4 Şubat 2013

Anadile Pranga Vurulmaz


Ülkemizde yaşanan anadilde eğitim hakkı tartışmalarıyla ilgili daha önce de bir yazı kaleme almıştım, başlığı ‘’Anamın Dili’’ idi yazı arşiviminden bulabilirsiniz. Ya da bu linki tıklayarak da ulaşabilirsiniz.

Bu konu, bugünlerde umutla sonucunu beklediğimiz barış adına yapılan bir dizi görüşmeler ile ilgili olarak da zaman zaman yine telaffuz edilir oldu.

Önceki yazımda anadilde eğitim hakkı konusununa dair yabancı ülkelerde bu sorunun nasıl aşıldığını ve ülkelerin farklı anadillerine sahip vatandaşlarına nasıl çözümler getirdiklerinden bahsetmeye çalışarak ülkeler bazında örnekler vermiştim.

Bu konu, bugünlerde tekrar çok belirgin olarak konuşulmasada yeniden telaffuz edilir olunca ve yazılı ve görsel medyada tartışmalarda yeniden geçince, konuyla ilgili olarak biraz daha örneklendirme yapmanın yerinde olacağını düşündüm.

Bizim bugünlerde çözmeye ve aşmaya çalıştığımız bu demokrasi sorununun bir benzerini vaktiyle ABD de yaşamış. Anadilleri İspanyolca olan ve bugün ABD de yaklaşık 17,5 milyonluk bir nufusa sahip olan ABD vatandaşlarının ki toplam ABD nüfusunun %10 una denk gelmektedirler, onlar da bugünlerde öncelikle Kürt vatandaşlarımızın dile getirdiği gibi anadillerinde eğitim talep etmişler.

Bu durum üzerine, ABD de 1983 yılından itibaren sekiz yıl süren bir çalışma başlatılmış ve bu çalışma 1991 yılında neticelenmiş. Ontario Enstitüsü Eğitim Çalışmaları bölümünden (The Ontario Institute for Studies in Education) Jim Cummins’in önderliğinde yapılan çalışma sonucunda, kısaca Ramirez Raporu (The Ramírez Report in Theoretical Perspective) olarak tanımlanan bir rapor hazırlanmış ve rapor ABD Eğitim Bakanlığı (U.S. Department of Education) tarafından 11 Şubat 1991 de kamuoyu ile paylaşılmış. ABD de İspanyolca konuşan, yani anadili İspanyolca olan toplam 2,352 öğrenciyi kapsayan çalışma sonrasında oluşturulan ‘’Ramirez Raporu’’ şu sonuçlara varmış.

Araştırmada öğrenciler 3 farklı grup ve eğitim programına tabi tutulmuş. Birinci grup sadece İngilizce, ikinci grup 1-2 yıl boyunca İspanyolca eğitimden sonra İngilizce, üçüncü grup ise 4-6 yıl İspanyolca eğitim gördükten sonra İngilizce eğitime tabi tutulmuş. Sonrasında anadilinde uzun süre eğitim alan grup zamanla İngilizce’yi de anadili düzeyinde kullanabilir duruma gelmiş.

Çalışma grupları içinde en başarısızı anadilde hiç eğitim almayan grup olarak görülmüş. Bu grubun üyeleri sonraki süreçte de diğer derslerden, yaş grubunun başarısının çok gerisine düşmüş.

Sekiz yıl süren kapsamlı araştırma sonrasında, ekibin başındaki Jim Cummins’e göre; ‘’Farklı kültürlerden gelen çocuklar baskın dilde (resmi dil) eğitime başladığında çocukla ebeveyn arasındaki iletişim kesiliyor ve pedagojinin temel kuralı olan, çocuğun deneyimlerle kazandığı bilgiler üzerinden öğretim yürütülmesi ilkesi ihlal ediliyor. Çocuğa doğrudan ya da ima yoluyla bir anlamda “kendi kültürünü okul kapısının dışında bırakacaksın” dendiği için, çocuk kendisini red edilmiş olarak hissediyor ve çocuğun öğrenme ortamına aktif katılımı da dolayısıyla engellenmiş oluyor”

Bu yukarıda bahsetmeye çalıştığım ciddi ve kapsamplı Ramirez Raporu sonuçlarını ülkemizde kim ne kadar ciddiye alır bilemiyor ve tam kestiremiyorum ancak bu sekiz yıllık emeğin sonucu olan raporun ortaya çıkardığı sonuçlar benim açımdan hiç de göz ardı edilecek cinsten değil. Konuyla ilgili iyi niyetle çözüm arayanların raporu incelemelerinde, eeğer incelemediler ise fayda olduğu kanatindeyim.

Açıkçası görülüyor ki, anadili dışında farklı bir dile dayalı eğitim çocukların gelişimini etkilemekte, bir anlamda çocuklarımızın bocalamalarına, çevreye küsmelerine, kendini önemsemeyip kendinden kaçmaya kadar varan sonuçlara neden olabilmektedir. Eh böyle olunca da bu durumdaki çocuklarımızın başarısız olmaları kaçınılmazdır.

Ülkemiz koşullarına dönecek olursak, elbette yukarıda bahsettiğim tüm olumsuzluklara rağmen anadillerinde eğitim hakları olmamasına rağmen yine de başarılı olan onlarca çocuk örnek olarak sıralanabilir. Ancak, onlarca başarı ile yetinmek yerine yüzlerce ve hatta binlerce başarı hikayesi duymak gayet mümkün. Anadilleri farklı olan çocuklar da bu ülkenin vatandaşları olduğuna göre, onların daha da başarılı olmaları hepimizin başarısı sayılır öyle değil mi ?

Konunun teknik kısmı dışında ciddiyetle ele alınması gereken, elbette en can alıcı bir başka nokta da anadilde eğitim yasağının temel hak ve özgürlükler açısından durumu. Anadilde eğitim hakkının doğal ve insani bir hak olduğu bilincine varmamız ve bu hakkı, bu hakları bilinçli politikalar dahilinde kendilerinden esirgenmiş vatandaşlarımıza iade etmemiz gereklidir. Bu durumdaki vatandaşlar eğitimlerinde resmi dili mi yoksa anadili mi kullanmak isterler, hangisini tercih ederler bu onların kendi inisiyatifine bırakılmalıdır.

Hepimizin de bildiği üzere ‘’dil’’ insanlar arasındaki birbiri ile anlaşma yolunun, iletişimin en önemli aracı ve insanları diğer canlılardan ayırd eden en belirgin özelliğidir. ‘’Anadil’’ ise, bir çocuğun doğduktan belli bir süre sonra ailesi, çevresi ve ait olduğu kimlikten (Örneğin Lazlık, Kürtlük, Türklük, Çerkeslik) hiç bir şekilde programlanmış bir öğrenim süreci olmadan edindiği, öğrendiği dildir. Yani birilerinin art niyetli ve bilinçli bir şekilde tanımladığı üzere ‘’çocuğun anasının konuştuğu dil’’ değildir.

Yukarıdaki paragrafta anadili tanımlamaya çalışırken ‘’doğduktan belli bir süre sonra’’ şeklinde bir ifade kullandım ancak, 4 günlük Fransız ve 2 aylık Amerikan bebekleri üzerinde yapılan bir çalışmada bebeklerin kendi dillerine ait kelimeleri yabancı bir dilden ayırt edebildikleri nin de gözlemlendiğini hatırlatmakta fayda görüyorum.

Buradan hareketle insanın anadili ile kendisi arasında bir duygu bağı bulunduğunu da sanırım söyleyebiliriz. Emin olunuz bu duygusal bağ insanın ömrü boyunca da kendisi ile var olmayı sürdürmektedir. Aranızda anadili resmi eğitim dilinden farklı olanlar var ise ki bu sayının ülkemizin toplum yapısı açısından oldukça fazla olduğunu düşünüyorum, onlar hiç durmasınlar ve bu durumu kendilerince lütfen sorgulasınlar.

Aklıma yazımı yazarken TV lerde de yayınlanan ‘’İki Dil Bir Bavul’’ filmi geldi. Anadil ve resmi eğitim dili ile ilgili göz ardı edilmiş gerçekleri yalın bir şekilde gözler önüne seren güzel bir film bence, izlemediyseniz yeri gelmişken izlemenizi tavsiye ederim.

Unutulmamalıdır ki anadilin yaşatılması, çocuğa anadilinde eğitim görme olanağının gibi haklar evrensel insan hakları bildirgelerinde yer almaktadır.

Korkmayın ülke bölünmez, bırakın insanlar hangi dilde eğitimi tercih ediyorlarsa o dili tercih etsinler der ve bir sonraki yazımda buluşmak dileğimle müsadenizi isterim.

Not : Yukarıda bahsettiğim Ramirez Raporunun tam ve orjinal metnine bu linkten ulaşabilirsiniz http://goo.gl/K9cY1

Hoş kalın....
04 Şubat 2013

29 Ocak 2013

Amansız Hastalık


Geçenlerde bir Kürt arkadaş ile buluştuk. Bir çay bahçesinde oturalım sohbet edelim dedik, epeydir görüşmemiştik. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli, özleşmiştik.

Bu bahsettiğim Kürt arkadaşım, Türkiye’de hatırı sayılır bir üniversiteden mezun olmuş, üniversite sonrası doktora eğitimini ABD de Uluslararası İlişkiler branşında tamamlamıştı. Yakında Profesör ünvanını da almak üzere olan hakikaten gayet zeki ve bilgili denilebilecek bir arkadaşımdı.

Ne yazık ki bu sevgili arkadaşımın daha ilk tanıdığım yıllardan beri devam eden bir rahatsızlığı vardı. Sohbet ettikçe gördüm ki, hastalığı o ilk halinden daha beter bir hal almış ve iyiden iyiye kronikleşip, kötü bir hal almış ve tüm benliğini sarmıştı.

Bir araya her geldiğimizde bu Kürt arkadaşımın hastalığına belki bir faydam olur diye ben defalarca üzerime düşeni yapmaya çalışmış, aklıma gelen her yolu denemiştim. Pek başarılı olamasam da vicdanen rahatım...
Biliyorum merak ettiniz ve nedir bu Kürt arkadaşının hastalığı diye belki de bu satırları okurken içinizden bana sorup duruyorsunuz.

Tamam söyleyeceğim ...
İşte söylüyorum o korkunç hastalığı...

Size bahsettiğim bu Kürt arkadaşım var ya, o Kürt arkadaşım daha onu tanıdığım ilk yıllarda ‘’Milliyetçilik’’ adında bir hastalığa yakalanmıştı.

İnatçı bir Kürt Milliyetçisi olarak çıkmıştı karşıma o yıllarda.

Kürt olduğu için onur ve gurur duyardı, Kürt olmakla övünürdü.

Çok fazla önemsemiyordum açıkçası, bu durumu eh idare edilebilir geliyordu.

Şimdi ise hastalığı daha da ilerlemiş ve ‘’ırkçı’’ olup çıkmıştı.

Artık Kürt olanları diğer tüm etnik kimliklerden üstün ve ayrıcalıklı görüyordu.

Konuşmasının bir yerinde bana, bence sende Kürtsün, senin doğduğun ve bulunduğun bölgede yaşayanlar aslında Kürt olanların yaşadığı bölgelerden gelen insanlar, oraya bilmem ne Kürt aşireti/boyu yerleşmiş vs demesin mi ?...

Yuh artık dedim içimden...

Arkadaşımın ‘’milliyetçilik’’ hastalığı ilerlemiş ve amansız ‘’ırkçılık’’ hastalığına dönüşmüştü.

Dayanamadım ve sözünü de keserek, onca yıllık arkadaşlığımıza binaen biraz da sert bir ifade ile ona şunu sordum...

‘’Ya sen ki ünvanın doktor olmuşsun ve yakında bir profesör olacaksın, onca mektep medrese gördün, tabiri caizse mürekkep yaladın, sen nasıl bir Kürt olmakla övünürsün ? Irkınla övünürsün ?‘’

Niye ne var bunda dedi ve yüzüme şaşırmış bir ifade ile donuk donuk baktı. Ben de sözlerime devam ettim o öyle şaşkın şekilde yüzüme bakarken.

‘’Ya Hu sen övündüğün şeyi sağlamak için nasıl bir emek harcadın ki ? Kürt olmak için ne yaptın da Kürt oldun ? Bu senin güya bir başarın mı da kalkmış utanmadan övünüyorsun ? Nasıl bir katkın var Kürt olmanda ?’’

Sen o memlekette değil de, Avrupanın bilmem neresinde doğsaydın ne olacaktın ? Yine Kürt mü olacaktın ? O zaman ne olmakla övünecektin ? Mesela Yunanistan da doğsaydın şimdi ne diyecektin ne ile övünecektin ? Yunan olmakla değil mi ?’’

Cevap verdi ...

‘’Sen Kürt olanları sevmiyorsun, o yüzden böyle konuşuyorsun, biliyorum. Belki dediğin gibi bir şans eseri de olsa ben Kürt doğdum, bu benim şansım, bununla övünürüm ve övüneceğim’’

Dayanamadım...

‘’Sen tesadüf eseri Kürt olmakla övünedur. Kürt olmakta hiç bir katkın ya da dahlin olmadığı olamayacağı gayet net olsa dahi, sen tesadüf eseri bir ırka ait olmaktan onur duymaya ve övünmeye devam et.

Kendi ırkını yani Kürdü herkesten üstün gör. Sen bu tamamen tesadüf ile onurlanıp gururlanırken yarın birileri çıkıp gayet kolaylıkla seni dolduruşa getirsin, versin çoskuyu sana ve karşına başka bir ırkı düşman diye koysun, sen de al eline silahını koşar adım marş marş düşmanını yok etmeye, vurmaya git.

Öldür o senden başka olan düşmanını ve katili ol, ya da senin gibi dolmuşa gelmiş başka bir ırkçı tarafından öldürül ve göç git bu dünyadan.

Senle aynı düşünceye sahip olan ve aynı ırkı taşıyan geride kalan diğer ırkçılar da seni hemen ‘’kahraman’’ ilan etsin.

Seni kendi kirli savaşlarına sürükleyip, sana yaptırdıkları o savaşı evlerindeki rahat koltuklarında televizyonlarında izleyen ‘’yönetici’’ ırkdaşların sen ölünce peşinden övgü dolu sözler etsin. Sana janjanlı cenaze törenleri düzenlesin.

Peki ya diğerleri ? Seni gözünün nuru bilen anan ?

Onun payına düşen belli, o oturup arkandan ağlayacak, sadece anan yetmez baban da ağlasın, kardeşlerin ve diğer sevenlerin de ağlasın.

Sen kendini hep diğer insanlardan üstün gör, üstün gör ki seni birileri ölüme yani savaşa dilediklerinde güle oynaya gönderebilsin.

Sen bu kafayla gidersen sonun bu sevgili arkadaşım...
Övün ki övündüğün tesadüfi kimlikle bir gün ölesin.
Öl ki anan ağlasın...

Bu sözlerim üzerine arkadaşım bana, amma da abarttın dedi.. belki de yazımı okuyan sizlerden bazıları da bu ''abarttın'' düşüncesine dahildir.. olsun

Ona cevaben...

‘’Ne abartacağım, kaldır kafanı da bak dünyaya, insanlar hangi gazla savaşlara çatışmalara sürükleniyor ve ölüyorlar bir bak’’ dedim.

Hitler Almanya da Nazi ırkçılığı ile gaz verip Almanları savaşa sürüklemedi mi  ve kendileri dahil başka insanların da ölmelerine yol açmadı mı ? Onlar da Almanlıklarıyla övünüyorlardı değil mi ?

Peki ya diğerleri ? Hangi milletler hangi ırklarının övünçleriyle gaza getirilip koşar adım marş marş sürüklendiler savaşlara ?

‘’Ya evet de ....’’ dedi,
‘’Sus..hadi kalk gidelim’’...dedim

Kalktık çay bahçesinden..
Ayrılırken....ona
Bir gün övündüğün o ırkın için girdiğin bir savaştan ölüm haberin gelirse asla üzülmeyeceğim...
Tam tersine çok sevineceğim..
Amansız bir hastalık olan ‘’ırkçılıktan’’ öldü de kurtulup gitti diyeceğim peşinden...
........

Not : Bu notu okudugunuza göre yazımı okudunuz varsayıyorum, şimdi lütfen bir de yazıda yer alan ve koyu renkle yazdığım Kürt kelimelerinin yerine bu sefer de Türk, Çerkes, Laz, Boşnak, Arnavut, Gürcü ve aklınıza gelebilecek herhangi başka bir ırk adını koyarak okuyun.

Aman dikkat, Milliyetçilik erken teşhis edildiğinde aslında tedavi edilebilir bir hastalıktır. Ancak tabi ki ciddi tedavi gerektirir.

Bu vesile ile tüm milliyetçilik ve daha ileri safhada olan ırkçılık hastalığına yakalananlara acil şifalar dilerim.

29 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

22 Ocak 2013

Kürt Sorunu Tune


Geçtiğimiz gün, Başbakan Erdoğan katıldığı bir mitingde yaptığı konuşmasında : ‘’Kürt Sorunu Yoktur’’... şeklinde bir konuşma yaptı ve devamında da ‘’Kürtlerin sorunu vardır, Kürtler sorun değildir’’ diyerek vatandaşlara seslendi.

Tek başına tırnak içinde verdiğim ilk söylem dikkate alındığında, bu söylem rahatlıkla son derece dışlayıcı ve on yıllardır devam eden ‘’inkarcı’’ politikaların bir ifadesi gibi algılanabilecek kıvamda bir ifade gibi duruyor.
Ancak bu ilk ifadenin devamında dile getirdiği söylem ise Başbakan’ın ‘’Kürt Sorunu Yoktur’’ derken aslında neyi kastetmek istediğinin bir açıklaması niteliğinde. Bu iki ifadeyi tek ve bütün bir ifade olarak düşündüğümüzde, Erdoğan’ın bu sözlerine içerik açısından katılmamak hiç de mantıklı değil.

Sorular...

1-- Erdoğan’ın yakın zamana kadar, hatta daha bir sene öncesi bir konuşmada kullandığı ‘’Kürt Sorunu benim sorunumdur’’ ifadesi ile bugün kullandığı ifade arasında bir fark var mı ?

Bunun en iyi cevabını verecek olan elbette kendisi olacaktır. Sanırım burada bizlere düşen iyi niyetli yaklaşımdır ve Erdoğan o günlerde de bu ifadeyi dün açıkladığı şekilde ifade etmiştir demek olacaktır. Bugünler itibariyle kötü niyetli bir ‘’niyet okuma’’ yaparak farklı çıkarımlarda bulunmanın toplumsal bir fayda sağlayacağı kanaatinde değilim.

2—Erdoğan geçmişte kullandığı ifadeyi, bugün neden ‘’yoktur’’ şeklinde modifiye etme gereği duydu ?

Bu noktada Erdoğan’ın açıklamalarının iki ayrı cümlesini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Erdoğan’ın aslında negatif bir ifade kullanmasına rağmen, bunun tam tersi olacak şekilde pozitif bir manada sorunlara sahip çıkma duruşu görülüyor. Yine iyi niyetli bir ‘’niyet okuma’’ yaparak Erdoğan’ın bu ifadelerinin ‘’kardeşlerim’’ diye tanımladığı Kürtleri ve onların sorunlarını bir anlamda sahiplenmeye devam etmesi olarak da değerlendirebiliriz.

Yarası Olan Gocunsun...

Aslına bakarsanız bugüne kadar benim gözlemlediğim kadarıyla hiç bir Kürt vatandaşımız ‘’Kürt Sorunu’’ ifadesinde kendisinin bizzat sorun olarak tanımlandığı duygusuna kapılmamıştı. Bu ifadenin kendilerine ait sorunlar manasına geldiğini biliyor düşünüyordu. Yani özetle Kürt vatandaşların bu ifade nedeniyle bir rahatsızlığı yoktu.

Erdoğan’ın bu ifade değişikliğine gitmesi gösteriyor ki, Kürt vatandaşların büyük çoğunluğunda olmasa da toplumu oluşturan diğer kesimlerde bu ifadeyi bizzat Kürtleri sorun olarak gören bir algı var(mış).
Erdoğan’ın ‘’evrim’’ geçiren bu ifadelerinin, ‘’Kürt Sorunu’’ tanımını olumsuz ve hatta ırkçı bir algıya sahip bir kısım vatandaşlara hitaben söylendiğini düşünüyorum.

Açıkça ifade etmek gerekirse ‘’yarası olan gocunsun’’.... 

Bence Doğru Tanım...

‘’Kürt Sorunu Yoktur’’ demek yerine, belki de sorunun adını ‘’Demokratikleşme Sorunu’’ olarak tanımlayıp ülkedeki tüm vatandaşların ortak sorunu olarak ifade etmek en doğru olanı.

Zira bu sefer de, her ne kadar ben şahsen Erdoğan’ın iyi niyetli olduğuna inansam da, bu son ifadenin bir kısım Kürt vatandaşlar arasında, on yıllarca devam etmiş asimilasyon ve inkar politşikalarından muzdarip olmalarının da getireceği bir takım ön yargılar nedeniyle, yeni bir ‘’inkar’’ söylemi olarak algılanabilir.

Unutmadan...

Erdoğan’ın aynı mitingde vatandaşlara hitaben kullandığı, “Kürtler cumhurbaşkanı olmadı mı, bakan olmadı mı, oturun oturduğunuz yerde” şeklindeki,

‘’talihsiz’’ ve Kürt vatandaşlarımızın duymaya artık ‘’alıştığı’’

Sorunların çözümüne gerçekte hiç bir ‘’fayda sağlamamış’’

Üstelik  ‘’yaralayıcı’’

Bir siyaset Piri’ne yakışmadığını düşündüğüm,

Bir çok siyasetçi tarafından da sıkça kullanıldığı için artık anlamını yitirmiş ‘’klasik’’ ifadeyi ise, samimiyetle belirtmem gerekirse söylenmedi kabul ediyorum.

Hoş Kalın...

Not: ''tune’’ kelimesi Kürtçe’de ‘’yoktur’’ anlamındadır. 

22 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

17 Ocak 2013

Mehmet Ali Birand


Ah be abi...
Hani bize, ‘’ kimselere söz vermeyin’’ demiştiniz ?...
Hani sizin her koşulda gülümseyebilen o yüzünüzden haber dinleyecektik ?...
Hani meselelere hoşgörülü bir dille yapacağınız yorumları dinleyecektik ?...
Hani belki yine o bizleri gülümseten gaflarınızdan birini yapacaktınız ?...
Hani yine buluşacaktık ?...
Hani bugün Diyarbakır’da sulh içinde provokasyonsuz geçen töreni anlatacaktınız ?...
Hani o sevincinizi bizlerle paylaşacaktınız ?...
Randevunuza gelmediniz, belli ki gelemediniz...
Öyle ya, son randevudan hangimiz kaçabileceğiz ki...
Unutmadan aklımdayken ;
Hani size , Etiler de yol üstündeki bir manavda rastlamıştım da, kim olduğunuzu, yani Gazeteci Mehmet Ali Birand olduğunuzu bilmeden, ‘’Abi anlıyorsanız benim için de bir kavun seçer misiniz’’ diye ricada bulunmuştum ya... Yirmi yedi sene önceydi..
Siz de gülerek, biraz da şaşkınlıkla, ama hoşgörüyle, ‘’anlarım tabi, dur seçeyim’’ demiş, sonra da bir kaç kavunu test ettikten sonra bana dönerek ‘’hah tamam, bunu al, bak bu nefis çıkacak’’ demiştiniz...
Sonra da ‘’Madem ben seçtim,  bu da benden olsun demiştiniz’’...
Israrla parasını da siz ödemiş, bana ödettirmemiştiniz ya hani...
İşte o kavun varya, bal gibi çıkmıştı bal...
O günden kalan hakkınızı helal edin abi...
Benden yana varsa okuyucu ve izleyici haklarım helaldir...
Gittiğiniz yerde mutlu olun, huzur bulun...
Yaradan rahmetinden sizi esirgemesin...
Taksiratınızı affetsin...
Cennetinden yer versin...

17 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

15 Ocak 2013

Baltacılar ve Umutsuzluk Yaygaracıları


Türkiye’de barış, süreç, görüşme, silah, terör kelimelerinin en çok konuşulduğu günlerdeyiz. Tüm bu kelimelerin içinde elbette en önemlisi ‘’barış’’ kelimesi, bu kelimenin bu derece yoğunlukla gündemde yer almasını ve dillerden düşmemesini önemsiyorum.

Her ne kadar bu kelime toplum için bu denli önemli olsa ve her ne kadar toplumun çok büyük çoğunluğu bu kelimeyi dilinden düşürmeyip ısrarla barış talep etse de, ne yazıktır ki kişisel ve kitlesel menfaatler nedeniyle ülkede barışı istemeyen ve dolayısıyla barıştan yana olmayanların çatlak seslerinin de çıktığı bir dönemdeyiz.

Savaş, çatışma, terör, kaos ortamlarından bir şekilde beslenen bazı aymazlar için ''barış'' kelimesinin gündemde ciddi olarak yer alması belirgin bir şekilde ‘’hazımsızlık ve rahatsızlık’’ yaratıyor.

Açıkçası bir süredir gizlilikle devam ettiği anlaşılan, bugünlerde ise Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata’nın İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüşmesi ile birlikte, kamuoyu ile paylaşım noktasına gelmiş bulunan görüşmeler/müzakereler ülkede barış ve savaş yanlılarını apaçık ortaya koyan bir ‘’turnusol’’ oldu ve olmaya da devam ediyor.

Toplumu oluşturan tüm katmanlardan, siyasetçilerden, sivil vatandaşlardan, yazarlardan, gazetecilerden ve uzmanlardan barış adına yürütüldüğü deklare edilmiş bu görüşmelere dair çeşitli değerlendirmeler geliyor.

Otuz yıldır yoğun bir şekilde akan kanlara dur demek için çıkılmış bir yol var önümüzde, hatta yüz yıllara dayanan, ülkenin her dönemde ve her anlamda gelişimine mani olmuş,Türkiye toplumunu oluşturan halkların demokrasi ve eşit vatandaşlık sorunlarının çözümünü de hedeflediği anlaşılan yeni bir yol var önümüzde.

Bu iyi niyetli olunduğu ihtimali her zamankinden kuvvetli görünen yolculuğa, daha ilk günlerden bu yola çıkılmasına bile ön yargılarla yaklaşan kişi ve grupların varlığı belki demokrasi anlamında fikir ve düşünce özgürlüğü olarak değerlendirilebilir.

Ancak üzerinde dikkatle durulması ve önemsenmesi gereken bir nokta var, o da bu yolculuğun aksamasına yol açacak şekilde, örneğin twitter, facebook, köşe yazıları, tv programları vs gibi bir kısım medya türleri üzerinden yapılmakta olan ve bir kısmının bilinçli olduğu belirgin, topluma sadece çözümsüzlük, karamsarlık, umutsuzluk ve kaos pompalamak, sadece akan kanlara yeni kanlar ekleyecek ve çatışma ortamının devamına yol açacaktır.

Sadece komplocu düşünme yetileri olmasının zaafiyetiyle, daha ilk günden ‘’bu iş olmaz, bu iş bitti’’ diyenlerle, barışa karşı duran ve görüşmelere dahi hayır diyenler, savaş baronları, uyuşturucu tüccarları, insan kaçakçıları ve daha bir çok barış karşıtı çevreler  ne yazıktır ki bilerek ya da bilmeyerek aynı saf da yer almaktalar.

Umarim barışa katkı vermek yerine, topluma ‘’ihtiyat’’ olgusu üzerinden ve bu kelimenin anlamını, önemini ve elbette gerekliliğini adeta sömürerek ve suistimal ederek ‘’kurnazca’’ umutsuzluk zerk edenler bu durumun farkindadirlar ve bir an önce bu önemli hatadan ve yanlış tavırlarından vaz geçerler. Zira olası bir kalıcı barış sağlanması durumunda toplum bu türden umutsuzluk yaygaracılarını asla unutmayacaktır.

Şimdi umutsuzluk pompacılığı yapmanın ve kişisel hesaplarla davranmanın değil, umutlu olmanın ve barışın yanında durup barışın oluşumuna katkı vermenin zamanıdır. Şimdi barış adına umutla çıkılan yolu ta baştan ‘’baltalamanın’’ zamanı değildir. Şimdi aklı, vicdanı, insafı ve insanlığı olan herkesin, görüşmelerin barışla sonuçlanmasından yana sabırla tavır alması ve taraf olması gerekilen zamandır.

Olası bir barışı sadece bazı iç dinamiklerin değil, dış dinamiklerin de istemeyeceği son derece nettir. Zira çatışma ve savaş ortamının devamından nemalanan bir çok yurt dışı unsur da vardır ve gayet net bilinmektedir.

Bir kaç gün önce Paris’te gerçekleştirilen ve insani açıdan asla kabul edilemez suikast, aslına bakarsanız devlet ve örgüt arasında devam eden görüşmelerin ne denli ciddi ve kararli oldugunun da açık işaretidir. Keşke olmasaydı, keşke görüşmeler devam ederken geçmişte akan kanlara bu üç insanın kanı da eklenmeseydi.  Suikast barış adına yapılan görüşmelerideki kararlılığı gösterirken elbette savaşın devamını isteyen çevrelerin de bir anlamda ne kadar kararlı olduklarının ifadesidir.

Ancak çatışma ve savaş yanlılarının henüz fark edemedikleri ve dolayısıyla anlamadıkları önemli bir detay var....,

Türkiye artık o eski bildikleri kolayca provoke edilebilir, hemen ‘’gaza gelen’’ Türkiye değil, artık toplumun büyük bir kesimi, yaşanan silahlı saldırı, suikast ve olaylarına karşı duyarlılıkla yaklaşım gösteriyor. Türkiye toplumu on yıllarca yaşadığı acılardan öğrenmiş olsa gerek, bu konularda daha da bilinçlendi ve bu türden olaylara eskisi gibi prim vermiyor. Toplum gerçekleşen tüm olayları izler izlemez kendisinde oluşmuş ‘’terör hafızası süzgecinden’’ geçiriyor ve ‘’sabotaj’’‘’provokasyon’’ damgasını vuruyor.  Evet bu türden bir toplum hafızamız ne yazık ki var ....

Bugünlerde gereğinden fazla tartışılan başka bir konu da ‘’suikastı kim yaptı’’ sorusu. Kim vurduyu bilince n'olacak ? Kimin vurduğu konusu geçmişte yaşanmış bu tür olayların hangi birinde netlik kazanmış ki bunda kazansın ? Kimin vurduğunu bilince barışacak mıyız ? Ya da barışa katkı mı sağlayacak ? Ya Hu, birileri vurdu iste. Niye vurdugu belli değil mi? Niyet görüşmelerin sabote edilmesi ve barışın gelmemesi değil mi ?
Maksat belli işte ve çözümsüzlük cephesi olanca güzüyle çalışiyor. Görüşmeleri istemeyen çevrelerin tek ortak paydası var o da ‘’savaş’’. Bu konuyu bu yoğunlukta, tam da eylemi gerçekleştirenlerin arzuladığı şekilde, hele de çakma dedektif edalarıyla tartışmanın barışa katkı vermekten uzak olduğu ve hatta devam eden görüşme sürecinde kargaşa, kaos ve alenen yeni düşman cepheler açacağı düşüncesindeyim.

Gereksiz tartışmamalı derken, bu sözlerim tabi ki ‘’kim vurduysa vurdu banane’’ olarak anlaşılmamalıdır. Her kim yapmış olursa olsun, bu bir cinayettir ve bu cinayeti yapanlar mutlaka bulunmalı ve gereken cezaya çarptırılmalıdır. Bu vesile ile merhumelere rahmet, ailesine başsağlığı ve sabır dilerim.

Görüşme detaylari tüm muhataplara bildirilip, bir yandan da medyaya ufak ufak ‘’sizdirilmasını’’ takiben bu tip infaz ve bazı başka saldırıların, yani genel anlamda sabotajların olmasının aslında taraflarca ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından beklenen türden hadiseler olduğu kanaatindeyim.

Barış yapmak, savaşmaktan daha zor...

Bunu biliyoruz ve farkindayız, öyle ise barış adına kararli duruşa devam edip provokatif girişimlere ve umutsuzluk pompacılarına pabuç birakmamalı ve barış için direnmeli...

Hoş Kalın... 

15 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

8 Ocak 2013

Barış Yolu


BDP heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesi ile kamuoyu tarafından da bilinir hale gelen görüşme süreci gündeme oturdu.

Aslında bugüne değin OSLO görüşmelerinin bittiği sanılıyordu, ancak son ziyaret ile görüşmelerin halen devam etmekte olduğu anlaşıldı. Görüşmelerin bilinir hale gelmesini takiben, başta medya ve siyaset doğal olarak dahil olmak üzere, toplumda her zamanki gibi farklı düşünen kesimler oluştu.

Bunları; İhtiyatlı kesimler, İyimser kesimler, İyimser ancak ihtiyatlı kesimler, Tamamen karamsar ve umutsuz kesimler ve tabi ki görüşmelere tamamen karşı duruş gösteren, Öcalan’ın muhatap alınmasından rahatsız olan aşırı tahammülsüz kesimler olarak tanımlayabiliriz.

En acıklısı ise ihtiyat adına bilinçli ya da bilinçsiz olarak daha ilk günden, ‘’bu iş olmaz‘’ paralelinde ifadeler kullananların varlığı. Açıkçası ben bu ifadelere başvuranları hayretle izliyorum. Topluma karamsarlık ve olumsuzluk pompalamanın görüşmelere ve barışa hizmet edebilceği noktasında elbette ciddi kaygılarım var ve hiç bir fayda sağlamayacağı, bilakis zarar verebileceği kanaatindeyim.

Aslına bakarsanız bu görüşmelerin kamuoyunca bilinir hale gelmesi bir anlamda toplumdaki  "savaş" ve "barış" yanlilarinın belirginleşmesi adina da bir nevi Turnusol oldu. Gayet açık bir şekilde kimlerin neye hizmet ettiği ve hangisinden yana duruş içinde oldukları çok daha net bir şekilde anlaşılır oldu. Olumsuz ve karamsar tavır sergileyen bilinçli ya da bilinçsiz bu aceleci telaşlı çevrelerin, görüşmelerin olumsuz neticelenmesi adına daha ilk duyulduğu günden giriştikleri çabaların bazılarının arka planında, Ak Parti ye bu durumdan büyük  yara aldırma hesap ve düşüncesi de yatıyor olabilir.

Oysa bu sürecin olumsuz sonuçlanması ülke için çok sıkıntılı yeni bir dönemin başlangıcı olma durumunun yanısıra, bence herhangi bir başarısızlık Ak Parti’nin değil daha çok PKK’nin hanesine yazılacaktır.

Dikkatle bakacak olursak iktidar, görüşmelerini belli bir noktaya getirdikten sonra, Öcalan ile görüşmek üzere kendi belirlediği isimlerden oluşan bir BDP heyetini adaya gönderdi ve bence bu tavrı ile şunu ifade etti,  
‘’Biz Ak Parti olarak, sizin önderimiz dediğiniz Öcalan ile görüşmelerimizi yaptık bitirdik, karşılıklı olarak bundan sonrası için yapacaklarımızı belirledik ve onunla birlikte oluşturduğumuz bir yol haritası ile birlikte bir anlaşmaya vardık, şimdi bu detayları adaya gidip önderimiz dediğiniz Öcalan’dan dinleyin, alın  ve ilgili diğer birimlerinize iletin ki süreç artık başlasın’’

Tüm olumsuz yaklaşımlara ve engellemelere rağmen hükümetin bu görüşmeleri bugüne kadar devam ettirmiş olması, bence ciddiye alınması gereken çok olumlu ve önemli bir durumdur.

Hükümet adına görüşmelere memuriyet eden MİT yetkilileri ve PKK adına Öcalan arasında yapılan görüşmelerden anlaşılan, her iki tarafın da elinde bir protokolün en azından bir taslak olarak mevcut bulunmakta. Bu protokol, taslak olarak ya da belki de netleşmiş ve anlaşmaya varılmış da olsa kamuoyu ile paylaşılmadığı için tam olarak bilmemize elbette olanak yok. Belki bu taslak metin kamuyouna hiç açklanmayacak. Dolayısıyla tarafların atacakları adımlara bakarak bir takım sağlıklı değerlendirmeler yapma imkanımız olacak.

Adımlara bakmak lazım diyorum çünkü en belirgin ve gözle görülür olacak şeyler her iki tarafın atacağı somut adımlardan ibaret olacaktır. Bu noktada taraflardan gelecek bir çok açıklamanın da, ister istemez ‘’siyaset’’ içereceğinden hele de bugğnlerde çok fazla ciddiye alınmaması gerektiği kanaatindeyim. Yani taraflar bu üzerinde ön anlaşmaya vardıkları adımların fiilen hayata geçirilmesi öncesinde elbette doğal olarak siyaseten bazı çıkışlar yapacaklardır. Bazı atılacak adımların bazı şartlara bağlı olacağı aşikardır. Elbette taraflar atacakları adımları kendileri için en kazançlı olacak şekilde atma arayışında olacaktırlar. Sonuç itibariyle ortada bir ‘’masa’’ , kim ne derse desin barış adına da bir ‘’pazarlık’’ ve ayrıca bu pazarlıklar sonucunda gidilmesi karar verilen bir ‘’barış yolu’’ bulunmaktadır. Elbette her iki taraf da az verip çok alma niyetinde olacaktır ve bu da bu tip bir süreçte doğaldır. Elbette birtakım arıza ve rahatsızlıklar söz konusu olabilecektir.

Bu yol hassasiyetle korunması ve sahip çıkılması gereken bir yoldur.  Bu yoldaki yolcuların hayırlı ve iyi bir yolculuk yapmaları için, ülkenin tüm bireyleri evvela bu yolculuğun sıhhatle tamamlanması için ellerinden gelenleri yapmaları ve yolcuları desteklemeleri gereklidir.

Daha yola çıkılmadan bu yolculuğun hiç başlamamasına uğraşmak barışa ihanet etmek, savaşın sürmesine sebep olmak değil de nedir ?

Daha bir kaç gün olmuşken sözümona gerçekçilik adına barış umutlarını ve hayallerini söndürmek adına, taraflardan gelen ve olumsuzluktan ziyade tedbir ve ihtiyat içeren bazı açıklamaları ‘’bak gördün mü o siyasetçi ne dedi, bak duydun mu şu örgüt lideri şunu dedi’’ diyerek, ‘’bu iş olmaza’’ bağlamak, baltalamacılık, barışa ihanet, savaş tamtamcılığı, art niyetlilik vs.’ ler bir kenara, her şeyden önce ciddi bir siyasi öngörüsüzlük ve stratejik düşünce yeteneksizliği değil midir ?

Bu iş olmazcıların yürüttüğü stratejiyi tanımlamak gerekirse kullandıkları iki önemli yöntem şu;

1—Doğrudan görüşen taraflar arasında zaten hassas ve kırılgan olan güveni kırmak, yıkmak, yok etmek ve tarafları yeniden güvensizliğe çekmek...
2— İki tarafın tabanları arasında bir takım fitne ve rahatsızlıklar çıkarıp biribirlerine düşürmek...

Bu tuzaklara toplumun tüm kesimleri olarak asla pabuç bırakmamak gerekir. Bu sürecin sonu olumlu biterse Türkiye çok kazanacaktır. Tabi ki görüşmelerin olumlu bir neticeyle sonuçlanması da bazı çevrelere çok kaybettirecektir.

Kim Ne Dedi...

Ahmet Türk’ün görüşmelere dair kamuoyuna karşı tüm ‘’sır küpü’’ duruşuna rağmen şu sözleri oldukça önemli ; ‘’İmralı’nın talepleri Devleti zorlamayacak’’ ...

Bu söz son derece doğrudur, bu ifade görüşmelerin belli bir noktaya geldiğinin ve her iki taraf açısından görüşmelerin belirli ölçülerde bir kıvama geldiğinin, kırmızı çizgilerin karşılıklı olarak aşılmadığının ifadesidir. Bu ifade doğrudur çünkü Öcalan’ın talepleri devleti zorlayacak noktada olsaydı, zaten devlet Ahmet Türk ve Ayla Akat’ı asla Öcalan ile görüştürmezdi. Zaten emin olunuz ki görüşmeler olumlu bir kıvama gelmese idi, devlet tarafından da Öcalan ile direkt görüşmelerin yapıldığı bu derece net bir şekilde kamuoyuna deklare edilmezdi diye düşünüyorum.

Öte yandan PKK nın Avrupa ayağı lideri olarak bilinen Zübeyir Aydar’ın yaptığı açıklama da oldukça olumlu ve önemlidir. Aydar yaptığı açıklamada şu ifadeyi kullanmıştı; ‘’Öcalan ile başlatılan görüşmeler bizim de talebimizdir. Bu görüşmelere karşı olmamız düşünülemez''.

Irak Kürdistanı Lideri Mesud Barzani ise yaptığı açıklamada; ‘’Gelişmeler, Kürt Sorunu’nun çözümü için önemli bir adım''... demişti.

Temas ve Diyalog Grubu olarak bilinen ve C.Çandar, İ.Bedirhanoğlu, Osman Kavala ve Mithat Sancar’ın da içinde bulunduğu grup ise, sürecin olumlu bir platformda ilerlediğini açıklamıştı.

Ana muhalefet partisi CHP de bazı koşullar öne sürmesine rağmen netice itibari ile pratikte görüşmeleri desteklediği yününde açıklamalar yaptı

Mecliste grubu bulunan bir diğer parti olan MHP ise, aslında hiç şaşırtmayacak bir şekilde yine Öcalan’ın muhatap alınmasını ve kendisi ile görüşmeler yapılmasını en sert şekilde eleştirdi ve bir anlamda kendilerinin bu süreç dışında pozisyon aldığını duyurdu.

Bir kısım çevrelerin Leyla Zana’nın neden görüşmelerde yer almadığını eleştirmesi ise bence anlamsız, Leyla Zana zaten bu süreçte iradesini kullanan en önemli bir figürlerden biridir ve sorunların çözülmesinde önemli bir köprüdür. Leyla Zana’nın illa İmralı’ya gitmesi bence çok da gerekli değil. Zaten bu görüşmeler sadece İmralı kanalından değil başka kanallardan da devam ettirilmesi gereken bir süreç.

Örneğin Zana Irak Kürdistanı ile en iyi lişkiye sahip mülletvekillerinden biridir. Belki süreç içinde Zana da o kanalda bir köprü rolü üstlenebilir. Ayrıca Zana’nın İlla fiilen bir rol alması da süreç açısından zorunluluk değildir, böyle görülemez. Ancak gerektiğinde kurulması gereken köprülerden biri olabileceği de gayet nettir. Sorunun artık Türkiye sınırlarını aştığını ve bir Ortadoğu sorunu niteliği taşıdığını unutmamak gerekir.

Olası Engeller...

Süreçte en çok dikkat edilmesi gerekenin, görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyen iç ve dış odakların yadsınamayacak kadar güçlü olduklarıdır. Bu görüşmelerin başarı ile sonuçlanmasının doğuracağı bir başka durum da süreç sonunda Ak Parti ve PKK ile birlikte Öcalan’ın da süreç sonunda güçlenmiş olacakları gerçeği. Bu iki aktörün birlikte ya da herhangi birinin tek başına süreçten siyasal anlamda bir şekilde güçlenmiş olarak çıkmasını, yani başarılı olmasını istemeyen kişiler de süreci baltalamak yönünde çaba içerisinde olacaklardır.

Mevcut PKK ve Kürt Sorunun her ikisinin de Ak Parti döneminde çözülmesini istemeyen ve bu durumdan siyasi rant amaçlayan, bugüne kadar da rant sağlamış bazı çevreler de bu görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması yönünde çaba içerisinde olabilirler, ciddi sorunlar çıkarabilirler.

Umarım tüm kesimler mevcut iki sorunun da artık Türkiye sorunu olmaktan çıkmakta olduğunun ve bölgesel bir ortadoğu sorunu haline gelmek üzere olduğunun, Kürt Sorunu yada bir başka ifade ile Türkiye’deki Kürtlerin Sorunlarının artık Türkiye ile sınırlı bir sorun olmaktan çıkmakta olduğunun, sorunun Ortadoğu’nun Kürtleri  ya da Ortadoğu Kürdistanı Sorunu haline geldiğinin farkında olurlar.

Bu durumu fark etmek mevcut sorunların çözülmesinin ne kadar elzem olduğunu ve çözüm için tüm kesimlerin sürecin yanında ve destekçi olması gerektiğini anlamaya yeterli olacaktır diye düşünüyorum.
Kendi Kürtleri ile ilgili sorunu çözemeyen bir Türkiye’nin yakın gelecekte oluşması muhtemel, Ortadoğu Kürt Sorunu ile çok zor koşullar altında muhatap olması ihtimali ne yazık ki oldukça kuvvetlidir.

Ne Yapmalı...

Daha önce hep birlikte şahit olduğumuz bir Habur süreci var. Bu sürecin yeniden yaşanmaması için tarafların maksimum düzeyde hassasiyet göstermesi gerektiğini düşünüyorum. İktidar ümit var oldugum, örgütün olasi bir geri cekilmesi durumunda umarim Habur'da maalesef örgütün yaptigini yapmaz ve gerektiği gibi olgun davranıp bu durumu ‘’zafer cigliklari’’ ile kamuoyuna yansıtmaz. Aynı şekilde yine umarım PKK ve BDP cephesi de devletin atacağı bir takım yeni demokratik adımları ‘’zafer kazandık’’ tavrı ile tabanına ve kamuoyuna yansıtmaz.

Açıkçası öncelikli olarak silahların susması ve buna paralel görüşmelerin karşılıklı diğer adımlarla devamı içeriğinde olduğu görünen iki taraf arasındaki, geçen dönemlere göre daha da olgunlaşmış gözüktüğü için ‘’yeni’’ diyebileceğimiz dönemin, tüm toplum kesimleri tarafından olgunluk ve sakinlikle karşılanması gerektiğini, nihai hedef olan kalıcı barış ortamına varılıncaya kadar sabırla davranılması gerektiğini düşünüyorum.

Komploculuğa yatkın ve komplo teorilerine meraklı bir toplum olarak hiç değilse bu ‘’yeni’’ diyebileceğimiz süreç sonuçlanıncaya kadar bu huylarımızdan vaz geçmemizde toplum yararına fayda olduğunu düşünüyorum.

Eğer illa bir zafer söz konusu olacaksa, toplum olarak tek ortak zaferimizin,’’ silahlarin susmasi ve barış’’, eğer illa bir mağlubiyetten söz edilecekse de, toplum olarak tek ortak maglubiyetimizin ‘’çatışmaların ve savaş halinin sürmesi’’ olacağını düşünüyorum...  

Gelin bu sefer hepimiz barışa ve çözüme odaklanalim...  
Gelin bu sürecin yanında yer almak bir risk ise, bu riski hep birlikte alalım..
Gelin barış yolunu birlikte yürüyelim...

Hoş Kalın...

08 Ocak 2013
Twitter : @cngzkync

18 Aralık 2012

Kuvvetler Ayrı Mı ?


16 Aralık 2012 de Konya’ya giden Başbakan Erdoğan, dün ‘’Konya Ekonomi Ödülleri 2012’’ törenine katıldı. Erdoğan, törende şu dikkat çeken açıklamaları yaptı ;

''Şu anda bile bazı sıkıntıları hala yaşıyoruz. Kendi iktidarımızda bile yaşıyoruz. Ama burada bile maalesef yaşadığımız sıkıntıların ardında sistemin içindeki ne yazık ki yanlışlıklar. Sistem düzenli kurulmamış. Düzgün kurulmadığı içindir ki umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşımıza dikiliyor. Bürokratik oligarşi karşınıza çıkıyor.

Umulmadık yerde yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargı bu ülkede öncelikle milletin menfaatini düşünmesi lazım. Ardından bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Eğer biz güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale geleceğiz. Eğer benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu 1 sene 2 seneye giderse, o zaman bu ülkenin kaybının bedelini, asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz.

En başarılı alanlardan bir tanesi olmasına rağmen hala sağlıkta bunu aşamadık. Niye? Bürokratik oligarşi ve yargı. Ama dışarıdan bakanlar da zannediyor ki  ''Yav işte 326 milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle hala mı bahane?’’ Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denen var ya... O önünüze gelip engel olarak dikiliyor. Senin de bir oynama sahan var. Şimdi ana muhalefet partisi genel başkanının tek sığındığı bu zaten.’’

Yukarıda bildirdiğim Erdoğan’ın konuşmasının, bana göre önemli bazı kısımlarının da altını çizerek dikkatinizi çekmek istedim. Şimdi birlikte bu ''kuvetler ayrılığı’’ nedir şöyle bir bakalım.

''Kuvvetler Ayrılığı Prensibi'' nedir ?...

Bu prensibi her bir devlet faaliyetini ayrı bir organa vermek yoluyla devlet işlerinin çeşitli organlar arasında bölüşülmesi olarak basitçe tanımlayabiliriz. Genel geçer ve bu prensibe bağlı olarak kurulmuş bir devlette, seçilmiş iktidarın yapması gereken ana işler ve bu işlerin gerektirdiği faaliyetler temel olarak üçe ayrılmakta.

Bu faaliyetleri ; Plan, Kontrol, Sevk ve İdare şeklinde tasnif edebiliriz. Daha bilinen bir tasnifle ise bu faaliyetler Yasama, Yürütme ve Yargı olarak da ifade edilmekte.

En iyi hükümet edebilme sistemini arayan filozof Aristo, bu tasnif gerekliliğini daha ilk çağlarda tespit eden ilk kişi olmuş ve devlet faaliyetlerini üç bölgeye ayırmış, her bölge faaliyetinin de ayrı bir organ tarafından yapılmasını o günün yöneticilerine tavsiye etmiş.

Ancak o dönemlerde Aristo’nun bu tavsiyesini ciddiye alan olmamış. Yüzyıllar boyunca var olmuş devletlerin çoğunda organların ayrılması yerine, organların bir olduğu bir sistem kullanılagelmiş. İktidarı elinde bulunduranlar, Aristo nun ayrışmasını tavsiye ettiği faaliyetlerin tümünü birden, Aristo’nun tavsiyesinin tam tersi bir duruşla tüm kuvvetleri ellerinde tutarak hükümet etmişler.

Bugünkü ‘’şikayetçi’’ bulduğum ifadesinden Erdoğan’ın da bu şekilde bir yönetim biçimini mi arzuladığını tam olarak henüz bilemiyoruz. Ancak isteği ülkeye bu şekilde hükümet etmek ise, şimdiden bu prensibi ‘’Kuvvetler Birliği Prensibi’’ olarak tanımlamakta fayda var. Zaten bu prensibi ilk dile getiren de, dünya siyasi tarihine bakacak olursak Erdoğan da değil. Bu prensip geçmişte gayet bilinen ve zaten yüzyıllar boyunca uygulanmış ancak günümüzde büyük oranda terk edilmiş bir sistem.

‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibini’’ devletin organize edilmesi amacıyla, iş sahalarının ve organların ayrılması, muayyen işlerin muayyen organlara verilmesi de aslına bakarsanız tek başına yeterli değil. Asıl olan, organlardan ziyade “iradelerin ayrılması” konusu. Yani organların herbirinin kendi sahasında serbest bir irade ile hareket eder olması gerekliliği. İşte ancak bu yapılabildiğinde asıl ve arzu edilen kuvvetler ayrılığı söz konusu olabiliyor.

Aksi takdirde, zaten işleri daha kolay yapabilmek için diktatörlüklerde dahi bir iş bölümü ve organların ayrılması durumu var ve uygulanıyor. Fakat diktatörlüklerde iradeler ayrılmadığı için, böyle ülkelerde kuvvetler ayrılığı söz konusu olamıyor. Zaten bu şekilde yönetilen ülkelerde, bütün devlet teşkilatına hakim olan bir irade merkezi var ve hükümet eden en tepedeki kişiye de muhtelif isim ve ünvanlarla kamufle edilerek diktatör deniyor. Bu şekilde yönetiken ülkelerin ekseriyetinde her alandaki kurumlar ve personel, müdürlerinin şeğlerinin emri ve iradesi önünde eğilmeğe mahkum bir kukla varlıktan başka bir şey olamıyor.

Aristo’dan sonra....

Aristo’dan daha sonraları bu konuya 18.Yüzyılın Tabii Hukuk Mektebi mensuplarından Jon Locke değinmiş. Locke, bu görüşü sırf kendi mantık ve muhakemesi ile değil, İngiltere’de o zaman mevcut olan durumu ve İngiliz siyasi müesseselerin işleyişini de göz önünde tutarak yeniden gündeme getirmiş.

Ancak Locke’un bu konjonktür desteği ile yeniden ortaya attığı ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’’ tıpkı Aristo’nun tavsiye denemesindeki gibi hep teoride kalmış ve halka ulaşamamış.

Locke’dan sonra...

Kuvvetler Ayrılığı Prensibini bugünkü anlamı ile ilk defa ortaya atan ise Montesquieu olmuş. İşi biraz daha sıkı ele alan Montesquieu, çeşitli ülkelerin siyasi kurumlarını inceleyerek işe başlamış. Bu şekilde parça parça yaptığı tespitlerden genel ve toplu sonuçlar çıkarmaya çalışmış.

Çalışmaları sonrasında Montesquieu şu kanaate varmış ; “Bir kuvvet, karşısında kendi cinsinden başka bir kuvvete rastlamadıkça dolu dizgin gider. Zira ezeli bir tecrübe ile sabittir ki, kuvvet sahibi herkes, bunu kötüye kullanmaya meyledebilir ve kuvvetine hudut buluncaya kadar gider. Fazilet bile sınırlanmaya muhtaçtır.”

Montesquieu’nün bu görüşü benimsenmiş ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde kullanılarak, “Herhangi bir cemiyette vatandaş hakları teminata bağlanmamış ve kuvvetler ayrılığı temin edilmemiştir; o devletin anayasası yoktur.” şeklinde ifade edilmiş.

İlave bir bilgi olarak vermek gerekirse, ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’’ ilk defa yazılı bir anayasa olarak 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nda yer almış. Daha sonraları ise 19. ve 20.Yüzyılda diğer ülkelere de yayılmış.

Atatürk demiş ki ...

Bakın bazı kaynaklarda Atatürk’ün bu konuya dair vaktiyle şöyle bir ifade kullandığı yer alıyor ; "Bu Rousseau yanılıyor, hiç insanın elindeki kuvveti dağıtmak faydasına olur mu?" 

Rousseau ismi sizi şaşırtmasın, aslında yukarıda da anlattığım üzere kuvvetler ayırımı prensibini Aristo ve Locke dan sonra en donanımlı şekliyle ortaya atan kişi "Yasaların Ruhu" adlı kitabıyla Montesquieu, fakat o günlerde Atatürk olur ya insanlık halidir, ya isimleri karıştırdığı ya da bu konuyu yeterince inceleme fırsatı bulamadığı için bu şekilde yanlış bir isim kullanmış olabilir.

Elbette o günün koşulları gereği Atatürk’ün elindeki gücü bırakmasının muktedir kalma adına söz konusu dahi olamayacağı da ayrı bir gerçeklik.

Açıkça söylemek gerekirse bu prensibin varlığı ile her şeyin yolunda olması arasında çok doğru bir orantı söz konusu olamıyor.

Her halukarda ülkenin kendi içinde bulunduğu koşullar ve genel uluslararası koşullar, bazen dönemsel olarak da olsa, liderler açısından ''Kuvvetler Birliği Prensibi’’ ihtiyacını söz konusu edebiliyor.

Bu çerçevede Erdoğan'ın ''Kuvvetler Ayrılığı Prensibi'' ile ilgili şikayetlerine hak vermemek pek de doğru olmayabilir.

Sorular...

Bugüne ve Erdoğan’ın dünkü şikayetine geri dönecek olursak, mevcut koşullar ve iç siyasal dengeler, Türkiye deki mevcut iktidara ‘’Kuvvetler Birliği Prensibini’’ uygulamak durumunu gerekli ve haklı kılacak şartlarda mıdır ?

Konuya Başbakan'ın bir diktatörlük hevesi olarak değil de, ülke menfaatleri açısından yani iyi tarafından bakacak olursak, Erdoğan’ın ülkesine daha iyi hizmet verebilmesi ve daha iyi hükümet edebilmesi adına bu prensibe ihtiyacı gerçekten var mıdır ?

Kuvvetler Ayrılığı Prensibi teoride Yasama, Yürütme, Yargı ayırımını ifade ediyor ancak, hükümetler yani Yürütme, zaten Meclis yani Yasama da çoğunluğu elde edenlerden oluşmuyor mu?

Yasama’nın içinden çıkmış olan bir Yürütme’nin yasamadan bağımsız olması düşünülebilir mi ?

Hem ülkemize hem de diğer ülke demokrasilerine baktığımızda, pratikte yasama ile yürütme ayrı olabiliyor mu ?

Mesela  kabine ile, hükümet partisinin meclisteki grubunun birbirinden bağımsız olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Yasama ve Yürütme aslında zaten ayrı değil tam tersine tek değil mi ? 

Yasama ve Yürütme mevcut sistem nedeniyle fiilen TEK iken, Yargı nın bu durumdan etkilenmemesi ne kadar mümkün ?

Bir sistemdeki bütün kuvvetler tek bir nokta tarafından seçiliyorsa, o sistemde kuvvetler ayrımı nasıl olabilir ?

Bir sistemde kuvvetler ayrılığı olması için; kuvvetlerin aynı değil farklı kitleler tarafından seçilmesi gerekmez mi?

Sürekli Başkanlık Sistemini gündeme getiren Ak Parti'nin, başkanlık sisteminin nerdeyse tam da kendisi olan ''Kuvvetler Ayrılığı Prensibine'' taban tabana zıt bu son söylemi, aslında parti olarak niyetlerinin gerçekte başkanlık sistemi değil de ''Partili Cumhurbaşkanlığı'' olduğunun dolaylı bir beyanı mıdır ?

Kim bilir ?...

Erdoğan, konuya dair son şikayetinde devlet iktidarının zaafa uğramaması adına mı bu çıkışta bulunmuştur elbette bunu bilemiyoruz ve niyetini okuyacak halimiz de elbette yok.

Kimbilir, belki Erdoğan ülke adına yapmak istediği iyi şeyleri arzuladığı gibi yapamamaktan şikayetçi ve daha iyi yapabilmek için ‘’Kuvvetler Birliği Prensibini’’ dile getiriyor.

Kimbilir, belki Erdoğan yürütmekte olduğu bazı tarihi davalardan yüzünün akıyla çıkabilmek ve ülke üzerine yıllarca kabus gibi çökmüş çeşitli vesayetlerle mücadele adına bunu dile getiriyor.

Kimbilir belki de kendisinden sonra Türkiye’nin yeniden Başbakanını, Cumhurbaşkanını seçememe sorunu yaşamaması ve hatta koalisyonlara gebe kalmaması için bunu dile getiriyor.

Diktatör olmak adına mı bu ‘’Kuvvetler Birliği Prensibi’’ ni dillendiriyor dersiniz ? Samimiyetle ben bunu hiç sanmıyorum, hatta böyle bir hedefi, dünya üzerinde mevcut diktatörlerin ne hallere geldiklerini neredeyse naklen canlı yayınlarda izlediğimiz günümüzde kendine amaç edineceğini asla sanmıyorum.

Hemen söyleyeyim, diyelim ki Başbakan buna niyetlendi, inanın hiç şansı yok bu konuda Başbakan'ın. Neden mi ?

Çünkü bu toplum bir diktatöre bu saatten sonra asla evet demeyecektir ve buna niyetleneni de sandık zamanı gelince oy vermeye gidip, daha önce verdiği hükümet etme yetkilerini geri almasını bilecektir.

Öyle ya, asıl yetki sandık olduğu sürece bizde yani vatandaşlarda değil mi ?

Özetle...

Biz halk olarak 4-5 yılda bir düzenlenen bir genel seçimle Yürütmeyi seçiyoruz. Seçtiğimiz Yürütme fiilen ayrıca Yasama işlevini de görüyor.

Seçtiğimiz hükümetler hele de tek başına iktidar iseler, zaten  istedikleri yasaları çıkarabiliyorlar, onların istemedikleri ise doğal olarak çıkamıyor.

Yasama ve Yürütme ise Yargıya kendi istediği ve seçtiği kişileri koyabiliyor. Biz de sonra demokrasi için kuvvet ayrılıgından bahsediyoruz.

Sanırım, her ne kadar teoride böyle bir prensip olsa da uygulamada olmayan olamayan bir prensibi konuşuyoruz.

Görünen o ki; Bugün artık Kuvvetler Ayrılığı Prensibi eski klasik anlamından oldukça uzaklaşmış durumda.
Hatta gerçek anlamda ‘’Kuvvetler Ayrılığı Prensibi’ ile yönetilmenin, çoğu zaman devlet iktidarını zaafa uğratmakta olduğu da ifade edilebilir.

Sanırım çoğu zaman söylendiği gibi, ‘’Demokrasi elimizdeki kötü yönetim biçimleri arasında en iyi olanı’’

Hoş Kalın...

18 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync

11 Aralık 2012

Yeni Anayasa ''Hayaldi Hala Hayal''


Bundan nerdeyse bir sene önceydi,  15 Aralık 2011’de köşemde ‘’Boyun Borcu’’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Şunları söylemiştim ;

’Ak Parti , ‘’ Çıraklık ve Kalfalık ’’ dönemi eserlerine ilaveten, ’’Ustalık Dönemi’’ adını verdiği yeni dönemde ‘’ Yeni ve Sivil Anayasa ’’ ile en kalıcı eseri yapmak ve ülke toplumuna sunmakla yükümlüdür. Yeni Sivil Anayasa ; Ak Parti nin kendisine gösterilen teveccühün boyun borcudur.’’ 
O yazıma bu linkten ulaşabilirsiniz http://www.haberx.com/boyun_borcu(19,w,10424,524).aspx

Yeni Anayasa...

Bildiğiniz üzere TBMM de Yeni Anayasa yapmak üzere bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kurulmuştu ve halen de bu komisyon mevcudiyetini koruyor.

Geçtiğimiz günlerde Daniel Dombey adındaki Financial Times yazarı makalesinde aynen şunları söylemiş ; ‘’Türkiye’de Yeni Anayasa yapımı konusundaki ümitler giderek solmakta’’

Dombey, Ak Partinin gündeme taşıdığı Başkanlık Sistemi tartışmaları hakkında da bazı yorumlarda bulunmuş ve bizzat Ak Parti içindeki bazı milletvekillerinin aslında bu sisteme karşı olduklarını da ifade etmiş.

Dombey’in genel siyasi duruşu vs gibi konuları bir yana bırakarak sadece bu iki tespitinden hareketle son iki tespitinde haksız olmadığını düşünüyorum.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu....

Gelin biz yazımın asıl konusu olan Yeni Anayasa’ya dönelim ve sürecin neden halkta umutları solduran bir duruma geldiğine ve hatta bu durumun aslına bakarsanız ne kadar da doğal bir sonuç olduğuna  birlikte bakalım.

Öncelikle Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun önemli bir maddesine ele alalım. Bakın o madde ne diyor.

Madde 6.- Karar Yeter Sayısı

‘’Komisyon, Komisyonu oluşturan bütün siyasi partilerin mutabakatı (görüşbirliği) ile karar alır. Karar alınamayan konular, Komisyonun uygun göreceği zamanda yeniden değerlendirilir. Sürecin tamamlanıp tamamlanmadığı ve nihai metnin (taslak bütününün) tekemmül edip etmediği hususu dahi mutabakat ile belirlenir.’’

Yukarıdaki maddede ‘’mutabakat’’ ile ilgili sözlerin altını özellikle çizdim, isterseniz bunu biraz daha açalım.
Karar yeter sayısı ile ilgili olan bu maddede ifade edilen şu :  Yani herhangi bir karar alınacaksa bu kararın alınmasının şartı komisyon üyesi olan dört partinin her birinin ONAY vermesi ile mümkündür. Parantez içinde de ayrıca belirtildiği üzere ‘’görüşbirliği’’ gerekmektedir.

Şimdi bir diğer maddeye bakalım. Bakın bu madde ne diyor.

Madde 13.- Anayasa taslak metninin değiştirilememesi

‘’Anayasa taslak metni, gerek uzlaşma ve yasama komisyonlarında ve gerekse Genel Kurulda partilerin mutabakatı olmadıkça değiştirilemez; ekleme yapılamaz. Hazırlanan taslak metnin (teklifin) Meclis Başkanlığına verilmesinden sonra bu metin üzerinde mutabakata dayalı değişiklik yapılması halinde Anayasa Uzlaşma Komisyonunun görüşü alınır.’’

Yukarıdaki maddede de aynen diğer paylaştığım maddede ki gibi önemli olan kelime ‘’mutabakat’’.
Şimdi aklınızdan şöyle bir şey geçebilir. Ya Hu kardeşim işte adamlar ‘’mutabakat’’ demiş, ne güzel daha ne istiyorsun, anayasa bu,  tabi ki ‘’mutabakat’’ ile yapılacak.

Eywallah ve amenna...
Mutabakat elbette iyidir idealdir...
Buna kim itiraz edebilir ki ‘’etik’’ ve ‘’teorik’’ açıdan.. ?
Gel gelelim durum ne yazık ki ‘’pratikte’’ hiç de böyle değil...

Anayasa Uzlaşmama Komisyonu...

Bu ‘’mutabakat’’ şartının, yani dört partinin onayı olması şartının komisyonu apaçık kilitlediği ayan beyan ortada duruyor.

Komisyonda yer alan partiler, TBMM de devam eden diğer görüşmelere ve yine devam eden siyasi söylem ve uygulamalara paralel olarak, ellerindeki bu onay şartını apaçık bir şekilde komisyonu dilediklerinde çalıştırmamak üzere kullanıyorlar.

Sıcak bir örnek vermek gerekirse örneğin Ak Parti dokunulmazlıkları gündeme getirdiği ilk anda, buna reaksiyon olarak konuyla ilgili parti olan BDP derhal komisyona katılmamakla tehditte bulunuyor.

Bunun doğal sonucu olarak da komisyon çalışamıyor ve toplumun hayalini kurduğu Yeni Anayasa ne yazık ki bir türlü yapılamıyor.

Şimdi neden halkın umutlarının tükenmekte olduğu fikrine katıldığımı ve bunun da doğal bir sonuç olduğunu düşündüğümü umarım siz de daha net anlamışsınızdır.

Dört parti onay şartı, ‘’uzlaşma’’ komisyonunu adeta daha kurulduğu andan itibaren, ‘’uzlaşmama’’ komisyonuna zaten dönüştürerek başlamış.

Zaten hepimizin malumu olan ve ülke siyasetinin adeta değişmeyen uslubu haline gelen ‘’çatışmalara dayalı siyasi uslup’’ bu onay şartı ile de birleşince, komisyonun çalışması daha baştan itibaren imkansız hale bilerek yada bilmeyerek getirilmiş durumda.

Şimdi burada Ak Parti ye de bir kaç soru sormak gerekir.

*Siz Yeni Sivil Anayasa yı yapacağız diye halka söz vermediniz mi?
*Seçimlerde ülke halkının %50’si size ‘’ok hadi yap’’ diyerek oy vermedi mi?
*Madem inisiyatif alamayacaktınız neden halktan oy istediniz ?
*Anayasa için komisyon kurup işi ona yükleyecek idiyseniz niye dilinize ‘’biz yapacağız’’ ı doladınız ?
*Ak parti olarak niyetiniz aslında Yeni Anayasa yapmamak mı ?
*Yeni bir Anayasa yapmak 2023 hedeflerine kadar iktidarda kalmanıza engel mi?
*Yoksa Mevcut anayasa iktidarda olan için daha mı iyi ?
*Siyasi Partiler ve Seçim yasasını değiştirecektiniz söz vermiştiniz, o ne oldu ?
 Neyse soruları daha fazla uzatmayalım....

Ne yapmalı... ?

Siyaseti yukarıda da bahsettiğim üzere çatışmalara didişmelere dayalı usluplarla yapan bir ülkenin siyasetçilerinin Yeni Anayasa yı uzlaşı halinde belirli bir süre içinde yapmaları oldukça zordur.

Türkiye’nin Sivil ve Yeni Anayasasını tek seferde sil baştan yapması bu siyasi kültür ve ahlak nedeniyle bana göre pek mümkün değil.

Ülkeye daha fazla zaman kaybettirmeden iktidar komisyonu feshetmelidir ve ‘’paketçiliğe’’ devam etmelidir. Yapabildiği kadar anayasa değişiklik paketleri üzerinde çalışmalı meclise sunmalı ve yola durmadan devam etmelidir.

Ben her ne kadar Yeni Sivil Anayasa söz verdiği üzere Ak Partinin ‘’boyun borcu’’ idiyse de paketlerle modifiye edilmiş ve demokratikleştirilmiş anayasaya da razıyım..

Belki de siyasi uslubu didişme temelli olan ülkemiz için en doğrusu da bu...
Ne yazık ki mecburen...
Hoş Kalın...

11 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync

6 Aralık 2012

Parti İçi Demokrasi


Ak Parti’nin Diyarbakır İl Başkanı Avukat Halil Advan, geçtiğimiz günlerde bir tespitte bulunmuş ve bu tespitini kamuoyu ile paylaşmıştı.

Advan, açlık grevleri ile ilgili olarak bir süre önce Diyarbakır AK Parti il binasında İHD, Mazlum Der ve Diyarbakır Barosu ile ortak toplantı düzenleyerek bir rapor hazırlamış ve Ak Parti Genel Merkezine göndermişti.  Advan raporunda açlık grevlerinin sona ermesinde Öcalan’ın katkısı olduğunu ifade etmişti.
Advan, istifasının istenmesine yol açan, belki de Başbakan tarafından bardağı taşıran son damla olarak değerlendirilmesine neden olan ve bir gazeteye verdiği son tespitinde ise şunu demişti : ‘’Dindar Kürtler BDP’ye oy veriyor”...

Art arda gelen bu açıklama ve tespitler sonrasında ise, Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da parti genel merkezinde yaptığı il başkanları toplantısında "Benim böyle bir il başkanım olamaz" diyerek kendisini eleştirmişti.

Bu eleştiriyi takiben Ak Parti Diyarbakır İl Başkanı Avukat Halil Advan’ın istifası istendi ve bu talep üzerine de Advan istifasını parti yönetimine verdi ve istifasını açıkladı. Advan’ın ardından Diyarbakır İl Kadın Kolları Başkanının da partideki görevinden istifa ettiği söylendi.

Parti İçi Demokrasi...

Aslına bakarsanız bu ve bunun gibi durumların, mevcut Siyasi Partiler ve Seçim Yasası yürürlükte olduğu müddetçe bundan sonra da siyasi partiler içerisinde sıklıkla yaşanacağını söylemek hiç de kehanet olmayacaktır.

Advan’ın açıklama ve son sözlerinin istifa ile sonuçlanmasının ardından, parti içi demokrasilerin ve tabiki Siyasi Partiler ve Seçim Yasası’nın yeniden sorgulanmasının yerinde olacağını düşünüyorum.

Seçim meydanlarında iktidar dahil hemen hemen tüm partilerin bu yasayı değiştirmeyi taahhüt ederek bizlerden oy talep ettiğini de, tıpkı Yeni Anayasa yapacağım diyerek oy talep ettikleri üzere, ne yazıkki hepimizce malum çabuk unutan bir millet olarak belki de yeniden hatırlamamızda fayda var.

Bir musibetten daha bir fayda çıkarmak gerekirse, bu son parti içi hadiseden iktidar ve diğer partilerin bir ders çıkarması ve Siyasi Partiler ve Seçim Yasası nı yeniden düzenleme konusunda girişimlerde bulunmalarında demokrasi ve dolayısıyla da toplum yararına fayda olacağını düşünüyorum.

Parti liderlerinin iki dudakları arasından çıkacak kelamlarla var olabilen yada olamayan bir siyasetçi olmak kimbilir ne kadar da zor ve onur kırıcıdır.

Mevcut yasaların devam etmesi durumunda, parti liderinin siyasi fikrine aykırı fikir beyan etmenin karşılığının partiden ‘’şutlanmak’’ yada ‘’istifaya zorlanmak’’ olacağı aşikar.

Mevcut yasaların devam etmesi durumunda, TBMM de bundan sonra da iradesi elinden alınmış, parti liderine biat etmek durumunda olan, adeta salla başını al maaşını, siyasi ikbali liderinin iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlı ve bu durumlar nedeniyle de adeta ‘’ezik’’ vekillerin çoğunlukta olacağı da aşikar.

Bugüne kadar bu yasaların değiştirilmesi ile ilgili çeşitli kuruluş ve ehliyetli kişiler tarafından bir çok çalışma yapıldı ve hali hazırda yeterince taslak da mevcut.

Hali hazırda TBMM de vekillik yapan muhterem ve muhtereme milletvekillerimiz bu yasanın liderlerinden gelecek ‘’talimatla’’ değişeceğini düşünüyorlarsa daha çok beklerler...

Belki de hallerinden memnunlar...

Hoş Kalın...

06 Aralık 2012
Twitter : @cngzkync