İspanya resmen krallık olmasına rağmen devletin siyasi örgütlenmesini  onyedi eyalet olarak şekillendirilmiştir.  

Yeni sistemle birlikte Bask bölgesi ayrı bir bölge olmuştur ve Bask dili bölgenin resmi ve eğitim dili olarak kabul edilmiştir. Bask bölgesindeki okullara Bask dilinde eğitim imkânı sağlanmıştır. Ülkede başlıca dört dil konuşulmaktadır ve bazı eyaletlerde yerel dil eyaletin resmi dili olarak kabul edilmektedir. Ancak devletin resmi dili her koşulda yine İspanyolcadır.

Norveç...

Norveç’te iki yerli halk bulunmaktadır. Bu halklar Norveçliler ve Sami’lerdir. Sami’ler ülkenin Kuzey bölgelerinde yoğun olarak yaşamalarına rağmen, aynı zamanda tıpkı ülkemizdeki Kürtler gibi çeşitli başka bölgelerine de dağılmış durumdadırlar. Sami halkı da Türkiye deki Kürt ve diğer halklar gibi uzunca bir süre kendi devletince baskı altına alınarak asimilasyon politikaları uygulanmış bir halktır. Örneğin Sami dilinin sınıflarda konuşulması yasaklanmıştır.

Norveç devletinin bu asimilasyon politikaları 30 yıl kadar sürmüştür. Bizim 12 Eylül 1980 darbesinin sıkıntılarını yaşadığımız 80 li yıllarda, Norveç Parlamentosu, Sami halkı için kendini Sami olarak tanımlayanlar tarafından seçilmiş bir konsey oluşturulmasına imkan sağlanmış ve bu konseyin Sami halkını ilgilendiren bütün konularda tavsiyede bulunma hakkı  olduğunu kabul etmiştir.

1985 de zorunlu eğitim için yeni bir ulusal müfredat programı kabul edilmiştir. Norveç’te Zorunlu Eğitimde Sami öğrencilere özel haklar verilmiştir. Ulusal müfredatta Sami öğrenciler için üç ders bulunmaktadır.

1- ) Sami anadilinin eğitimi,
2- ) Sami öğrenciler için, ikinci bir dil olarak Norveçce,
3- ) İkinci dil olarak Sami dili. Bu ders anadili Norveçce olan ancak Sami dilini İkinci dil olarak öğrenmek isteyenler içindir

Sami okullarında ki öğretmenlerin Sami dilini konuşma, Sami kültürünü bilme ve olumlu bir tavır içinde olma zorundalıkları bulunmaktadır. Bununla birlikte tarih, coğrafya ve kültür derslerinin içerikleri, Sami tarihi, Sami kültürü ve Sami yaşam tarzına uygun şekilde hazırlanmıştır.

İtalya...

Resmi belgeler İtalya da bazı bölgelerde iki dilde hazırlanmaktadır. Resmi belgeler bazı bölgelerde iki farklı dilde hazırlanmasıyla beraber her koşulda İtalyanca olan geçerli sayılmaktadır.

İtalya da anaokullarından başlamak üzere temel eğitimde İtalyanca ile beraber talebe göre diğer dillerin eğitim aracı olarak kullanılması mümkün kılınmıştır.

Danimarka...

Danimarka’da yaşayan Alman halkı aynen kendi ülkelerinde yaşadıkları gibi her türlü din, dil, eğitim ve kültür gibi haktan yararlanmalarının yanı sıra, eğitim için de Danimarka eğitim bütçesinden ödenek almaktadırlar.

Finlandiya...

Ana Dilde Eğitim konusunda çok fazla detay anlatmaya gerekmeyen bir ülke Finlandiya. Çünkü bu ülkede altı ayrı Ana Dilde Eğitim yapan okullar bulunmaktadır.

Avusturya...

Bu ülkeyi de çok detaylı anlatmaya pek gerek yok sanırım, Avusturya’da 1967 yılından bu yana okullarda ek anadil dersi verilmektedir.

Fransa...

Bir çok yasal düzenlemede örnek aldığımız ülke olan Fransa’da Fransızca dışındaki yerel diller, anaokullarından başlamak üzere üniversiteye kadar hem resmi, hem de özel okullarda sorunsuz engelsiz öğretilmektedir.

İsviçre...

Bu ülke Ana Dilde Eğitim sorununu aşmış örnek gösterilebilecek ülkelerin başında geliyor diyebiliriz. İsviçre vatandaşı olanlar, eğitim sistemleri sayesinde en az iki veya üç dil öğrenebilmektedir. Bu dillerin öğrenilmesinde ve öğretilmesinde sorun yaşamamaktadır.

İsviçre devleti yirmi üç eyaletten oluşan federal bir devlettir. İsviçre de eyaletlerde Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Roman dili konuşulmaktadır. Her eyalette eğitimde o eyaletin Ana Dili kullanılırken, diğer bir eyaletin dili de zorunlu seçmeli dil olarak eğitimde kullanılmaktadır. Bununla birlikte yaygın olarak İngilizce de eğitim kurumlarında öğretilmektedir.

Bolivya...

1994′de bir eğitim reformu yapmıştır. Bu reform ile Bolivya devleti ülkede İspanyolca’nın yanı sıra Bolivya’daki OTUZ yerel dilin bütün okullarda hem dil dersi, hem de öğretim dili olarak kullanılmasına olanak sağlamıştır

İsrail...

Ülke nüfusunun yüzde seksenikisi (%82) İbranice konuşmasına rağmen ülkede oturan yüzde onsekizlik (%18) Arap nüfusunun konuştuğu Arapça’ya özel bir statü tanınmış. Resmi dil İbranice ancak Arapça diline eğitim ve kültür alanları ile kamu alanlarında özel bir statü verilmiş. Araplar ilk ve orta öğretimde kendi Ana Dillerinde Eğitim alabiliyorlar ve ikinci dil olarak da İbranice’yi öğrenmek zorundalar.

Çin...

Ülkede çok sayıda farklı etnik grup ve yaklaşık 140 farklı dil konuşulmakta. Ülkenin çoğu Mandarini adında bir dil konuşmakta.

Ülkenin resmi dili Çince. 1984 yılında çıkardıkları bir yasayla bölgesel özerklikler verilmiş ve özerklik bölgelerinde dilin korunması ve geliştirilmesi gerektiği belirtilmiş. Özerk bölgeler, o bölgedeki eğitim dili hakkında karar alma yetkisine sahip kılınmış. Özerk bölgelerdeki öğrenciler kendi anadillerinin yanı sıra Çince’yi de öğrenmek zorunda.

Almanya...

Almanya’da bazı eyaletlerde ilkokuldan başlayarak haftada 3 ila 5 saat zorunlu anadili dersleri veriliyor. Almanya 1980′li yıllarda uyguladığı çocukların Almanca’yı iyi öğrenebilmeleri için anadillerinden yoksun bırakılmaları tezini artık terk etmiş.

Almanya  ‘’Ulusal Uyum Planı’’ adı altında çift dilli eğitimin gerekliliği yaklaşımı kabul edilmiş. Haftada iki saat Türk ve Alman öğretmenlerin bir arada girebilecekleri dersler düzenlenmiş ve her iki dilin de karşılaştırmalı öğretimi uygulanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri...

Amerika’nın nüfusun yüzde yirmibeşi (%25) tarafından konuşulan İspanyolca dili, eğitimde ikinci dil olarak yer alıyor. Ana Dili İspanyolca olan çocuklara yönelik okullar bulunmakta. Öğrenciler eğitimlerini bir hafta İngilizce, bir hafta da İspanyolca olarak alabilmekte.

İskoçya, Kuzey İrlanda ve Galler... 

Bu üç bögede de Ana Dilinde Eğitim hakkı vardır. Bu hak bu bölgelere yetki devri ile özerklik tanıyan bir takım yasalarla tanınmış.

Eğitim alanında Gal ve İskoç dillerinin kullanılması düzenlenmiş, okul öncesi eğitim, ilköğretim, orta öğretim ve üniversite dönemlerinde Gal ve İskoç dillerinde eğitim kabul edilmiş, ayrıca bu dillerin okul dışı eğitimle öğrenilebilmesine de imkan tanınmış.

Gal ve İskoç dillerinin medyada, yargı kurumlarında, idari makamlarda ve kamu kurumlarınca kullanımı da düzenlenmiş. İrlanda dili de dahil olmak üzere her üç dilin de sadece özel alanda değil kamusal alanda da kullanımı serbest kılınmış.

Her üç dilin konuşulduğu bölgelerde bölgesel ve yerel yönetimlerde bu dillerdeki yer adlarının resmî dildeki adıyla birlikte kullanılması ve benimsenmesi kabul edilmiş.

Welhasılıkelam...

Başka ülkelerde Ana Dilde Eğitim yapılmadığını ve Ana Dilde Eğitim yapılırsa ülke bölünür diyenlere net olarak sözüm şudur ; Ana Dilde Eğitim, ülkeyi bölmez, tam tersine güçlendirir ve zenginleştirir. Ana Dilde Eğitim bir ülkeyi özgürleştirir ve demokrasiyi geliştirir.

Farklı ülkelerde farklı metodlarla Ana Dilinde Eğitim sorununun çözülmesi yukarıda anlatmaya çalıştığım örneklerdeki gibi ya da yeni ve karma bir modelle çözülebilir.

Ana Dilinde Eğitim meselesi esasen eğitim ve öğretimle alakalı bir konu olmasına rağmen, bu konuyu siyasi tartışmalar içinde ele almaktan tüm taraflar süratle vazgeçmelidir.

Bu konu insani ve doğal bir haktan ibarettir, ideolojik duruşların ve özellikle de toplumumuzda kaygı verici şekilde taraflarca yükseltilmekte olan milliyetçi söylem ve iddiaların ekseninden çıkarılmalıdır, siyasi meze yapılmamalıdır.

Hoş kalın... 

16 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync

13 Kasım 2012

63. GÜN


Kürt Sorunu endeksli açlık grevleri, kim ne derse desin maalesef önemli bir hal aldı.

Bugün itibariyle altmışüç gündür devam eden ve her an bazı ölümlerin gerçekleşebileceği bir noktaya varıldı. 

Toplum, açlık grevleri konusunda da, bir çok diğer konu gibi yine kutuplaşmış durumda.

Bir kesim ; zaten terörist bu insanlar, ‘’ölürlerse ölsünler’’ bize ne modunda,

Bir başka kesim ; maharetmişcesine açlık grevindekileri ‘’destekleme’’ modunda,

Daha duyarlı diğer bir kesim ise bu grevlerin bitmesi yönünde insani ve demokratik çabalar içerisinde ve ‘’ölümler olmasın’’ derdinde.

İktidar adına Başbakan ise altmışüç güne ulaşan açlık grevini , önce yok diyerek görmezden gelip, sonrasında ise böyle bir grev var ama şov, blöf  ve şantaj yapıyorlar diyerek olabildiğince durumu küçümsedi ve önemsizleştirmeye çalışmakta.

Akit tarafından Başbakan’a hediye edilen bir de ‘’Kuzu Kebabı’’ söylemi var ki, açıkçası tam evlere şenlik.
Açlık grevlerinin başlama tarihi ile o yemeğin BDP li vekillerce yenildiği tarih arasında neredeyse  DOKSAN GÜN  var. BDP lileri böyle saçma ve basit bir ‘’kuzu kebabı’’ söylemiyle eleştirenler hiç mi kebap vs yemiyorlarmış o insanlar açlık grevindeyken ?

Nedir yani ? Bu ne basit bir yaklaşımdır ? Ayıp !...El İnsaf !

Neyse...

Umuyorum Başbakan’ın dediği doğrudur, insan hayatları tehlikede değildir ve söz konusu grev gerçekten bir şovdur. Ancak Adalet Bakanının grevdekilerle ilgili değişik zamanlarda yaptığı sayısal bilgilendirmeleri ve açıklamaları dikkate alırsak, devam eden bir açlık grevi söz konusu.

Ha bir de abuk subuk ve yersiz bir açlık grevi mi denmeli yoksa  ölüm orucu mu tartışması da bir yandan hararetle tartışılmaya devam ediyor. Oysa altmışüçüncü güne gelinen bu eylemde, bilinen şu ki ellinci günden itibaren bir açlık grevi zaten insan bedenini ölüme götürebiliyor.

Halen devam eden Açlık Grevleri aslına bakarsanız çok boyutlu bir tartışma konusu.

İnsani boyutu var,
Ahlaki boyutu var,
Siyasi boyutu var,

Grevdekiler Ne istiyor ?

Talepler şöyle ...

1-) Ana Dilde Savunma Hakkı...
Bunun gerçekleşeceği, bu hakkın iade edileceği iktidar tarafından eylemlerden bağımsız olarak hali hazırda zaten taahhüt edilmiş durumda. Dolayısıyla bu talep maddesi ile ilgili sorun zaten fiilen ortadan kalkmış durumda. Hatta ben bu yazımı yazdığım saatlerde bu hakla ilgili düzenlemenin TBMM de görüşülmesi söz konusu, belki de siz bu yazıyı okudugunuz sırada bu düzenleme yapılmış olacak.

2-) Öcalan ın avukatlarıyla görüşebilmesi talebi ve bu anlamdaki ‘’tecritin’’ kalkması...
Yetkililer, Öcalan’ın avukatları örgütsel talimat taşıyor gerekçesiyle buna müsade etmiyor, ancak Öcalan’ın ailesi ile görüşmesine bir engel yok... Bu anlamda Öcalan’ın durumunun tam da bir tecrit olduğu söylenemez.
Normalde Öcalan’ın AİHM devam eden davası olduğundan avukatlarıyla görüşmesi doğal ancak yetkililer Öcalan ve avukatlarının bu görüşmeleri ‘’örgütsel talimat mekanizmasına’’ dönüştürdüğünü ifade ediyor ve avukatlarıyla görüşmesine müsade etmiyor.

Ayrıca Öcalan’ın lideri olduğu örgüt, ailesinin kendisi ile görüşmesini de nedense istemiyor ve açıkça engelliyor. Hatırlarsanız son dönemde kardeşleri Öcalan ile bir kez görüşebildi ve diğer bir görüşme talebini ise örgütün lideri bizzat reddetti.

Bu çelişkili durum ‘’görüşme’’ serbestisinin kullanımı yönünde bir kilitlenmeye yol açmış durumda. Bu kilitlenmenin mutlaka aşılması gerekiyor.

Avukatlarla görüşmeyi, örgüte talimat akışını engellemek için yasaklamanın çok efektif bir karar olduğunu düşünmüyorum. Bu görüşme yasağı kaldırılmalı ve Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkı iade edilmelidir.

Ya hu zaten bir yerlere talimat yollamak isteyen, o talimatları kardeşiyle de yollar bir başka yakını vasıtasıyla da, dolayısıyla bu yasaklama hiç yerinde ve anlamlı değil ki.

3-) Ana Dilde Eğitim talebi...

Evet bu talep tüm halklar için doğru bir talep ve haktır.

Bu taleple ilgili olarak kabine üyelerinden Burhan Kuzu’nun ‘’böyle bir talebe evet demek şeytana uymaktır’’ yönünde talihsiz açıklamaları var. Üstelik ‘’Başbakan da benim gibi düşünüyor’’ diyerek. Bu söylemlerin ortamı daha da gerdiğini, hele de açlık grevlerinin devam ettiği bir ortamda son derece yanlış olduğu kanaatindeyim.

Ancak şunu da hemen belirtmek isterim, her ne kadar ana dilde eğitim talebi insanlarının analarının ak sütü gibi onlara helal ve hak ise de şahsen ben bu ve diğer taleplerin açlık grevi yöntemiyle elde edilmeye çalışılmasını hiç doğru bir yöntem olarak görmüyorum.

Her şeye rağmen ülkede bu tip talepleri devletten talep için siyaset yolunun halen açık olduğunu görmek gerekir .

Toplumu oluşturan halkların tüm kesimlerinin, tüm zorluklara ve engellemelere rağmen, sivil siyaset yolunu kullanmasının en doğru yol ve yöntem olduğu kanaatindeyim.

Çözüm İçin ...

1-) İvedilikle insani girişim ve söylemler öne çıkarılıp açlık grevleri fiilen sona erdirilmelidir.
2-) Öncelikle ölümler engellenmeli, sonra taleplerle ilgili tartışma ve diyalog ortamı sağlanmalıdır.
3-) Kürt Siyasetçi ve aydınlar eylemin sona erdirilmesi için çok daha aktif rol almalıdır.
4-) Ahlaki duruş olarak, açlık grevini yok sayma ve küçümseme tavrından kesinlikle vazgeçilmelidir.
5-)  İnsani duruş olarak herkes grevin durması yönünde çaba sarf etmelidir.
6-) Siyasi duruş olarak taleplerin çözümünün bir süreç gerektirdiği taraflarca anlaşılmalıdır.
7-) Açlık grevi krizi, tarafları gererek değil konuyla ilgili diyalog ortamı yaratılarak aşılabilir.
8-) Olası bir ölümün örgüt tabanını daha da güçlendireceği unutulmamalıdır.
9-) Olası bir ölümün iktidarı da ciddi anlamda bir sorumlulukla başbaşa bırakacağı bilinmelidir.
10-)Kürt siyasi hareketi şiddeti bir yöntem olarak benimsemekten vazgeçmelidir.
11-)Örgüt bedenleri can ve kurşun haline getirme politikasından vazgeçmelidir
12-)Grevin ne mahkum hakları ile ilgili ne de hapishane koşulları ile ilgisi bulunmamaktadır.
13-)Örgüt açlık grevi ile mağduriyet üreterek siyasi kazanç sağlama eğiliminden vazgeçmelidir.
14-)Örgüt bu metodla ana dilde eğitim ve tecrit konusunda bir netice elde edemeyeceğini bildiği halde, mensuplarını ölüme yatırması insani ve vicdani değildir. Bundan vazgeçmelidir.
15-)Grevdeki insanlar zorla da olsa gönüllü de olsa açlık grevi yapmaktadırlar ve ne yazık ki ya sakat kalacak ya da vefat edeceklerdir, insani açıdan greve duyarlılık gösterilmelidir.

Birileri...

Oh canıma minnet, zaten onlar terörist ve zaten de Kürt, ölürlerse ölsünler banane diyebilme haysiyetsizliğini gösterse de, ve hatta birileri bir şekilde devam eden bu açlık grevini küçümseyen, yok sayan tavırlar içinde olsa da....

Ben hala bu ülkede insanlığın ölmediğini düşünenlerdenim....

Emin değilim ama belki bu dramı siyasetçisiyle, akademisyeniyle, sanatçısıyla hangi siyasi görüşte olursa olsun Kürtlerden oluşturulabilecek bir akil insan grubu da bitirebilir.

Kendimce ölümler olmasın diye çözüm aradım köşemde...

Belki sesimi duyan vardır...

Hoş kalın... 

13 Kasım 2012
Twitter : @cngzkync