10 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -6-


Bir önceki yazımın son satırlarında Mustafa Kemal’in, Keriman Halis üzerinden yaptığı ırk ıslahı olarak değerlendirilmeye  çok müsait sözlerine ve konuşmasının son satırlarında yer alan çağrısına değinmiş ve yazıyı sonlandırmıştım.  

Irk ıslahı denilen konu literatürde ‘’Öjeni’’ olarak yer almakta, bilenler biliyordur elbette ne olduğunu, ben burada buna uzun uzun değinmeyi çok gerekli görmüyorum, zaten maksadımız da birilerini bugünden geçmişe dönük olarak suçlamak ve bunu ilan etmek değil.

Elbette her insan gibi geçmiş dönemlerdeki yöneticelerimizin de her yaptığı doğru değil. İnsanoğlunun elbette hatalar da yapabilen bir varlık olduğunu tekrar etmeye gerek yoktur sanırım.

Halisane maksadım sadece, bugünlere gelene dek toplum olarak hangi evrelerden geçtiğimizi bir nebze hatırlatmak ve bu vesile ile belki bugün yaşadığımız sıkıntıların sebeplerini anlayarak, kavrayarak yarın aynı hatalara düşmemek için dersler çıkararark tedbirli olmaktan ibaret.

Bu arada Öjeninin ne olduğunu merak edenleriniz var ise internetten ‘’Öjeni’’ nedir diye araştırarak detaylı bilgi edinebilirler. Peşinen söyleyeyimm iyi bir şey değil.

O Yıllarda CHP Ne Yapıyordu ?...

O yıllarda CHP’nin ırk ve kalıtıma ilişkin konferanslar düzenlemekte  olduğunu, Ankara Halkevi’nin yayın organı Ülkü’de ırkın kuvveti üzerine makaleler yayınlamakta olduğunu görmekteyiz.

Bahsettiğim konularda kitap ve makalelerin sayısının her geçen gün arttığı o günlerdeki makalelerden bazıları şunlar;

Fahrettin Kerim Gökay, “Milli Nüfus Siyasetinde (eugenique) Meselesinin Mahiyeti”, Ülkü, 1934;
Fahrettin Kerim Gökay, “Irk Hıfzıssıhasında Irsiyetin Rolü ve Nesli Tereddiden (yozlaşmadan) Korumak Çareleri”, CHP Konferansları, 1940;
Sadi Irmak “Milletlerin ‘tereddi’ ve ‘istıfa’sı (yozlaşma ve ayıklanması)”, 1940.

Ders Kitaplarında Irkçılık...

Daha önce bir miktar bahsetmiştim ancak, izninizle biraz daha bahsetmem gerekiyor çünkü hakikaten korkunç bulduğum örnekler var.

Ortaokullarda ders kitabı olan 1934 tarihli ‘’Biyoloji ve İnsan Hayatı’’ isimli kitapta insan nüfusunun ırken iyileştirilmesi konusunun açıkça işlendiğini görülüyor.

Öyle ki kitapta yer alan bir konunun başlığı zaten tereddütsüz bir şekilde ‘’Irk Islahı’’ olarak belirlenmiş.
Öjeni bilimsel olarak anlatılmaya çalışıldıktan sonra şu ifadeler yer alıyor;

‘’Aşağı ırkla karışma bir kenara, kendi ırkı içinde bile zayıf ve kusurlu olanlar elenmeli; Ruhî ve manevî özellikler maddî varlığın (sinir sisteminin bünyesi ve iç ifrazı guddelerinin [salgı bezelerinin] faaliyeti) bir türevidir. İyi soy ve kötü soy ayrımı vardır; Yüksek meziyetleri ile toplumda yükselmiş insanların aile tarihleri incelendiğinde bu özelliklerin kalıtsal olduğu görülür. Suçlu tipler ırsî ve aklî rahatsızlığı olan kişilerdir; Bunlar toplumdan yalıtılmalı ve kısırlaştırılmalıdır. Mensup olmakla iftihar ettiğimiz Türk ırkı dünyanın en iyi, en sağlam, en zeki ve en kabiliyetli ırkları arasında mümtaz (seçkin) bir mevki sahibidir. Hepimizin vazifesi, Türk ırkının aslî evsaf (nitelikler) ve meziyetlerini muhafaza etmek ve bu ırka layık fertler olduğumuzu her halimizle ispat eylemektir. Çünkü Türkiyemizin istikbali bugün böyle yaşayacak gençlerin ileride teşkil edecekleri ailelerle yetiştirecekleri yüksek kıymetli Türk zürriyetlerine (soylarına) dayanacaktır.”

**********

Şimdi geçmişin kitaplarında sistematik bir şekilde yer alan bu ifadeleri okuduktan sonra, bizlere yıllarca neden her sabah okullarda ‘’Türküm doğruyum çalışkanım’ dedirtilerek ant okutulduğunu, ve neden dağa taşa ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ gibi sözde özlü sözler yazıldığını anlamak sanırımım daha kolay anlaşılır bir hal almıştır.

Bu ifadelerle yetinmeyen o dönemin, yakın zamana kadar da devam ettiğini bildiğimiz, hatta halen var olduğunu ve zihniyet onarımına direndiğini bildiğimiz  ırkçı zihniyeti ne hikmetse her ders kitabının bölüm sonlarında bulunan “Sualler” bölümündeki soruları ise şöyle:

1-       Türk ırkının yüksek meziyetleri nelerdir?
2-      Türk ırkı hangi meziyetleri itibariyle başka ırklardan üstündür?

‘’Bilimsel’’ Çalışmalarla Irkçılık...

Sadece ders kitaplarında değil elbette,  sözde bilimsel çalışmalarla da ırkçılığın, daha net bir ifade ile Türk Irkının üstünlüğünün, o dönemlerde topluma pompalandığını görülüyor.

Dr.Reşit Galip, “Türk Irk ve Medeniyetine Umumî Bir Bakış” başlıklı bir bildiri yayınlar ve bildirisinde, Türk ırkını şöyle tarif eder;

“Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapaklan çekik olarak değil ufkî açılan Türk’tür ve Türk beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir’’
Sanırım Dr.Reşit Galip, çaktırmadan Mustafa Kemal’i tarif etmeye çalışmış ancak halen de tartışılan Mustafa Kemal’in boyu ne kadardı konusu nedeniyle bu tarifin boşta kalması muhtemel.

Bir başka bilimsel çalışma olan “Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış” isimli (1938) kitapta, Ziraatın Yaratıcıları başlıklı birinci bölüm ve ‘’Tarih Öncesinde Bitki ve Sebzeler’’ adlı ikinci bölüm ''Türk Tarih Tezi'’ ne uygun tasarlanmış. Üçüncü bölümde Türklerin tarım ve gübre konusundaki tarihî katkıları ele alındıktan sonra son bölümün başlığı olarak ise  “Atatürk Baş Çiftçi” dir başlığı kullanılmış.

***********

Yeniden buluşmamız nasipse, bir sonraki yazımda meşhur İskan Kanunu ve 1934 yılında Yahudi vatandaşlara yapılan saldırılara değineceğim.

O kadar çok şey var ki bu konuda anlatılacak, dolayısıyla da yazı dizim devam edecek...

Hoş Kalınız.. 
10 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

9 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -5-


Önceki yazımı 18 ekim 1926'da çıkan “Din Yok, Milliyet Var” isimli kitaptan pasajlar aktararak sonlandırmıştım.

Devam edelim...

Yine aynı yıllarda eş zamanlı olarak okullarda okutulan ders kitaplarında da değişiklikler görülmektedir. Şöyle ki, nedendir bilinmez Osmanlı Tarihi gittikçe daha az yer kaplamaya başlar, buna karşılık Osmanlı öncesi Türk Tarihi abartılarla yer alır.

Ders kitaplarında baş gösteren değişikliklere biraz değinmek gerekirse, Osmanlı neredeyse yok sayılmakla kalmamış, yakın zamana kadar da olduğu gibi Eski Türklere aşırı övgü yerleşmiş. Afet İnan’ın da aralarında bulunduğu malum yazarlar topluluğunun, Tarih Kongresi’ne sunduğu “Orta Kurun Tarihine Umumi Bir Bakış” bildirisinde şöyle denir;

“Hunlar zannolunduğu gibi, Avrupa’da göçebe ömür geçirmiş bir kavim değildir; bilakis toprağa bağlanmışlardı, evlerde, köylerde ve şehirlerde otururlardı. Hun kralları en son modelde yaptırdıkları kaplıcaların taşlarını uzaklardan getirtecek kadar ince hisli idiler.”

Batı kompleksinin de açıkça görüldüğü bu bildiride, Afet İnan’ın da aralarında bulunduğu kitap yazarları, Türk’ ün ırken üstün olduğunu her fırsatta anlatmaya başlarlar.

Yine bir ders kitabı olarak 1931'de yazılan ‘’Türk Tarihinin Anahatları’’ kitabının neden yazıldığı bu grup yazarlar tarafından şöyle açıklanıyor:

“Milletimizin yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve seciyesinin (karakterinin) esrarını meydana çıkarmak, Türkün hususiyet ve kuvvetini kendine göstermek ve Milli inkişafımızın (gelişmemizin) derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz.”

Varın siz düşünün gerisini, bu bir ders kitabı mıdır yoksa ırk temelli bir propaganda kitabı mıdır ?
Kitaplarda görüldüğü üzere Türklerin her zaman yüksek medeniyet tesis etmiş olmalarından, ırk olarak karışıklığı sevmemelerinden bahsediliyor ve Türklerin devlet kurma yönündeki “ırksal yetenekleri” nden bahsediliyor.

Bu kitap temel alınarak hazırlanan, ‘’Liseler için tarih” (1932) ve  “Ortamektep için tarih” (1933) kitapları Türklerde devletçiliği fıtrî  yani doğuştan gelen bir kabiliyet olarak açıklarken şöyle demektedir;

“Tarihin en büyük cereyanlarını yaratmış olanTürk ırkı, benliğini en çok korumuş olan bir ırktır. Tarihte daima göze çarpar bir birlik arz eden Türk ırkı daima hakim kalan bariz uzvi (organik) vasıflar ile dimağın (beynin) en kuvvetli mahsulü olarak müşterek lisanları ile, aynı zamanda bugünkü millet tarifine de en uygun büyük bir cemiyettir. Bütün tarihte böyle büyük bir ırkı, bir millet halinde görmek bilhassa zamanımızdaki in san heyetlerinin pek çoğuna nasip olmayan büyük bir kuvvet ve büyük bir şereftir.”

Devam edelim, ancak eminim şimdiki satırlara inanamayacaksınız, hani şu meşhur dünyadaki tüm halkların ırken Türk olmaları efsanesi, bakınız meğer kim de Türkmüş....

‘’Rusya ihtilali; Ruslaşmış bir Türk ailesinden gelen Lenin (asıl ismi Vladimir İlyiç Ulyanof) adlı bir adamın azim ve iradesiyle, o ana kadar yalnız nazariyatta (teoride) kalan komünizmin hayatta tamamiyle tatbikatına (uygulanmasına) girişildi.”

Öz Türk Olmayanların Bir Hakkı Vardır... Kölelik

O zamanın Adliye Vekili (Adalet Bakanı), hani geçenlerde Başbakan Erdoğan’ın da bahsettiği, Mahmut Esat Bozkurt, 21 eylül 1930'da SonPosta gazetesine şöyle bir demeç verir:

“Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

Bozkurt, bildiğiniz üzere Kemalizmin ideologlarından biri olması nedeniyle oldukça önemli bir isimdir ve bugünkü medenî kanun’u getiren kişi ve büyük bir hukukçu olarak da zaman zaman törenlerle anılmaktadır. Bozkurt’un tek faşist-ırkçı çıkışı ve söylemi elbette bununla sınırlı değildir ancak fazla vaktinizi almamak adına bununla yetinmeyi doğru buluyorum.

Türk Irkı Dünyanın En Güzel Irkıdır...

Bugünkü yazımızı da Mustafa Kemal’in, Keriman Halis’in 1932'de Belçika’daki yarışmada Dünya Güzeli seçilmesi üzerine Cumhuriyet gazetesine verdiği şu demeç ile bitirelim.

“Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde (varlığında) tabiî olarak tecelli ettirdiği güzelliğini, dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla, elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Şunu ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin dünya güzeli intihap olunmuş (seçilmiş) olmasını çok tabiî buldum.
Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu tahattür ettirmeyi (hatırlatmayı) lüzumlu görüyorum: Müftehir olduğumuz (övündüğümüz) tabii giizelliğinizi fennî tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda tekamülün mütemadi tahakkukunu (evrimin aralıksız olarak gerçekleşmesini) ihmal etmeyiniz.”

Devam edecek...

Hoş Kalınız..

09 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

8 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -4-


Önceki yazımda ‘’Türk Tarih Tezi’’ ne hafif bir vurgu yapmış ve bazı kitapların hazırlandığından ve yayınlandığından bahsederek yazımı sonlandırmıştım.

Bu eserlerden sonraki satırlarda yeniden bir miktar daha bahsedeceğim ancak, Afet İnan’a verilen talimat öncesi yıllarda da ırkçı söylemlerin genç Cumhuriyeti yönetenlerin dilinde zaten yer almakta olduğunu belirtmekte fayda var.

Yer almaması da pek mümkün değil aslında, çünkü o yıllarda ‘’Irkçılık’’ nerdeyse tüm dünyada bir moda ve bilim gibi pazarlanan yeni bir ‘’ürün’’ durumunda.

Örneğin 1926 yılında Mustafa Kemal’in sporculara hitaben yaptığı bir konuşma var, Irkçılık konusuna dair kendimce yaptığım araştırmada rastladığım bu konuşmayı izninizle sizlerle de paylaşayım.

Mustafa Kemal şöyle sesleniyor sporculara;

“Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslah (iyileştirilme) ve küsayişi (ferahlığı) meselesidir. İstifası (ayıklanması) meselesidir ve hatta biraz da medeniyet meselesidir. Türk ırkında mazinin meş’um (uğursuz), menfî (olumsuz), bîmânâ (anlamsız) izleri kalmıştır. Yalnız görüyorsunuz ki, tarihlerde cihan hâkimi olmuş koskoca Türk milletine, bugünkü neslimiz varis olduğu (kaldığı) zamanda, bu koca milleti biraz zayıf, biraz hasta, biraz cılız bulmuştuk.
Efendiler, gürbüz, yavuz evlatlar isterim.”

********
Yukarıda verdiğim enteresan konuşmanın çok öncesinde, 1920'lerin ikinci yarısından itibaren, Türkiye’de ırkçılığın resmî kanallar yoluyla da giderek güçlendiğini görmekteyiz. Ancak elbette 1930 lar adeta bir dönüm noktası gibi. Anlatmaya çalışacağım elbette dilim döndüğünce.

Bu yıllarda devletin, tek millet, tek bayrak, tek dil, tek parti, tek şef tarzına doğru yönelmekte olduğunu iyice belirgin şekilde görüyoruz.

Mussolini ve Hitler’den dahi önce başlayan bu eğilim çerçevesinde Mustafa Kemal’in ismini, öztürkçe diyerek ‘’Kamal’’ yapan (kamal, eski türkçe’de “kale” demekmiş) ve devletin Resmî Dini olarak, evet yanlış okumadınız, dini olarak da ‘’Kamalizmi’’ belirleyen bir anlayış egemen olmaya başlamış.
Devletin Resmî Dininin ‘’İslam’’ olduğu ibaresinin anayasadan çıkarıldığı yıl olan1928'de, “Türk’ün Yeni Amentüsü” adlı bir de kitap yayınlanmış.

Bu bahsettiğim kitap adeta devlete tapınmanın ve milliyetçiliğin bir dine dönüştürülmesinin amentüsü dersek hiç de yanlış bir tespit yapmış olmayız diye düşünüyorum.

Bakın kitapta neler deniliyor ;

“Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklalini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengaver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim.
İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allah’ın en sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulusuyla şehadet eylerim.”

*******

Türk’ün Yeni Amentüsü kitabından iki yıl kadar önce, tam tarih vermek gerekirse 18 ekim 1926'da, Samsun Milletvekili Ruşenî Bakır tarafından yazılan “Din Yok, Milliyet Var” isimli kitabına da bir göz gezdirelim.

“Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ‘Ulusalcılığımızdır’. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna da yanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır. Hangi ulusun yüceliği, Türklüğün ululuğu kadar tarihin bilinmeyen enginlerine uzanmıştır? Ve en nihayet hangi ulus ölürken Azrail’i tepelemiştir.
Dünyada Türk olmak kadar onur mu var ? Ve Türk olmak kadar ‘din’ mi var?”

********

Bu yazılık da bu kadar diyelim....

Devam edecek...

Hoş kalın... 

08 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

7 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -3-


Kaldığımız yerden devamla Cumhuriyet dönemine geçiş yıllarına bakalım. Önceki yazımda bahsettiğim durumların, ‘’Türkiye Cumhuriyeti’’ sistemine geçişle birlikte ciddi değişimlere uğradığını ve gidişatta önemli değişiklikler görmeye başlıyoruz.

İmparatorluktan Cumhuriyete Geşiş...

Mustafa Kemal ve ona sıkı sıkıya bağlı yakın çevresi Anadolu’daki direnişi Ankara’da merkezileştirir ve siyasi iktidarını güçlendirmeye başlar.

Savaş döneminde Çerkes Ethem gibi rakiplerini tasfiye eden Mustafa Kemal ve çevresi, siyasi süreçte de çoğu İttihatçı olarak bilinen diğer rakiplerini tasfiye eder.

1926 yılında söz konusu olan İzmir Suikastı ve bu bahane ile de yapılan geniş çaplı tasfiye operasyonu adeta son halkayı oluşturur.

Bu son tasfiye operasyonu ile Kazım Karabekir gibi güçlü isimler de dahil olmak üzere, Mustafa Kemal ve çekirdek kadrosu tarafından karşılarına çıkması muhtemel tüm siyasi rakipler ve figürler ya öldürülür, ya sürülür, ya da siyasi hayattan silinir ve tasfiye edilir.

Bu yıllar aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ‘’Ulusal’’ karakter edinmeye başladığı yıllardır.

Hepimiz Türk Değil miyiz ?...

I.Dünya Savaşı sırasında, Kafkas cephesinde subay olarak bulunduğu bir dönemi ‘’Suyu Arayan Adam’’ adlı otobiyografisinde anlatan Şevket Süreyya Aydemir ; Anadolu köylülerinden oluşan askerlerine konuşma yaparken onlara, Hangi Millete Mensupsunuz ? diye bir soru sorar. Askerler Aydemir’e her kafadan ayrı bir ses denecek şekilde farklı farklı cevaplar verir.

Bunun üzerine Aydemir sorusunu biraz daha netleştirerek şöyle sorar. Hepimiz Türk değil miyiz ? Bunun üzerine askerler hep bir ağızdan yüksek sesle Estagfirullah ! diye cevap verir.

Yine daha önceleri Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında bir metin hazırlanırken kullanılan ‘’Türk’’ kelimesi üzerine tartışmalar çıktığı ve bu kelime kullanılırken ne kast edildiğinin açıklanması gerektiği üzerinde durulur.

Karesi yani bugünkü Balıkesir denilen yerin o dönemdeki milletvekili olan Abdulaziz Mecdi Efendi meclise ‘’Türk’’ kelimesine mana verilmesini rica eder ancak vekiller  bir türlü ortak bir açıklama ve mana konusunda anlaşamazlar.

Osmanlı Sarayının “Etrak-ı Bîidrak” dediği “Türk” lüğü, Anadolu halkının da kötü ahlaklılık ve kötü sıfatlara uygunluk olarak algılayıp eşleştirdiğinden bahsetmiştim.

Burada aklıma şu geliyor, yani bu toplum o günlerden ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ aşamasına geçmişse ki geçmiştir ve hatta zaman zaman bunu terk etmek gerektiği konusunda halen kararsızlıklar yaşamaktadır , peki acaba bu ‘’ne mutluluğa’’ geçiş gerçekten ‘’Türk’’ lüğün faziletinden mi yoksa planlı programlı sistematik bir ‘’Türklük’’ inşaa etme ideolijisinden mi kaynaklanmıştır.

Bu sorunun cevabı net olsa da gelin yine de birlikte o döneme bir göz gezdirelim, bakın neler yaşanmış

Afet İnan – 1928...

1928 yılında Afet İnan, Mustafa Kemal’e Türk ırkının sarı ırka mensup ve bu nedenle de ikinci tip insan olduğunu yazan Fransızca bir kitap gösterir ve “bu böyle midir?” diye sorar. Bunun üzerine Mustafa Kemal de kendisine “hayır olmaz, bunun üzerinde meşgul olalım, sen çalış” der.

Bu talimattan sonraki yıllarda Afet İnan ve başka kişilerin Türk Irkı adına çalışmalar yapmaya başladıkları görülür.

Ana hatlarıyla, Türklerin bozulmamış, hatta üstün bir ırk olduğuna dair çalışmalarda, kafatası ölçümlerinden, tarih çalışmalarına, kan tartışmalarından, burun boyu ölçmeye kadar pek çok “kitap ve çalışma” ortaya konulur.

Hatırlarsanız bunlardan birini geçenlerde yapılan bir grup toplantısında Başbakan Erdoğan da dile getirmişti.

Daha açık ifade etmek gerekirse günümüzde zaman zaman bahsi geçen ‘’Türk Tarih Tezi’’ bu çalışmalarla hayat bulur ve hemen hemen tezin ana hatlarını oluşturmaktadır.

Devam edecek...

Hoş kalın...

07 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

6 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -2-


Kapitalizmin Zorlu Yıllarında Osmanlı...

19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar kendine özgü ve çağın çok gerisinde kalan bir ekonomik yaşama sahip Osmanlı Devleti, Batılılarla olan ilişkiler geliştikçe o dönem dünya geneline yeni yeni egemen olan kapitalist düzenle ilişkiler kurmaya başlar.

Özellikle Kırım Savaşı sırasında Fransa ve İngiltere ile Rusya’ya karşı ortaklaşa yürütülen savaş,  ilişkileri daha da sıklaştırır. İngiliz ve Fransız birliklerinin İstanbul`a gelişi, uzun süre başkentte kalmaları; bir taraftan çoğu Gayrimüslim olan esnaf ve tüccara yeni pazar ve kâr olanakları sağlarken Batı yaşam tarzı ve tüketim örnekleri de hayatımıza karışmaya başlar.  

Daha önceleri çok zengin olsa da çok mütevazı bir hayat süren Gayrimüslim tüccarlar yaşam tarzlarını değiştirip daha lüks ve tüketime dönük bir hayat tarzını seçerer. Bu Avrupa mallarına ilgiyi artırır ve ithalat önceden görülmemiş boyutlara sıçrar. Buna Saray’ın ve üst bürokrasinin ayni eğilimlere girmesi eklenince ister istemez bir israf dönemi başlar. Ülke ürettiğinden fazlasını harcamakta, bütçe devamlı açıklar vermektedir.

Bu arada Kırım Savaşı’nın askeri masraflarıyla, Suriye ve Lübnan’daki karışıklıklar ile daha sonra Hersek ve Sırbistan ve ilaveten Bulgaristan isyanları’nın bastırılması için gerekli askeri harcamalar da bu açıkları artıran unsurlar olur.

Osmanlı Devleti, bütçeden karşılayamadığı para gereksinimini iki yoldan bulmaya çalışır. İlki dış borçlanma yoludur. Özellikle Paris, Londra ve Viyana gibi Avrupa’nın mali merkezlerindeki uluslararası finans kurumlarından borç alınır.

Galata Bankerleri...

Dış Borçlanma yetmediği zamanlar ise iç borçlanma yoluna gidilir. İç borçlanma yolu meşhur ‘’Galata Bankerleri’’ denen bir sınıf bankerin doğmasına neden olur. Bunların hepsi de Gayrimüslim veya Levanten olan , borsa oyunlarına yatkın ve bilgili ayrıca Avrupa finans kurumlarıyla da sıkı ilişkili kişilerdir.

Hatırlatmak gerekirse bu ünlü bankerlerin ilk örnekleri, Manolaki Baltazzi (Baltacı diye de bilinir) ve J.Alleon’dur. Daha sonra Ermeni asıllı Köçeoğlu, Rum asıllı Zarifi ve Hıristaki ile Musevi asıllı Kamondo ailesi bankerlik alanında en tanınmış isimler olarak ortaya çıkar.

Burada dikkat çeken bir noktayı belirtelim, bu bankerlerin yaşamları İstanbul`da geçmesine , bu şehirde çok ciddi miktarlarda paralar kazanmalarına karşın hiçbiri Osmanlı uyruklu değildir. Yunan uyruğunu tabi olan Zarifi dışında hepsi Fransız uyrukludur.

Baltacı olarak anılan banker ile birlikte ülkemizdeki ilk banka olan ‘’Banque de Constantinople’’u kuran J.Alleon, Fransız Devrimi sırasında Türkiye`ye iltica eden bir Fransız soylusunun oğludur. Bankerlerin Fransız uyruğunu tercih etmesinin bir nedeni de o zaman dünya finans merkezinin Paris olmasıdır.

Üç Tarz-ı Siyaset...

Osmanlı iktidarı ise bu dönemde bir yandan kapitalizm ile tanışmakta ve hatta buna mücadele etmekte de diyebilirz, diğer yandan da yukarıda bahsettiğim bölgelerdeki isyanları bastırmak ve toprak kayıplarını engellemekle meşguldür. Kapitalizm’in zorlu yıllarını bir takım modernleşme denemeleri ile atlatmaya çabalarken, diğer yandan da toprak kaybı ve iç isyanları atlatmak için çeşitli ideolojik hamleler yapmaya girişir.

Tam da bu noktada Osmanlı bir strateji geliştirir. Bu strateji ‘’Üç Tarz-ı Siyaset’’ olarak ünlenen, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük dür. Bu strateji de uygulama sırasıyla ve biri tutmayınca diğerine geçiş şeklinde uygulanarak devam eder.

Osmanlıcılık ve İslamcılık’tan istediğini elde edemeyen Osmanlı nın elinde en son olarak Türkçülük kalmıştır. Milliyetçiliğin Fransız devrimi vs. gibi bilinen ilişkisi bir kenara, İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı Türkçülük esasına göre yapılanmaya çalışan modern Ulus-Devlet sıkıntılarını yaşayan bir dönem olur.

Kimi tarihçilere göre Ermeni soykırımında, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak değil, Türkçü eğilimlerin aşırı artmasının da mutlak etkileri vardır.

Hatırlamak Gerekirse...

Enver Paşa Turan hayalleri peşinde koşarken, tüm Osmanli toplumunu ilk büyük savaşa (1.Dünya Savaşı) yönlendirmenin yolu olarak İslam öğelerini kullandığını görüyoruz.

İslamcılıkla Türkçülüğün iç içe geçerek kullanıldığı o dönemlerde “Türk” olanlar ki bunlar o tarihlerde Anadolu’nun sadece bir kısmını ifade etmektedir ve henüz Türkleştirme faaliyetlerine muhatap olmadıkları için olsa gerek Türk olduklarını henüz tam olarak bilmemektedirler. Dolayısıyla bunları ikna  için de islam’ı kullanmak tabi ki en kolay yoldur. Enver Paşa da bunu başarı ile yapmıştır.

Aslına bakarsanız Mustafa Kemal de aynısını yapmıştır. İttihatçılığın zaten çoktan organize ettiği direniş güçlerinin başına geçip de Ankara merkezli iktidar kavgasına giriştiğinde, Mustafa Kemal’in propagandalarını “Türklük” üzerinden değil, genellikle ‘’İslam’’ üzerinden yürüttüğünü görüyoruz.

Örneğin Kürtlere özerklik sozü verdiği dönemde, o günlerin tabiri ile affınıza sığınarak yazıyorum, Ermeni “hain” lere karşı İslami bir birliktelikten söz etmiş ve “Türk” değil “Türkiye Milleti” demektedir.
Tabi şunu hemen hatırlatmakta fayda var, o donemlerdeki kullanımda “Millet”, bugünkü “Ulus”un karşılığı değil, daha çok bugün “Ümmet” dendiğinde ne anlaşılıyorsa ona denk düşmektedir. ‘’Ulus” un karşılığı ise “Kavim” dir.

Çarpıcı ve ilginç olduğunu düşündüğüm şu bilgiyi de vererek yazımın ikinci bölümünü de sonlandırayım,
Mustafa Kemal önderliğindeki hareket, içlerinden bazılarının İslam Konfederasyonunu savunduğu, hani genellikle “irticaci” denilen örgütlerden maddi destek de almaktadır.

Sanırım o günlerde bazı görüşler ‘’dereyi geçene kadar’’ hesabı  mübah kabul edilmektedir...

Diğer yazımda buluşmak üzere...

Hoş kalın...

06 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

5 Mart 2013

Dünden Bugüne IRKÇILIK -1-


Başbakan Erdoğan’ın ‘’tüm etnik ve dini milliyetçilikleri ayaklarımızın altna aldık’’ açıklamasından sonra kamuoyu ve medyada ‘’milliyetçilik’’ ve ‘’ırkçılık’’ üzerine bir takım tartışmalar söz konusu olunca, her ne kadar bu konuda ‘’uzman’’ sıfatı taşımıyor olsam da, eh işte bir köşe yazarı kapasitesince, belki de ‘’haddim olmayarak’’ bazı bilgi ve değerlendirmelerimi paylaşma ihtiyacı duydum.

Çok fazla eskilere gitmeden, bu ve bundan sonraki bir kaç köşe yazımda, belki de yakın tarih diyebileceğimiz bir zaman aralığında, yani Osmanlı’dan günümüze ‘’milliyetçilik’’ ve bence milliyetçiliğin hemen bir sonraki ve en tehlikeli adımı sayılabilecek olan ‘’ırkçılık’’ kapsamında sayılabilecek bazı uygulamaları, çalışmaları, zaman zaman kendi yorumlarımı da ekleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

Belki bazı bilgiler bir kısmınız tarafından biliniyor olabilir, bilenler için belki bir hatırlatma, bu konularda bilgi sahibi olmayanlar için ise umarım bilgi dağarcıklarına birer ‘’ekleme’’ babından katkı olur.

*******

Osmanlı’daki Hoşgörü
Evet hep bahsettiğimiz bir Osmanlı Hoşgörüsü vardır. Genellikle bundan bahsederken de bugünün yöneticilerine dünü işaret eder ve örnek göstererek aynı anlayışı, uygulamaları ve hoşgörüyü günün idarecilerinden talep eder dururuz. Peki bu durum acaba gerçekten sadece Osmanlı’nın gerçekten sadece hoşgörüsünden mi, yoksa bir ‘’İmparatorluk’’ olmanın gereği, tesisi, korunması ve devamı için o dönemde bir başka mantıklı yolun olmamasından mı kaynaklanmaktadır ?

Örneğin şunu düşünelim, Müslümanlara oranla Gayrimüslimlerden kat kat daha fazla vergi alan bir irade ve yönetim neden Gayrimüslimlerin dinlerini değiştirmeyi dayatsın ki ? Bu bir anlamda kardan zarar etmek anlamına gelmez mi?

Osmanlı sadece hoşgörü olarak ifade edilen bir davranış nedeniyle değil de, İmparatorluk olma gereği olarak bugünün onlarca Ulus Devlet yönetimleri örneğinde olduğu gibi “Tek Bayrak’’, ‘’Tek Din’’ , ‘’Tek Ulus’’, ‘’Tek Millet’’ , ‘’Tek Dil” , ‘’Tek Mezhep’’ vs gibi bir ‘’TEKÇİ’’ yapıda zaten olamayacağından, bu tip bir yönetim yapısının hanedan egemenliğini ve imparatorluk yönetim biçimini bozabileceği riski nedeniyle bu yöntemi tercih etmiş olamaz mı ?

Turmenia – Turchia - Türkiye

O dönemlere baktığımızda, her ne kadar imparatorluk kendini ‘’Osmanlı’’ olarak tanımlıyor olsa da , Avrupa tarafından Osmanlı İmparatorluğunda yaşayanların ‘’Türk’’ olarak algılanmakta olduğunu görmekteyiz. Hatta Osmanlı yönetimindeki Anadolu topraklarına da bir hayli eski yıllardan beri ‘’Türkiye’’ denildiğini görüyoruz.

Kaynaklara bakıldığında bilim adamlarının bugün kullanmakta olduğumuz “Türkiye” isminin, İtalyanca “Turchia” kelimesinden geldiğini belirtmekteler. Yani bu isim ve tanım Türklere ait değil İtalyanlar tarafından Türklerin yaşadığı topraklara verilmiş bir addır.

Prof.Dr. İlber Ortaylı bir makalesinde Cenovalı ve Venedikli tüccar ve diplomatların, 12. Yüzyılda, ülkemizi ‘’Turchia’’ ve  ‘’Turmenia’’ olarak tanımladıklarını belirtmektedir. 

Prof.Dr. Abdulhaluk Çay ise ‘’Turchia’’ tanımını çok daha gerilere götürmekte ve ‘’Turchia’’ tabirine ilk defa 6. Yüzyılda Bizans kaynaklarında rastlandığını belirtmekte. Ayrıca bu kullanımın Kafkasya bölgesinde Hazar Kaanlığı için ''Doğu Türkiye'si'', Arpad Hanedanının kurduğu Macar Devleti için ''Batı Türkiye'si'' şeklinde olduğunu ve aynı tabirin 12. Yüzyıldan itibaren Anadolu için kullanıldığını belirtmekte. 

Burada önemli olan husus Batılıların, ‘’Turchia’’ halkına hiçbir zaman ‘’Türkiyeli’’ demeyip, ‘’Türk’’ (Turc) demeleridir. Yani bu verilerden de anlaşıldığı üzere Türkler isimlerini ülkelerinden değil, ülkeleri isimlerini Türklerden almış. 

Osmanlı ve Avrupa da Türk Algısı...  

Batıdaki medeniyetlerin o dönemlerde Osmanlı topraklarında yaşayan insanlara Türk demesinin Osmanlı tarafından hiç hoş karşılanmadığını ve bu tanımlamadan bugünlerdekinin tersine ciddi şekilde rahatsızlık duyulduğunu görüyoruz.

Bu rahatsızlığın sebebinin de Osmanlı’nın, dönemin Batı medeniyetlerinin kendilerinden bahsederken kullandıkları ‘’Türk’’ kelimesinden kast ettiklerinin aslında bir ırkı tanımlamak değil, daha ziyade bu tanımı aşağılayıcı bir şekilde ‘’barbar’’, ‘’katil’’ ve ‘’vahşi’’ gibi anlamlarda kullanıldığının farkında olmasından kaynaklandığı görülüyor.

Yani o dönemlerde ‘’Türk’’ denildiğinde Batı ne anlıyorsa Osmanlı da bu tanımdan aynı şeyi algılamakta.
Hatta öyle ki, o dönemlerde saray güruhunda illa ‘’Türk’’ lafı geçecekse ya “Etrak-i Biidrak” (Aptal Türkler), ya da “Etrak-i Napak” (Kirli Türkler) şeklinde geçtiği söylenmekte.

Bu söylemlerle ilgili kaynak olarak Prof.İlhan Arsel'in ''Arap Milliyetçiliği ve Türkler'' kitabını inceleyebilirsiniz.

Ne enterasan değil mi ? Bu bilgileri aktarırken, aklıma birden aynı hatalı yaklaşımın yakın zamana kadar ülkede yaşayan Kürtlere ‘’Kro’’ denilerek yapıldığı gerçeği geldi. Neyse ki bu ifadeler bugünlerde büyük oranda terk edildi.

O dönemdeki ‘Türk’’ algısına dönecek olursak ve açıkça söylemek gerekirse, bugünün kıymetlilerinden, canım Anadolu’nun güzel insanlarından o dönemin Göçebe Yörüklerinin, o zamanlarda pek de itibar gördüklerini ne yazık ki söyleyemiyoruz..

Diğer yazımda buluşmak üzere...

Hoş kalın...

05 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

3 Mart 2013

Bahar Başı Notlarım


Ufak tefek kazalara rağmen terör sorunu ve buna paralel demokratikleşmeye dair sorunların çözümü için görüşmeler devam ediyor...

İyi giden görüşmelerden rahatsız olanların rahatsızlık ve kaygıları bazı köşe yazılarına da yansıyor.İyi haberler geldikçe ‘’GÖREV' icabı olduğu hissi veren yazılar giderek sıklaşıyor...

Bu iş olmazcılara, bu iş bitticilere ve hala geçmişe dönüp atılmış eski yumrukları sayanlara rağmen şu anda gidişat fena değil...

Örneğin bazı yazarların patronajın ''Barış Dili'' talimatına uymadıkları belirgin bir şekilde görülüyor... Bu yazarlarımızı uyarmakta fayda var, bakın patronunuz kızabilir...

Bu tip yazarların sözüm ona çaktırmadan, sinsice,  fitne,  fücur, çomak sokar tarzdaki yazılarını ise bu toplum elbette görüyor biliyor..

Şu ana kadar ufak tefek kazalara rağmen yolunda giden görüşmelerin açıkça ''battığı'' ve ‘’rahatsız edip endişelendirdiği’’ tipitiplerin iyi giden görüşmeleri sulandırmak ve bozmak için yaptığı tüm çırpınışları izlemek ise barışa inanlara ve umut taşıyanlara ayrı bir keyif veriyor...

Görüşmelerinin olumlu sonuçlarına sevinip sürece destek veren Kürtler’in toplum geneline göre çoğunlukta olması, Kürt olmayan ön yargılı, ezberci ve yıllar süren savaşçı politikalarla şartlandırılıp koşullandırılmış bazı kesimlerde adeta kompleks ile karşılanıp, onlarda sanki bir şeyler kaybediyorlarmışcasına, bir şeylerden ödün veriyorlarmışcasına, eşit vatandaş olma yolunda gidilirken bir takım şüphelere neden oluyor...

Oysa olası olumlu sonuçların tüm Türkiyelilerin ortak çıkarı olduğunun doğru algılanması, kalıplaşmış ön yargı ve şizofrenik duygulardan arınılması ve hiç bir etnik kimliğin bu vatan toprağında bir diğerinden üstün olmadığının ve olamayacağının iyice bilinmesi gerekiyor...

Görüşmelere destek vermeyen şüphe ile yaklaşan bazı Kürtlerde ise, on yıllarca süren aldatılmışlıkların, verilip tutulmayan sözlerin ve gasp edilmiş insani haklarının bir kısmının henüz yerli yerince iade edilmediğinden olsa gerek, devlete ve mevcut iktidara karşı halen az da olsa bir güvensizlik olduğu, bu kesimin hala bir aldatılma endişesi taşıdığı gözlemleniyor...

Oysa bu ön yargılardan arınmanın ve bir kez daha güvenmenin kimseye zararı olmayacağı gibi, bu tereddütlü Kürt kesimi dahil tüm Türkiyelilerin barıştan ve çatışmalara son verip ileriye bakmaktan, yani bir diğer ifade ile ''yaşamaktan’’ başka seçeneği yok, çünkü diğer seçenek hepimiz için aslında bir anlamda ''ölüm'' demek...

Ha bir de başka bir söylem diline ve düşünme yeteneğine sahip olamayanların sürekli olarak, PKK şöyle kötüdür,  Öcalan şöyle kötü bir insandır diğer taraftan da Devlet şu köyleri yakmıştır, bu faili meçhulleri yapmıştır, eh  zaten şunu bunu vs yi de yapmıştır diyenler olduğunu görüyoruz...

Bu tip retorikleri artık terk etmek zorunda değil miyiz sevgili dostlar ? Bunları sürekli temcit pilavı misali tekrar ederek, ilk satırlarımda da bahsettiğim gibi bir manada eski yumrukları sayarak çözüme ulaşmayız ki...

Tüm bunları zaten hepimiz biliyoruz, hepimiz farkındayız ve bir çoğumuz da tüm bu sayılanları fiilen yaşamadık mı zaten ? Bu şekildeki tutumlar, görüşmelerden iyi sonuçlar alınmasına sadece köstek olur, gelin hep birlikte eskiyi kaşımaktan bu sefer vazgeçelim, ne kaybederiz ki ?

Toparlamak gerekirse, kimse hayal kırıklığı yaşamamak adına terör biter her şey çok güzel olur şeklinde bir aşırı iyimserliğe kapılmamalı elbette, ancak bitmese bile ciddi manada minimize olabilir ve bu mümkündür...

Benim şahsen görüşmeler sonundaki olası barıştan anladığım, minimize olmuş terör ve daha fazla demokratikleşmiş bir Türkiye de, eşit haklara sahip ve bu hakların anayasa ile teminat altına alındığı Türkiyeli vatandaşların varlığıdır...

*******

28 şubat sorgulamalarında hala askerler ‘’günah keçisi’’ olmaya devam ediyor...

Soruşturmayı yürütenler henüz bu ‘’post modern’’ denilen ancak dönemin Genel Kurmay Sekreteri Özkasnak’ın, Hulki Cevizoğlu’na Ceviz Kabuğu programında söylediği ‘’Erbakan istifa etmeseydi müdahale edecektik’’ sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bence bal gibi bir  ‘’Hard Darbe’’ olan 28 Şubat ile ilgili olarak, darbenin asıl müteahhidi olduğunu düşündüğüm medya, sermaye, akademisyen, bürokrat ve siyasetçi gibi asıl muhatapları devam eden soruşturma kapsamına almış değiller...

Ülkemizin temel ve en önemli meseleleri durumundaki Yeni Anayasa yapım çalışmaları, ülkenin içinde bulunduğu terör sorunlarının minimize edilemesi, başta Kürt vatandaşlarımız olmak üzere ülkede yaşayan tüm vatandaşların ortak demokratikleşme sorunlarının çözülmesi yolundaki çalışmalarda, CHP ve MHP gibi siyasi partilerin kullanım dışı olduğunu gözlemliyoruz...

AK Parti’nin bu sorunların çözümünde BDP ile şu anda ‘’tatlı-sert’’ görünümde ancak genel anlamda uyum içinde ve umut veren bir işbirliği yapmakta olduğunu görüyoruz...

MHP ve CHP nin önümüzdeki genel seçimlerde baraj altı kalma olasılıkları giderek kuvvetlenirken, bu iki partinin kendileri açısısından ‘’tehlike’’ olabilecek bu duruma karşın, henüz barajın %5 civarına indirilmesi yönünde her hangi bir çalışma içerisinde olmadıklarını gözlemliyoruz...

MHP ve CHP nin, vatandaşın daha önce bazı siyasi partileri nasıl sandığa gömdüğünün farkına ve bilincine henüz varamadıkları, bu iki siyasi partinin siyaset sahnesinden yok olma durumuna adeta razı oldukları gözleniyor...

Başbakan Erdoğan’ın BDP ile ‘’tatlı-sert’’ ve uyumlu işbirliğini devam ettirirken, bir yandan da toplumun bir ara kendilerinden çok şikayetçi olup sıklıkla yoğun şekilde uyardığı ‘’milliyetçi’’ söylemleri bir tarafa bırakıp, tam aksi yönde milliyetçiliği ayaklar altına alan söylemlerle demokrat olmak adına gereken siyasi dengeyi kurma yolunda olduğunu müşahade ediyoruz...

********

Bahar başı ya da Mart başı itibariyle zihnimde kalan notlarımı paylaşmak istedim, vakit ayırıp okuduğunuz için peşinen teşekkürler...

Hepinizin mutlu huzurlu sağlıklı nice baharlar geçirmesini ve barış dolu yazlara kavuşmasını dilerim...

Hoş kalın...

03 Mart 2013
Twitter : @cngzkync

1 Mart 2013

İmralı'dan Oslo'ya mı ?


Bir önceki yazımda ‘’Habur’dan İmralı’ya’’ başlığı ile düşüncelerimi sizlerle paylaşmıştım...

Mektuplar Kandil, Avrupa ve BDP ye ulaştıktan sonra bakalım ne cevaplar gelecek sorusu ile de yazımı sonlandırmış sizler gibi beklemeye başlamıştık...

Bu süre içinde bazı gelişmeler oldu, Kandil’e ve Avrupa’ya iletilmesi gereken mektuplarla ilgili olarak BDP li bir grup milletvekili Irak Kürdistan’ına gitti, bir diğer BDP milletvekili ise Öcalan tarafından Avrupa’ya iletilmek üzerine kendilerine gönderilen mektubu teslim etmek üzere Paris’e dogru yola koyuldu.

Bu mektupların milletvekillerince elden götürüldüklerini sanmıyorum, mektuplar elbette başka bir kurye tarafından iletilmek üzere yola çıkarılmıştır. BDP lilerin gidişleri bu mektuplara ilgili tarafların vereceği cevabi mektupların teslim alınması ve bu cevaplar öncesi gerekli olabilecek istişarelerin yapılması maksatlıydı.

Aslında fazlaca beklenmemesiyle birlikte yine de olağan bir gelişme ile karşı karşıya kaldık. Bu gelişme Milliyet gazetesinde yayınlanan ve BDP li heyet tarafından kaleme alındığı belli olan İmralı’da yapılan görüşmenin notlarının yayınlanması idi.

Görüşme notları iktidar kanadı ve bir çok yorumcu tarafından sabotaj ve provokasyon olarak yorumlandı. 

Başbakan danışmanlarından Yalçın Akdoğan ise bir adım daha ileri giderek bu notların yok hükmünde oldugunu ifade eden bir de yazı kaleme aldı.

Notların medyada yer alması ile birlikte, notlarda ismi geçen kişi ve kurumlar doğal olarak ya savunma ya da karşı saldırı pozisyonuna geçtiler. Öyle ki notlarda ismi geçenlerden bazıları, Öcalan ve BDP liler arasındaki sohbetten ibaret olan notları öylesine ciddiye almıştı ki, hali hazırda mahkum olan Öcalan’ı dava etmeye karar verdiklerini duyurdular. Yine notlarda adı geçen Gülen hareketi adına Fetullah Gülen’in avukatlarından açıklamalar geldi.

Bunların dışında elbette içerikte yer alan bazı sözleri Devlet- İktidar ve Öcalan-PKK  arasında netleşmiş bir antlaşma metni gibi gören CHP ve MHP gibi zaten sürece ta baştan karşı duran siyasi partiler, tabiri caizse derhal ağızlarını açıp gözlerini yumdular.

Böylesine hassas bir süreçte meydana gelen ‘’sızma-sızdırılma’’ sonrası tüm bu gelişmeler aslına bakarsanız son derece doğal. Bu doğallık eminim sızdırma eğer kasıtlı yapıldı ise sızdıranlar tarafından da gayet iyi biliniyordur.

Ancak bu ‘’sızma-sızdırılma’’ hadisesinin başka bir boyutu daha var ki, o da medyaya yansıyan ve bu notların Altan Tan tarafından Milliyet gazetesi muhabirine verildiği iddiaları. Altan Tan ben yazımı kaleme aldığım saatlerde henuz bir açıklama yapmamıştı. Yapacağı olası bir açıklama elbette konuyu biraz daha netleştirecektir. Dolayısıyla bu konuda net bir yorum yapmak şu an için erken olur.

Yaşanan son gelişmeler için benim söyleyeceğim, bu notların bir anlaşma metni olmasa dahi sızmasının ya da sızdırılmasının doğru ve iyi olmadığıdır, bu son gelişmenin barış adına her zamankinden kararlı bir şekilde gidilen yolda adeta bir ‘’teker patlaması’’ olduğudur. Küçük bir kaza olduğudur.

Bu yol ‘’barış yolu’’...

Yani hiç de öyle kolay gidilebilir bir yol değil, eh zaten barış yolları hep engebeli virajlı ve sorunlu olmaz mı ? Bunu bilmiyor muyduk ? Bal gibi de biliyorduk...

Benim endişem yok, İmralı adı verilen Öcalan ile yapılan görüşmeler, süreç ve sonuç olarak bir Oslo'ya dönüşmeyecektir,

Başlıkta sorduğum sorunun cevabı benim açımdan ‘’hayır’’...

Teker değişir o yola devam edilir....
Barıştan başka yolumuz yok ki...
Sabırlar ola ... Hayırlar ola...

Hoş kalın...

01 Mart 2013
Twitter : @cngzkync