9 Haziran 2013

Canvas Kumaş Mı Terzi Mi?


Gezi Parkında çevreye duyarlı, daha önce de belirttiğim gibi kısmen haklı gerekçelere dayanarak başlayan masum eylemler bugünlerde farklı boyutlara ulaştı. Gezi Parkı’nın masum eylemcisi bile bu boyutlara gelecek bir eylemsellik içinde olduğunu ne biliyor ne kestirebiliyordu. Aynı şekilde yönetenler de bu eylemi başlangıçta hiç önemsememiş ve bugün bunların yaşanacağını hesap edememişti kuşkusuz.

Gelinen olayları, başta sosyologlarımız analiz etmeye devam ede dursun, ki bunu oldukça önemsiyorum ve mutlaka incelenmelidir, gelin hep birlikte, elimizden geldiğince tarafsız ve aynı gemide olduğumuzun bilinciyle, aklımızın erdiği kadar, bugünlerde #occupygezi #direngezi vs gibi etiketlerle sosyal medyada yer alan olayları, hemen yanı başımızda cereyan etmiş ve halen yer yer devam etmekte olan ‘’Arap Baharları’’ ve diğer benzeş halk hareketleri ile birlikte inceleyelim.

Libya-Tunus-Mısır-Suriye...

Bu ülkelerde kimilerince ‘’devrim’’ kimilerince de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında ‘’düğmeye basılmak’’ suretiyle peş peşe ve benzer usullerde bir dizi halk hareketi, bana kalırsa da birer ‘’darbeye devşirilmi devrim’’ olarak tanımlayabileceğim gelişmeler söz konusu olmuştu.


Elbette tüm bu ülkelerde yaşanmış ve halen yaşanmakta olan halk hareketlerinin içinde, tıpkı bizim Gezi Parkı nın masum olarak tanımladığım protestocuları gibi, kendi ülke koşullarına göre gördükleri baskı ve yetersiz demokrasi karşısında bir ‘’devrim’’ yapmakta olduklarını düşünenler de vardı. Bu halk hareetlerini kim ne olarak adlandırırsa adlandırsın,hemen hepsinin protesto şekli ve eylemsellik biçimleri arasındaki benzerlikler ise dikkat çekici.

Sloganlardan, sembollere ve eylem biçimlerine varıncaya kadar görülen bu benzerliklere, Gezi Parkı eylemlerinde de rastlamış olmayı ise, üzerinde çok önemle durulması gereken bir konu olarak görüyorum. Bazı ülkelerde yaşanan halk hareketlerinde kullanılan sembolleri Gezi Parkı eylemlerinde kullanılan sembollerle birlikte yazının altındaki foto galeride görebilirsiniz.

Hatırlayınız özellikle sosyal medyada kullanılan bu semboller yukarıda adını zikrettiğim ülkelerde daha sonraları meydanlara dökülen halk tarafından duvarlara ve pankartlara da yansımıştı.

Neden Occupy...

Avrupa Birliginin ve IMF nin baskilariyla, İspanya Devleti’nin kemer sıkma politikalarına gitmesi sonucu oluşan dar boğaza isyan eden İspanyollar, Madrid de bulunan Plaza Del Sol meydaninda önce gosteri yapmaya, sonra da burada tıpkı bizim Gezi Park takşne benzer şekilde geceleri konaklamaya başladılar. Bu meydan işgali dünya genelindeki tüm diğer ‘’occupy’’ eylem biçimlerinin de çıkış noktası oldu. Gezi Park eylemlerinde kullanılan #occupygezi etiketi ve tanımı da içerik, haklılık haksızlık vs gibi diğer detaylar açısından olmasa da etiket ve tanımlama noktasında, buradan öykünüyor olsa gerek.

Nedir Bu Otpor ve Canvas....

Bazı kaynaklarda, Yugoslavya'ya son ve büyük darbeyi vuranın, hatta Yugoslavya ismini tarihten silen derneğin, başkanlığını Voyvodina Sosyal Demokrat Ligi adlı ayrılıkçı örgütün üyesi olan Branimir Nikoliç'in yaptığı Otpor olduğu iddia edilir.

Otpor’un zamanla Açık Toplum Enstitüsü'nün Balkanlar kolu olduğunu açıkladığı, Otpor’un arkasında Amerikan Devleti’nin yer aldığı ve Belgrad’ta da bunu bir Sırbistan Büyükelçisinin yönlendirdiği yine iddialar arasında yer alıyor.
Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) fonların dağıtımını ticari yüklenicilerle ve STK olarak bilinen NED, NDI ve IRI aracılığıyla gerçekleştirmekte olduğu da iddialar arasında.

Hatta bu STK lardan IRI adıyla bilinenin, yirmi civarı Otpor önderine, Budapeşte Hilton Otel’inde düzenlenen şiddetsiz direniş seminerine katılım için para ödediği ve bu seminerde bazı Sırp öğrencilerin, grev örgütlemek, simgelerle iletişim kurmak, korkunun üstesinden gelmek, diktatöryel bir rejimi devirmek konularında eğitim aldıkları da iddalar arasında yer alıyor.

Bu eğitimcilerin başındaki kişinin, Otpor göstericilerini eğiten ve 70.000 kopya şiddetsiz direniş kılavuzu dağıtan Amerikan Ordusu emeklisi bir Savunma İstihbarat ajanı olduğu yine iddialar arasında yer alıyor. Amerikan yönetiminin, daha sonra Otpor'u uluslararası faaliyetler yürütmek ve sivil itaatsizlikler yaratmak için kullanmaya karar verdiği en ciddi iddialar arasında yer almakta.

Bunun için Türkçesi "Direniş" anlamına gelen Otpor’un, merkezi Belgrad'ta olan ve yine Türkçesi "Şiddetsiz Direniş Stratejileri Merkezi" olan "Center for Applied Non-Violent Action and Strategies"e yani CANVAS'a dönüştürüldüğü söylenir.

CANVAS’ın merkezinin Sırbistan’da olduğu söyleniyor. Daha çok Üniversitelerde kürsü halinde çalıştıkları. Açık Toplum Fonu’ndan açık destek aldıkları söyleniyor. En büyük destekçilerinden birinin ABD başkanlık yarışında Obama’nın rakibi olan John McCain olduğu bir başka önemli iddia.

Mc.Cain hem Mısır hem Libya olaylarında en faal isim olarak öne çıkmıştı. Mısır'a karşı ilk yaptırım planının altında McCain imzası olduğu ve Mc.Cain’in Libya'ya kadar gidip Bingazi'de muhaliflere destek verdiği de bir diğer önemli iddia.

Bir Eylemcinin Gözlemi...

İnternette konuya dair gezinirken gözüme çarpan şu satırları aynen aktarmak istşiyorum, bakın eylemlere katılan bir gencimiz bir blog sayfasında 02 Haziran 2013 de şu notları düşmüş.

‘’31 Mayıs’ta akşam ve gece süren eylemlerde bulundum. İstiklâl Caddesindeki büyük kalabalıktan önce gerçekleşen eylemde, grubun önünde polisle tartışan bazı kişilerin kafasına taktığı kaskta “#OCCUPYTURKEY” yazması dikkatimi çekti. Tweeterda da en çok kullanılan etiketlerden biri “#occupyturkey”di. Türkiye ve dünya gündemi listesinde ise en üstte #DirenGeziParkı vardı. Facebook’ta ise “Occupy Turkey” adlı sayfa, bu eylemler hakkında en hızlı bilgilerin paylaşıldığı, güncel gelişmelerin aktarıldığı sayfa oldu. Sayfa 1 Haziran saat 3.00 civarında 16 bin üyeye sahipken aynı gün saat 23’te 40 bin üyeye ulaşmış durumda. Büyük olasılıkla da eylemlerin gidişâtı bu sayfadan yönlendirilmeye çalışılacaktır. “Occupy” işgâl etmek anlamına geliyor.’’

 Yukarıdaki satırları paylaşan kardeşimiz kendince diğer eyleme katılan arkadaşlarını uyarmaya çalışıyor.  Endişesi ise birileri tarafından kalkıştıkları eylemlerin yönetiliyor olup olmadığı durumu. Bana kalırsa bloga yazdıklarının benim ‘’endişe’’ diye tanımladığım kısmında bu gencimiz haklı ve çok yerinde bir uyarıda bulunuyor.



Yukarıda bir çoğunuzun internetten ulaşabileceği bazı kaynaklarda yer alan çeşitli iddia ve yorumlara yer verdim. Bu iddiaların ne derece doğru olup olmadığı konusunda net bir bilgiye sahip değilim elbette.

Ancak ülkemizi yönetenlerin ve bugünlerde eylem yapanların bu hususları göz ardı etmemesi ve çok dikkatli olunması gerektiğini düşündüğümden, sizlerle de paylaşmak istedim. Belki de bilmesi gerekenler zaten biliyordur.

Yazımı izninizle yine aynı blogger’ın şu satırları ile bitireyim...

‘’Bu sürecin kimler tarafından yönetildiğini, nereye sürüklenmek istediğini iyi düşünmek gerek.’’

Tekrar Hatırlatmakta Fayda Görüyorum

Aman Dikkat Sevgili Kardeşlerim....

Hepimiz Aynı Gemideyiz...
Hoş Kalın
09 Haziran 2013
@cngzkync

5 Haziran 2013

Krizden Darbe Devşirmek


Günlerdir kendimce yazıp duruyorum, bundan önceki son altı yazımda derin ve paralel devlet yapılanmalarından başlayarak, İstanbul için tasarlandığını düşündüğüm bazı ‘’operasyonel’’ ihtimaller üzerinde durmuştum. Dilim döndüğünce, kalemim yettiğince olası gördüğüm ihtimallere dair değerlendirmelerime, dolaşımdaki bazı kulis değerlendirmelerini de ekleyerek, muhtemel gördüğüm tehlikelere dikkat çekmeye çalışmıştım.

Şimdi birlikte bugünlerde yaşadığımız Gezi Eylemleri olarak adlandırılan, ancak masum bir eylem noktasından hızla uzaklaşıp farklı ve şiddet içerikli bir kaosa dönüşen olayları anlamaya çalışalım. Her zamanki gibi doğrulara doğru, yanlışlara yanlış deme düsturu ve her koşulda hakkaniyet duygusunu asla elden bırakmadan.

Başarabildiğimizce elbette, Yaradan mahcubiyet vermesin...

Taksim Projesi...

Taksim’deki meydanın yayalaştırılması ve trafiğin yer altına alınmasını, meydanın yeniden düzenlenmesini, tarihi Topçu Kışlasının birebir aynısı olmasa da yeniden yapılmasını, hatta Erdoğan’ın son açıklamaları ile daha da belirginleşerek, Taksim’e bir  Cami ve Kilise yapımını da öngören, AKM’nin yıkılarak yeniden yapılmasını da kapsayan oldukça farklı fazları olan kapsamlı bir proje.

Ağaç Kesimi ve AVM Karşıtı Protesto...

Yukarıda bahsettiğim projenin fazlarından biri olan Gezi Park alanın yeniden tanzimi ve Topu Kışlası yapımı noktasında aslında uzun zamandır sivil platformlar tarafından dile getirilen bir itiraz söz konusu. İtirazın ana konusu Taksim’e tarihi Topçu Kışlasının bir AVM içeriği ile yapılmaması ve bu esnada da Gezi Park alanında yer alan ağaçların kesilmemesi. Bu itirazı dile getirmek için ortaya konulan, başlangıçta kendi içinde haklı gerekçelere dayandığı da rahatlıkla söylenebilecek, demokratik bir hak olan doğal bir protesto.

İletişimsizlik...

Protestocular ve protestonun muhatabı olan başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bir türlü oluşturulamayan iletişim nedeniyle gerilen taraflar. Protestoculara bireysel anlamda bazı siyasetçilerin de katılması ile artan desteğe rağmen, kulak verilmemesi ve iletişimsizliğin devam etmesi.

İstanbul’u yönetenlerin bu derece kapsamlı ve büyük projesini sağlıklı bir şekilde başta projeye itiraz eden protestocular dahil topluma gerektiği gibi anlatamaması. Otobüsün rengini, vapurun modelini kolayca şehirde yaşayanlara sorarak karar verebilmiş bir yönetimin, ne hikmetse böyle kapsamlı bir projede kentlinin katılımını sağlama yönünde bir irade göstermemesi.

Pasif Eylemciye Tuhaf  Müdahale...

Protestocular lehine artan vatandaş ve siyasetçi desteği nedeniyle daha da çok ses getirmeye başlayan bir protesto hareketinin, toplumun diğer kesimleri tarafından duyulmaya başlamasına rağmen,kenti yönetenlerin tuhaf bir inatla, protestocuları adeta yok sayan garip tutumu ve sonrasında da demokratik bir hak olan ve başlangıçta şiddet içermeyen ‘’itiraz sesini’’ bastırmak için, kenti idare edenlerin polis kuvvetlerini devreye sokması.

Adeta kartopu gibi yuvarlanarak, iletişimsizlik ve inatlaşma ile büyüyen bir protesto grubu ve gerginleşen ortam sonrası, sabahın kör vaktinde, pasif eylem durumunda olan, kimi kurduğu çadırda uyumakta olan, kimi kitabını okuyan, müzik dinleyen, arkadaşlarıyla sohbet eden protestocuya, daracık Gezi Parkı alanında, akla mantığa sığmayacak bir zamanlama ve orantısız bir güç kullanımı ile gelen müdahale.

Tazyikli sudan ve biber gazından kaçışan, bir çoğu bir şekilde yaralanmış, genci, yaşlısı, kadını, erkeği ile panik halinde insanlar. Müdahale edeni ile, müdahale edileni ile çoğumuzun ekranlardan dehşete düşerek izlediğimiz insanlar, bizim insanlarımız.

Başarısız Kriz Yönetimi...

Demokratik hakkını kendince haklı gerekçelerle kullanarak protesto eden vatandaşlar ile, görevi gereği emir kulu pozisyonundaki, senin benim gibi evine, çoluğuna çocuğuna ekmek götürme derdindeki polisimizin karşı karşıya gelmesi. Başlangıçtan itibaren iletişimsilik, inatlaşma ve sonrasında oluşan gerginlik ve nihayet adına kriz diyebileceğimiz ortam noktasında başta kenti idare edenlerin başarısız kriz yönetimi.

Kenti idare edenlerin başarısız kriz yönetimine tuz biber mahiyetinde, bir anlamda yerel yönetimine sahip çıkma babında da okunabilecek, ülkeyi yönetenlerden gelen, ancak yine de bir çoğumuzun hala anlamakta zorlandığı, inatçı ve sert açıklamalar.

Şiddet dozu artan eylemler sonrasında bir anlamda kendine gelen ve nihayet geç kalınmış da olsa iktidar kanadından gelen toparlıyıcı, hatalarını kabul eden, mesajları aldığını ifade eden, gerekli konularda özür bildiren birinci ağızdan yeni açıklamalar. En başta eylemler daha başlamadan yapılması gerektiği gibi protestocular ile kurulan görüşme ve diyalog ortamı.

Krizi Fırsata Dönüştürenler...

Burya kadar ‘’hata’’ olarak tanımladığım ve kısaca farklı başlıklarda anlatmaya çalıştığım konular sonrasında ister istemez oluşan kriz ortamını fırsata çevirmek için, uzunca bir süredir pusuda bekleyenlerin gözü dönmüş bir coşku ile sahada yerini alması.

Taksim’den taşan kalabalıklar, yüzlerce kamu malına zarar verecek boyutta gerşekleşen bir şiddet ve kentin değişik semtlerinde ve başka illerdeki protesto eylemlerinde adeta cirit atmaya başlayan, bugünlerde emniyet birimlerince sayıları 1000’e vardığı ifade edilen yabancı istihbarat elemanları ve provokatörler.

Masum ve kısmen haklı denilebilecek bir protesto eyleminin hızla boyut değiştirmesi ve çevreci bir eylem sıfatından uzaklaşarak, tamamen iktidar karşıtı ve şiddet içeren bir boyuta ulaşması. Eylemlerin geldiği bugünkü boyutta öncelikle partiler bazında siyaset kurumlarının ve STK ların eylemler karşısında lehte ya da aleyhte pozisyonlarını belirleme, güncelleme girişimleri.

Eylemlerin Güncel Tarafları...

Bugün gelinen noktada, bir tarafta iktidar karşıtı olarak,dikkat çekici bir hızla,’’ masum’’ bir eylemden devşirilmiş, iktidar karşıtı olan yerli ve yabancı bir çok odaktan teşekkül eden bir cephe ve diğer tarafta da tek başına bu cephe ile baş etmek durumunda kalan bir iktidar olduğunu düşünüyorum.

Peki kimlerdir bu pusuda bekleyip durumu fırsata dönüştürmek için harekete geçen ve bir anda aynı paydada normal koşullarda aklın reddedeceği bir şekilde birleşip cephe oluşturanlar ? Neden şimdi harekete geçtiler ? Bu sorulara benzer zihinlerimizde oluşan diğer sorulara da yanıt bulmak için, gelin bir kısmının cevabı içinde saklı bazı sorular sorup cevaplarını hep birlikte düşünelim ve bulalım.

Cevap Arayan Sorular...

1-       Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrası yurda döner dönmez, Emniyet İstihbarat ağırlıklı olarak yaptıpı tasfiyelere en çok hangi medya kuruluşları itiraz etmiş rahatsızlık ve eleştiri bildirmiştir ?
2-      Sabahın köründe pasif eylemciye yapılan orantısız güç içeren müdahalenin sorumluları tam ve net olarak kimlerdir ?
3-      Müdahale emrini uygulamak durumunda kalan polis memurları ve lokal yetkililer bu emirleri gönül rızasıyla mı uygulamışlardır ?
4-      Proje ile ilgili olarak çok önceden yapılan itiraza, Yargı’nın verdiği yürütmeyi durdurma kararı neden eylemcilere yapılan sert müdahale ve olayların büyümesinden hemen sonra çıkmıştır ?
5-      Eylemi fırsat bilerek kalabalıklara karışan yerli ve yabancı unsurlar kimlerdir ?
6-      Önümüzdeki günlerde karar aşamasında olan Ergenekon davasının olayların bu noktaya gelmesinde etkisi var mıdır ?
7-      Özellikle 28 Şubat soruşturmasının medya ve sermaye dahil sivillere uzanacağının bilinmesinin, olayların bu derece büyümesine etkisi olmuş mudur ?
8-      Başlangıçta pasif ve samimi olan bir eylemin bu boyutlara taşınmasında yaklaşan genel ve yerel seçimlerin rolü nedir ?
9-      İktidarın HSYK ve Anayasa Mahkemesinin yapısında yeni ve köklü bir takım düzenlemelere gideceğinin konuşulduğu günlerde, bu düzenlemeden rahatsızlık duyacak çevrelerin bu eylemlerin tırmanmasında rolleri olmuş mudur ?
10-   Bazı medya kurluşlarının bugünlerde farklı sermaye gruplarının yönetimine geçmiş olmasının eylemlerin hızla boyut değiştirmesi ve büyümesi ile bir ilgisi var mıdır ?
11-    28 Şubat darbe girişimi öncesi faaliyetlerine başlayan BÇG adındaki kuruluşun finansmanı için bir finans havuzu kurulmuş mudur ? Kurulmuş ise bu havuza maddi kaynak aktaranlar kimlerdir ?
12-   En itidal beklenen anda daha da sertleşerek, ‘’Taksim’de AKM yi yıkıp yeniden yapacağız, Taksim’e bir Cami de yapacağız, Kilisenin önünü de açacağız’’ diye seslenen Başbakan’ın sözlerinin hedefinde kimler vardır ? AKM, Cami ve Kilise söylemi sembolik yapılar üzerinden anlamlı bir mesaj ve kendisine karşı oynanan kirli tezgahı fark eden Başbakan’ın örtülü resti midir ?
13-   Samimi ve çevre bilinci olan protestosunda bu manada haklı bulduğum eylemci kardeşlerimizi tenzih ederek son sorumuzu soralım. Kendisine karşı iç ve dış destekli olarak kurulan şer cephesini ve çekilen kılıçları fark eden bir liderin, bu meydan okuma karşısında ‘’uslub’’ hassasiyeti göstermesi ve yumuşak davranmasını beklemek ne derece doğru bir beklenti olur ?

Welhasıl-ı Kelam

Gezi protestolarıyla başlayıp büyüyen olaylardan toplum adına çıkarılacak dersler elbette vardır.
Samimiyetle Taksim deki projeye şiddet kullanmadan karşı durup protesto edene, Taksim’de mıntıka temizliği yapan gönüllülere EYWALLAH.

Sabahın köründe çoğu uyku halindeki pasif eylemciye orantısız güçle müdahaleye, halkın beklenti ve taleplerini yok sayan ve katılımı engelleyen bir yönetim anlayışına, derdini protestosunu şiddet kullanarak ifade etmeye, projeye muhalefet ederek ağaca ve çevreye samimiyetle sahip çıkanların arkasına sığınıp, beceremediği siyaset için kazanç devşirmeye ve darbe çığırtkanlığı yapmaya HAYIR.

Emin olunuz ki ‘’her işte bir hayır vardır’’ sözündeki gibi, Gezi Eylemi de hep birlikte yaşadığımız tüm iyi ve kötüleriyle adım adım gelişmekte olan demokrasimize çok şey katmıştır.

Direniş, hak arama, protesto ve siyaset kültürümüz kendini test ederek, nihayetinde en doğru olanı bularak gelişmeye devam etmektedir.

Unutmayalım...

Hepimiz Aynı Gemideyiz...

Hoş Kalın
05 Haziran 2013
@cngzkync

21 Mayıs 2013

İstanbul Operasyonu

Asıl konuya geçmeden önce İstanbul’un önemini ifade etmek açısından, İstanbul’a ait genel ve yerel seçimler açısından bazı istatistiki verilere birlikte bir göz atalım.

2009 Yerel Seçim Verileri...

TÜİK 2009 verilerine göre Türkiye Geneli Kayıtlı Seçmen Sayısı 39.809.274 kişi, bu sayının 2009 yerel seçimlerinde %84,2 sini oluşturan 33.510.343 kişi oy kullanmış. 2009 yılında Türkiye Geneli Kayıtlı Seçmen Sayısının 8.709.274 ‘i İstanbul seçmeni ve bu sayıdan 7.103.932 kişi oy kullanmış.

İstanbul’daki 7.103.932 seçmenin 2009 yerel seçimlerindeki oy kullanım oranı, Türkiye geneli seçmenlerin oy kullanma oranı olan %84,2 den daha düşük ve %81,6 olarak gerçekleşmiş. TÜİK verilerine göre, gerçekleşen 2009 yerel seçimleri sonucu, Türkiye’deki 1453 belediyenin 39 u İstanbul’da ve bu 39 belediyenin 27 sini Ak Parti kazanırken, 12 sini CHP kazanmış.

2011 Genel Seçim Verileri...

TÜİK 2011 verilerine göre, Türkiye Geneli Kayıtlı Seçmen Sayısı 52.806.322 kişi, bu sayının 2011 genel seçimlerinde %83,2 sini oluşturan 43.914.948 kişi oy kullanmış. 2011 yılında Türkiye Geneli Kayıtlı Seçmen Sayısının 9.397.323 ‘i İstanbul seçmeni ve bu sayıdan  8.132.340 kişi oy kullanmış.

İstanbul’daki 8.132.340 seçmeninin, 2011 genel seçimlerindeki oy kullanma oranı, Türkiye geneli seçmenlerin oy kullanma oranı olan %83,2 den daha yüksek ve %86,5 olarak gerçekleşmiş. TÜİK verilerine göre, gerçekleşen 2011 genel seçimleri sonucu, TBMM deki 550 Milletvekilliğinin 85 adedi İstanbul Milletvekilliklerinden oluşmuş

İstanbul İlçe Belediyelerinde Durum...

Yerel seçimlerde İstanbul’da Ak Parti belediye başkanlığını 3.105.555 geçerli oy ile kazanırken, CHP İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini 2.568.710 alarak sadece 536.845 oy farkıyla kaybetmiş.

CHP, 2009 yerel seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kaybetmiş ancak İstanbul’un Beşiktaş, Şişli, Bakırköy ve Kadıköy gibi en kalabalık ilçelerindeki seçimleri ise kazanmıştı.

İstanbul Neden Önemli ?...

Yukarıda aktarmaya çalıştığım TÜİK istastikleri İstanbul’un Türkiye siyasetindeki önemini aslında ortaya koyuyor. Istanbul’da elde edilecek genel seçim ya da yerel seçim başarısının, iktidar hedefleyen partiler açısından önemi gayet net. İstanbul başta seçmen sayısı olmak üzere Türkiye siyasetinin belirleyicisi.

Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, İstanbul’u genel seçimler öncesi kazanacak olan siyasi parti çok ciddi bir güç elde edecekken, diğer yanda İstanbul’u kaybedecek olan siyasi parti de gücünden ve etkisinden çok şey kaybedecek.

 İşte bu yüzden olsa gerek, İstanbul önemli ve kulislerde İstanbul Belediye Başkanılı için türlü türlü senaryolar konuşuluyor

Kulislerde Konuşulan Adaylar...

Yerel seçimler öncesi İstanbul Belediye Başkanlığı için kulislerde aday olarak ismi geçenler bir hayli fazla.
İktidar partisi olan Ak Parti’nin 3 yıl görev süresi dolan isimlerinden olan Egemen Bağış, Binali Yıldırım, Ertuğrul Günay ve hali hazırda belediye başkanlığını yürüten Kadir Topbaş ’ın isimleri bir hayli öne çıkmış durumda. Bu isimlerin yanı sıra, partiye yeni katılan Numan Kurtulmuş ’un da ismi İstanbul adaylığı için belirgin şekilde öne çıkıyor.

Binali Yıldırım ’ın daha önce medyaya yansıyanın aksine İzmir’den değil İstanbul’dan aday olacağı, Ertuğrul Günay ‘ın ise İstanbul değil, İzmir’den aday olacağı ve hatta hali hazırda İzmir için seçim çalışmalarına başladığı kulislerde sıkça dile getiriliyor.

CHP nin İstanbul ile ilgili olarak kulislerde adı sıkça geçen adayları ise Gürsel Tekin ve Mustafa Sarıgül olarak göze çarpıyor.

İstanbul İçin Operasyon...

İstanbul için kulislerde konuşulan adaylar kim olacak konusu dışında bir başka çok önemli konu ise iktidar partisi Ak Parti’nin İstanbul’da kaybetmesi için, Ak Parti alerjisi olan partiler ve bir takım cemaatler arasında bir seçim ittifakının söz konusu olduğu.

Konuşulanlar Mustafa Sarıgül ’ün, Ak Parti karşıtı olan grupların, Ak Parti’den İstanbul Belediyesini alabilmek ve genel seçimler öncesi Ak Parti’ye ciddi bir yara verdirebilmek adına, üzerinde ittifakla buluştukları aday olduğuna işaret ediyor.

Cemaatin Tutumu Ne Olur ?...

Özellikle toplumda ‘’Gülen Cemaati’’ olarak bilinen gurubun Mustafa Sarıgül’ü İstanbul için yerel seçimlerinde ‘’örtülü’’ şekilde destekleyeceği ve Ak Parti ile aralarında geçen, 7 Şubat ‘’MİT Kadro Krizi’’ nden bu yana yüzeye pek yansımasa da arka planda kıyasıya devam eden çekişmede kendince bir başarı sağlamayı hedeflediği kulislerde sıkça dile getiriliyor.

Aslen inanç temelli ve Türk-İslam sentezli bir anlayış çerçevesinde faaliyetlerini sürdürdüğünü bildiğimiz, okul ve dershaneler yoluyla eğitim ve kurmuş olduğu bazı dernekler vasıtası ile insani yardım gibi amaçlarla, ‘’hizmet gönüllülüğü’’ esasına bağlı olarak kurulup geliştiğini, bu nedenle de toplumun bir kesimi ve hatta zaman zaman devlet tarafından destek gördüğünü bildiğimiz bir cemaatin, böyle bir siyasi ittifakta yer alarak politika yapıp yapmayacağını bize elbette zaman gösterecek.

Cemaatin lideri konumundaki Sayın Fethullah Gülen ‘in ‘’Biz siyasi partilere aynı uzaklıkta değil aynı yakınlıktayız’’ sözü her ne kadar cemaatin/camianın  siyasete hiç de uzak olmadığını gösterse de, elbette bekleyip görmek gerekiyor.

Kişisel kanaatim başarılı siyasetçi Sayın Mustafa Sarıgül ‘ün bu tip bir ittifakın adayı olarak hareket etmeyeceği ve siyasi kariyer planının çok daha farklı olduğu yönünde.

Sussan gönül razı değil, söylesem belki bir tesiri olur babından....

Temennim şudur ve gönül ister ki, kalıcı barışa ve daha fazla özgürlük ve demokrasiye emin adımlarla kararlılıkla ilerleyen bu güzelim ülkede, herkes kendi icraat sınırlarını iyi bile ve bir diğerinin sınırını ihlal edip,zamansız ve gereksiz gerginlik, kargaşa ve kaosa yol açmaya...

Hayırlısı diyelim...

Hoş Kalın
21 mayıs 2013
@cngzkync

15 Mayıs 2013

Çözüm Sürecinin Sinsi Muhalifleri

Vatandaşların iktidar tarafından başlatılan, adına ‘’çözüm süreci’’ veya ‘’barış süreci’’ denilen sürece desteği her geçen gün artarak devam ediyor. Bağımsız kuruluşlar tarafından yapılan bu farklı anketler, kalıcı barış adına yürütülen sürece desteğin gün geçtikçe daha da arttığını işaret ediyor.

Akil İnsan Heyetleri görevli oldukları bölgelerde vatandaşın bu sürece dair kaygı ve beklentilerini bizzat halka dokunarak dinliyor, görev süreleri sonunda da iktidara raporlamak üzere gerekli notlarını alıyor. Akil İnsan Heyetleri tüm provokasyonlara, zaman zaman şiddet içeren saldırı ve protestolara rağmen üstlendikleri görevi büyük bir ciddiyet ve soğuk kanlılıkla yerine getiriyor.

Bir yandan sınır dışına çekilmeler devam ediyor, diğer yandan da iktidar yeni demokratik adımlar atmak ve yeni bir anayasa yapmak için çalışmalarına kararlılıkla devam ediyor. Bir süredir devam eden görüşmeler sonrasında, artık gözle görülür olumlu gelişmeler kamuoyu tarafından da görülüyor ve takdir ediliyor. Medyaya yansıdığı şekilde değerlendirecek olursak, ilk örgüt üyeleri Metina kampına vardı ve sınır dışına çekilmenin ilk somut örnekleri kamuoyu tarafından da görülmeye başlandı.

Buraya kadar fazla detaylandırmadan aktardıklarım noktasında, genel anlamda işler kalıcı barış adına çıkılmış yolda gayet olumlu ve daha önceki dönemlere kıyasla umut verici ve başarılı. Tüm bu gelişmeler devam ederken, elbette bazı olumsuzluklar da yaşanıyor ve kamuoyu tarafından gözlemleniyor.

Otuz yılı aşkın bir süredir akan kardeş kanın durmasına direnenler elbette boş durmuyor, sürece karşı olanlar, kendilerince ‘’ama’’ larla süsledikleri gerekçelerle çözüm sürecine karşı tabir yerindeyse ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Siyaseten sürece karşı olan partiler ağız birliği halinde bir yandan akil insanlar heyetlerini itibarsızlaştırmaya, diğer yandan her platformda tabiri caizse gak guk yapmaya devam ediyorlar.

Gak guk diyorum, çünkü çözüme karşı duruş sergileyen CHP ve MHP gibi siyasi partiler, çözüm metodu ortaya koymaksızın, sadece eleştirerek ve aleyhte demogojiler yaparak süreci durdurmaya baltalamaya çabalıyorlar.

Örneğin gak guk ile yetinmeyen MHP, akil insanlar heyeti ve çözüm süreci hakkında suç duruyurusunda bulunuyor ve mecliste gensoru vermeye hazırlanıyor. Diğer yandan büyük çoğunluğu CHP kökenli bir grup insan ‘’Barış için Demokrasi’’ adı altında önce demokrasi sonra barış diyen, bu tezlerinin fiilen geçerli olmadığını görmeksizin, barışın olmadığı yerde demokrasinin tesis edilemeyeceğinin farkındasızlığıyla, tuhaf ve güncel durum itibariyle geçersiz bir arguman altında kendince bildiri hazırlıyor ve imza topluyor.

Ülkenin bir çok mecrada gerçekleşen değişim ve gelişimini hazmedemeyen bazı illegal örgütler ise son olarak Reyhanlı gibi terör yöntemleri ile kalıcı barış sağlanması amacıyla başarıyla yürütülen süreci ve ülkedeki tüm olumlu gelişimleri sabote etmeye çabalıyor.

Siyasi partiler dışında da gak guk edenler var elbette...

Mesela, ister sivil toplum örgütleri olarak tanımlayın, ister çeşitli cemaatler olarak tanımlayın, yurt içi ve yurt dışında faaliyet gösteren kimi inanç temelli, kimi farklı temellere dayalı olarak oluşturulmuş bazı kuruluşlar da sürece muhalif duruşlar sergiliyor.

Bir diğer gak guk örneklemesini medya üzerinden de verebiliriz, örneğin mevcut iktidara muhalifliği ile bilinen bir kısım medya kuruluşuı, her ne kadar sürece destekmiş gibi görünsede, süreci baltalamak ve sabote etmek için ellerinden geleni ardına koymadıkları görülüyor.

Nasıl mı yapıyorlar bu çözüm sürecine sinsi muhalifliği ? Anlatmaya çalışayım...

Mesela bir medya grubunun başkanı sürecin toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul gördüğünü ve iktidarın da çözüm için geçmiş dönemlere kıyasla her zamankinden daha kararlı olduğunu görünce hemen kendi patronajındaki tüm yayın birimlerine ‘’Barış Dili’ temalı bir uyarı mesajı yolluyor ve sözüm ona ‘’aman ha dikkatli olalım destekleyelim’’ diyor. 

Ancak hemen arkasından yayın organlarında ‘’sinsice’’ çözüm sürecine zarar verebilecek yayınlar yapıyor. Mesela akil insanlar heyetine on kişilik marjinal bir grup tarafından yapılmış, sıradan bir saldırı veya protestoyu sürmanşetten abartarak vererek toplumu olumsuz yönde etkilemeye soyunuyor.

Hemen ardından elinde bulundurduğu medya gücü aracılığıyla, yazılı medyada görevlendirdiği köşe yazarları vasıtasıyla aralıksız ve soluksuz bir şekilde topluma ‘’barış ama’’ konseptli, sözüm ona temkinli ve tedbirli bir zaviyeden olumsuzluk pompalamaya devam ediyor.

Sevgili ‘’amacılar’’ bilir misiniz ki, ''AMA'' kelimesi, aslen kelime ve mana katili bir kelimedir, bilir misiniz ki o kelime kendisinden önce gelen kelime ve cümleleri katleder ?

Tıpkı ‘’barış ama’’ derken barışı katlettiği gibi..

Hoş Kalın

15 Mayıs 2013
@cngzkync

13 Mayıs 2013

Barış Treninde Kaçak Yolcular


Son üç yazımda yüzeysel olarak derin ve paralel devlet yapılanmalarına değinmiş ve bu yapılarla ilgili kısa bir durum özeti yapmıştım. Mevcut iktidarın, bu iki farklı gibi duran yapılanmayla ilgili aldığı kararlı tavır sonucu elde ettiği kısmi başarılara ve halen önünde duran güncel mücadele konularına işaret etmeye çalışmıştım.

Adı Her Ne İse...

Mevcut iktidarın daha fazla özgürlük ve demokrasi adına bugüne kadar ortaya koyduğu tüm olumlu adımlar ve başarılı bir takım gelişim ve değişimler, olan bitene ön yargısız bir gözle bakabildiğimizde tüm gerçekliğiyle ortada durmakta.

Erdoğan liderliğindeki Türkiye, elbette hemen her icraatına yüzde yüz olumlama yapamayacak olsak da, genel anlamda ve oransal olarak büyük bir yüzde ile, ülkeyi hem ekonomik hem de sosyal anlamda önceki dönemlere kıyasla daha iyi bir yaşam standardına taşımakta.

Bugüne kadar gelmiş geçmiş hiç bir iktidarın yürüttüğü icraatların, toplumun tüm kesimleri tarafından olumlanması zaten sosyolojik ve politik açıdan da Türkiye koşullarında mümkün değil. Ancak mevcut iktidarın bu anlamdaki hakkının da objektif bir bakışla teslim edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Elbette toplumun bazı kesimleri her zaman olduğu gibi iktidarın icraatlarının bir bölümünden memnun kalmayacak, yetinmeyecek ya da tam bir karşıtlıkla memnuniyetsizlik ifade edebilecektir.

Bugünlerde bu sorunların çözümü noktasında, öncelikle barışın sağlanması ve oluşacak sulh ortamı neticesinde de, daha fazla demokratikleşme ve daha fazla özgürlük sağlanması için başlatılmış, adına ‘’çözüm süreci’’ veya ‘’barış süreci’’ ya da farklı ne denilirse denilsin, her zamankinden daha kararlı ve bilinçli bir takım gayretler söz konusu.

Sorunların Ortak Adı...

Tüm bu sorunların ortak adı, Türkiye de yaşayan halklar açısından bakıldığında, hemen her etnisite veya inanç gurubunu, biri diğerinden farklı seviyede olsa da derinden etkilemiş ve aslen tüm halkların mağduru olduğu, bir ‘’demokratikleşme’’ sorunu.

İki Tren Biri Kara...

Tüm bu çalışma ve gayretler sonrası, iktidarın makinistliğinde  adeta bir ‘’barış treni’’ nin yola çıkarılmış olduğunu, iktidarın makinistliğindeki barış treninde yer almak isteyenlerin biletlerini aldığını ve bu trene bindiğini, ancak bu trene binmek istemeyenlerin de başka bir trene, ‘’çözümsüzlük kara treni’’ ne bindiğini görüyoruz.

Seyahat özgürlüğünü de hesaba katacak olursak, elbette kim hangi trene binmek istemişse binebilmeli ve tercih ettiği yola gitmek için yola çıkabilmelidir.

Önemli Bir Sorun Var...

Aslında sorun, daha önceki yazılarımda bahsetmeye çalıştığım bir ‘’paralel devlet’’ sorunu. Yoluna devam eden ‘’barış treni’’ yolcuları arasında bazı ‘’biletli kaçak yolcular’’ var. Hem biletli hem kaçak nasıl olur diye sormayın. 

Oluyor işte. Fiziken biletli olsanız da, eğer kalben ve fikren kendinizi barış yolunun yolcusu görmüyorsanız, barışı istemiyorsanız, o yolun yolcusu hissedemiyorsanız, bir anda kaçak yolcu statüsünde oluveriyorsunuz.

Bu bahsettiğim ‘’amacı’’ , ‘’endişeli’’ ve ‘’huzursuz’’ sözüm ona ‘’temkinli’’ yolcular, bir yandan barış trenine ‘’barış dili’’ ve ‘’sulhta hayır vardır’’ gibi kuponlarla biletsiz ve bedelsiz bindiler, hem de şimdilerde yolculuğun aksamadan yürümesine engel olmaya çalışıyorlar.

Ne mi yapıyorlar ?

Kalıcı Barış İstasyonu diyebileceğim o son durağa doğru yolculuk eden barış treninin, son istasyona varırken demokrasi adına yaptığı her makas değişikliğinde, yeni yolcular almak için uğradığı her çözüm istasyonunda, utanmadan, sıkılmadan ve tuhaf bir siyasi ihtirasla, sıklıkla barış trenin imdat frenine asılıyorlar

Treni durdurmaya çalışarak barış yolculuğunun durmasına uğraşıyorlar...

Ya Hu !

Madem barış yolculuğu için bindiğiniz trenin rotasını hazmedemiyordunuz, siz de diğerleri gibi açıkça çözümsüzlük kara trenine binseydiniz. Madem bindiniz, adam gibi oturup yolculuğun sonuna kadar uslu bir yolcu olmanız ve diğer yolcuları rahatsız etmemeniz gerekmez mi ?

Ya da barış yolu tuttuysa sizi, hemen ilk istasyonda barış treninden inip açıkça ve sinsice kaçak yolculuğa gerek duymaksızın, çözümsüzlük kara trenine binmeniz gerekmez mi ? Fiziken biletli, ancak bu kalben ve fikren kaçak yolculuğun kime ne faydası var ? Tek Devlet diye diye, dillerde tüy kalmamışken, bu paralel devlet olma egosundan vazgeçmeyecek misiniz ?

Yok yok yakışmaz, hadi vazgeçin bu yakışıksızlıktan...
Hadi siz seversiniz bu sözü...
Titreyin ve kendinize gelin...
Hadi yol yakınken...

Hoş Kalın
13 Mayıs 2013
@cngzkync

8 Mayıs 2013

Paralel ve Derin Devletler -3-

Peki ya şu ‘’paralel devlet’’ denilen şey de neyin nesi, Türkiye’de böyle bir yapı da mı var, varsa kimdir, kimlerdir, güçleri nedir, amaçları nedir, varsa nasıl çalışır ?

Önceki yazıda bahsettiğim ve bu tanımın mucidi Robert Paxton’un tanımladığı prensiplere göre çalışmakta olan bir yapı mıdır, yoksa gerçekte o tanımdan çok uzak ve tam tersine çalışmakta olan ‘’derin devlet’’ gibi anti demokratik ve illegal bir yapılanma şekli midir ?

Acaba paralel ve derin devlet yapıları arasında fark var mıdır ? diye sormuştum önceki yazımda...

Kimdir, kimlerdir sorusunun cevabını Türkiye koşullarında nokta atışlarla tespit etmek bizleri net bir sonuca götürmeyebilir...

Burada size, bakın şunlardır, bunlardır diyerek net tanımlarla, işte bunlar paralel devlettir ahkamı kesmek niyetinde de değilim. Ancak bu noktada birey olarak genel manada bir farkındalık sahibi olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Resmi devlet kurumunun, yönetici, memur ve bürokrat kadrolarının, kendilerini Robert Paxton’un ifade ettiği paralel devletin asıl manası dışında tam tersi bir algı ile paralel devletten ziyade alternatif /gölge devlet olarak gören gurupların hedefinde olduğu gayet net.

Bu gurupların bilinen asıl çalışma ve faaliyet alanları dışında, kendi sınırlarını bir anlamda aşarak devletin içine yerleşmek ve orada var olarak, bir anlamda resmi devleti hiç bir siyasi kimlik sahibi olmaksızın yönetmek istedikleri gözle görülür bir gerçeklik.

Genel ve her hangi bir gurubu hedeflemeksizin yapılacak objektif bir bakış, bize Türkiye’de yer alan bazı STK lardan tutun da Spor Kulüplerine, oradan inanç temelli kurulmuş gruplara, hatta sadece yardım amaçlı kurulmuş bazı dernek ve buna benzer diğer yapılara kadar bir çok gurubun, kendilerini devlet yönetiminde söz sahibi ve uygun gördüklerinde de direkt müdahale hakkı olduğunu düşünerek, zaman zaman bir takım ‘’çıkışlar’’ yaptığını görmemizi sağlayacaktır.

Bu yapıların söz konusu ettiğim çıkışlarından bahsetmemin sebebi, elbette bu arızalı durumun, halk iradesi ile ve demokratik seçimlerle sandıktan çıkmış yetkili yürütme organı olan iktidarların, hali hazırda yürütmekte oldukları çalışmalarda sıklıkla sıkıntılar yaratıyor olması...

Bahsettiğim yelpazede yer alan çeşitli yapılardaki gurupların açıkça kendi faaliyet ve ilgi alanı sınırlarını aşmaları sonucu yaşanan sıkıntıların, ülkeye pozitif anlamda bir katkı sağlamadığı gibi, ülkenin zaman ve enerji kaybına yol açtığı aşikar...

Elbette demokrasi ile yönetilen ülkelerde bir takım sivil kuruluşların söz söyleme ve eleştirme hakları vardır ve olmalıdır.

Ancak bu hakkın kullanılması, hali hazırda görev yapan resmi ve demokratik yollarla gelmiş bir iktidarı, örneğin medya gibi, banka ve benzeri sermaye kuruluşları gibi elinde bulundurduğu bazı ekonomik ve diğer ‘’güçlerle’’ zapt-ı rapt altına almaya çalışması, politikalarını yönlendirmeye çalışması, uygun bulmadığı politikaları olmadık ittifaklarla engelleme çabasına grimesi, dilediği kadrolara dilediği kişilerin istihdamı noktasında ısrarcı olması, her hangi bir siyasi parti kimliğine sahip olmaksızın ve açıkçası, sandıkta oy karşılığı olmamasına rağmen, tabir uygunsa adeta kaçak siyaset yapmasının, ne demokrasi ne de vicdanen kabul edilebilir bir durum olmadığı gayet nettir...

Welhasıl-ı kelam, daha fazla demokrasi ve özgürlük yolunda hızla değişim ve gelişim gösteren, kalıcı barışı tesis etmek yolunda bugümlerde kararlı ve başarılı adımların atıldığı ülkemizde, genel toplum kanaati tarafından ‘’iyi’’ olarak kabul edilen gidişatı kaçak ve sinsi diye tanımlanabilecek girişimlerle bozmaya engellemeye baltalamaya hiç kimsenin hakkı olmadığı kanaatindeyim...

Görünen o ki, önümüzdeki dönemde, statükocu eski devlet ve ayrıca derin devlet olgusu ile tam anlamıyla olmasa da büyük oranda başarı ile mücadele eden mevcut siyasi iradenin önünde, yukarıda bahsettiğim gurupların kendi sınırlarına çekilmemesi durumunda, yeni bir iktidar(yeni devlet) – paralel devletler mücadelesi söz konusu...

Hakkımızda hayırlısı temennisi ile...

Hoş Kalın
08 Mayıs 2013
@cngzkync

4 Mayıs 2013

Paralel ve Derin Devletler -2-

Bir önceki yazımda kısaca ve yüzeysel olarak, paralel ve derin devlet tanımlarının gerçekte ne olduğunu, ancak toplumda nasıl algılandığına değindim. Farkındayım bahsettiğim konuların başlıkları oldukça karmaşık ve üzerinde uzun uzadıya konuşulabilecek, bir çok farklı şekilde de yorumlanabilecek konular.

Elbette burada derinlemesine bir takım analiz ve anlatımlar yapacak değilim. Yüzeysel de olsa,mevcut olan ortak farkındalıklar üzerinden giderek, belki de mevcut farkındalığın artmasına bir nebze katkı sunabilmek umuduyla, bu iki yapıyı dilim döndüğünce özetleyerek daha anlaşılır kılmak arzusundayım.

Nereden icap ettiğini inanın ben de bilmiyorum, ancak ‘’barış/çözüm’’, ‘’anayasa’’, ‘’seçimler’’ gibi bir takım süreçlerin devam ettiği, değişip dönüştüğümüz ve iktidar adına Başbakan Erdoğan’ın da belirttiği üzere ‘’tarih yazılan’’ bir dönemde, yeni bir toplumsal riskle karşılaşma ihtimali olduğu hissi kapımı çalınca, bu konulara dair yazma gereği duydum.

Genelde birbirine girift,iç içe girmiş yapıda olan, normal şartlarda ve dışarıdan bakıldığında aynı nihai amaç ve ideallere sahip olmadıkları bilinip öyle görünse de, güncel/yakın/orta vadeli bir takım hedeflerde aynı paydada buluşabilen, bu buluşmaya uygun ve eş zamanlı hareket edebilen,derin ve paralel devlet yapıları bugün halen aktif ve sinsice cirit atıyor.

Gayri resmi boyutta varlıklarını halen sürdüren bu yapıların, önümüzdeki günlerde genel siyaset alanında pek doğrudan ve açıktan olmasa da, perde arkasından, ki buna ‘’sinsice’’diyebiliriz, iktidarı bir süre meşgul edeceği ve dolayısıyla iktidarın da bunlarla mücadele etmek durumunda kalacağı görülüyor.

Bugüne kadar derin ve paralel devlet kimdir, kimlerdir sorularına cevaben bir çok şey söylendi ve yazıldı. Makaleleri bir yana koyalım, özellikle derin devlet konusunda, gladyo, kontr-gerilla, derin devlet gibi başlıklarla onlarca kitap yayınlandı.

Derin devlet söylemi, her faili meçhul olayda, her terörist faaliyette, her sıra dışı eylemde, ben dahil hemen herkesin diline dolandı ve gündemde yerini hemen aldı.

Bir derin devletin varlığı her zaman herkes tarafından dillendirildi ve bilindi ancak kimdir sorusunun cevabı ise yaşamakta olduğumuz son üç beş yıl dışında tam olarak verilemedi.

Evet son üç beş yıl diye takribi olarak belirttiğim zaman diliminde, mevcut iktidarın kararlı duruşu ve cesur adımları sayesinde, derin devlet odakları birer birer deşifre edilip yargı önüne çıkarıldı.

Ülkemizin de bulunduğu coğrafyada gerçekleşen, Arap baharı gibi değişim ve dönüşümlerle birlikte, global güçlerin bölge üzerindeki politikalarının mevcut iktidarın siyasi niyet ve iradesi ile bir anlamda örtüşmesi sonucu,Türkiye de yıllar yılı etkin olmuş derin devlet yapısı büyük oranda deşifre oldu.

Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız, 28 Şubat, 12 Eylül ve bunlara benzer bir çok dava açıldı. Bu tarihi nitelikteki davalar, toplum tarafından yakından takip edilir ve sonuçları merakla beklenir oldu.

Hatta bu tarihi davalar sadece kendi toplumumuz tarafından değil, uluslararası boyutta da merakla izlenir oldu ve halen de dikkatle takip edilmekte.

Anayasal sistemimizin ve hukuki alt yapımızın yetersizliği nedeniyle, elbette tüm bu dava süreçleri hakikaten zor ve sıkıntılı bir süreçle devam ederken, ne yazıktır ki çeşitli mağduriyetlere de yol açtı.

Tüm bu zorluk ve zaman zaman yaşanan adaletsizliklere rağmen, toplumsal hafıza bu dava ve deşifre süreçlerinden elde ettiği yeni kazanımları mevcut hafızası ile harmanlayarak ortak bir akıla ulaştı.

Gelinen noktada,ülkenin onlarca yılına damgasını vurmuş derin yapıları toplum nihayetinde teşhis etti ve daha iyi tanıyarak, yeni bir bilinç eşiğine ulaştı.

Ancak, her şey tamam mı, derin devlet denilen illegal aygıt bitti mi, bu aygıttan arındık mı, temizlendik mi diye şöyle bir kendi kendimize soracak olsak, hala cevaben,‘’henüz hayır’’ demek durumundayız.

Hem davalar henüz sonuçlanmadı, hem de bu tip oluşumlara zemin hazırlayan mevcut anayasa, askeri ve sivil eğitim sistemi, darbe dönemlerinde kurulmuş MGK,YÖK vs gibi bazı kurumların varlığı gibi konularda henüz gerekli alt yapı düzenlemeleri tam anlamıyla yapılabilmiş değil.

Her şeye rağmen gelinen noktada, öyle ya da böyle, söz konusu derin yapılarla, -ki buna askeri vesayeti de katmak gerekir, mevcut iktidarın şimdiye dek görülmemiş şekilde,cesaret ve kararlılıkla bu konuların üzerine giderek mücadele ettiğini, toplum yararına çok önemli başarılar elde ettiğini belirtmek ve altını çizmek gerekir.

Devletin ve toplumun çeşitli katmanlarına sızmış derin yapının akıl almaz, kirli ilişki yumağı, artık tüm toplum tarafından etraflıca bilinir halde.

Buraya kadar tamam diyelim...

Peki ya şu ‘’paralel devlet’’ denilen şey de neyin nesi, Türkiye’de böyle bir yapı da mı var, varsa kimdir, kimlerdir, güçleri nedir, amaçları nedir, varsa nasıl çalışır ?

Önceki yazıda bahsettiğim ve bu tanımın mucidi Robert Paxton’un tanımladığı prensiplere göre çalışmakta olan bir yapı mıdır, yoksa gerçekte o tanımdan çok uzak ve tam tersine çalışmakta olan ‘’derin devlet’’ gibi anti demokratik ve illegal bir yapılanma şekli midir ?

Acaba paralel ve derin devlet yapıları arasında fark var mıdır ?

Devam edecek...

Hoş Kalın
04 Mayıs 2013

@cngzkync

2 Mayıs 2013

Paralel ve Derin Devletler -1-

İktidarın eski devleti yenileştirme, derin devleti ve beraberinde eski devleti tedavülden kaldırma çabası uzun bir süredir devam ediyor. Mevcut iktidarın henüz tam anlamıyla bu eski ve derin yapılardan ülkeyi arındıramamış olsa da, önemli başarılar elde ettiğini görmekteyiz.

Vesayetlere karşı elde edilmiş önemli başarılar hepimizin malumu. Elbette bu oluşumların sonradan yeniden canlanmaması için kurumsal, anayasal ve hukuki alt yapılar noktasında henüz gerekli düzenlemeler tam anlamıyla yapılabilmiş değil.

Ancak iktidar bu konular da ciddi uğraşlar vermekte ve örneğin yargı paketleri gibi kanun reformlarıyla geçmiş dönemlere oranla önemli mesafeler kat ediyor. Örneğin 12 eylül dönemi ürünü daha bir çok kaldırılması ya da yeniden yapılandırılması gerekenkurum var Türkiye’de .

İktidarın tüm bu iyi niyetli bulduğum yeniden yapılanma çabalarına rağmen, ne yazık ki ‘’eski’’ ve ‘’derin devlet’’ yapısı dışında artık ciddiyuetle mücadele etmesi gereken bir de ‘’Paralel Devlet Sorunu’’ olduğu bugünlerde açıkça görülmekte.

Detaylara girmeden önce, öncelikle şu bahsettiğimiz tanımların ne anlamlara geldiğine kısaca değinelim.

Paralel Devlet

Burada sorun olarak adlandırdığım ve kamuoyunda da sorun olarak bilinen bu yapı, aslında Amerikalı tarihçi Robert Paxton tarafından icat edilmiş bir terim. Bilinenin aksine ‘’paralel devlet’’ aslında resmi ve meşru devletin bir parçası olmamakla birlikte, devletin hakim siyasal ve toplumsal ideolojisinin geliştirmek için faaliyet gösteren, çeşitli kuruluş, organizasyon, sivil toplum örgütü ve hatta inanç gruplarından oluşan bir kolleksiyon. Burada elbette paralel devlet yapılanmasının iyi bir şey olduğundan bahsetmiyorum.

Hemen burada belirtelim, bu yapılanma, Nazi Almanyası, Faşist İtalya, Sovyetler Birliği, İran ve Kuzey Kore gibi totaliter toplumlarda da oldukça yaygın ve gençlik örgütleri, eğlence kuruluşları, iş ve işçi kollektifleri veya sendikalarından oluşmakta.

Paralel Devlet yapılarının normalde mevcut iktidara ve devlete adındaki gibi paralel faaliyetler göstermeleri gerekirken, bizde ise bu yapıların kendilerini mevcut devlete ve iktidara ‘’alternatif’’ görerek faaliyet gösterdiklerini ve mevcut iradeyi yönetmek amacında olduğu görülüyor.

Derin Devlet

Derin Devlet ise Robert Paxton’un mevcut devlete destekçi olarak hizmet veren özellikteki Paralel Devlet tanım ve işlevinden farklı. Bu tanım, ya da başka bir deyişle yapı ‘’devlet içinde devlet’’ olarak da adlandırabileceğimiz ve çoğunlukla bir ülkenin siyasi elitlerinin ve sermaye gruplarının destekleriyle oluşturulmakta.

Genellikle asker ya da polis içerisindeki uzantıları ile birlikte siyasi iradeyi ve hatta ekonomiyi anti demokratik ve gayri resmi yollarla şekillendirme faaliyetlerinde bulunan yapı özetle bugün ‘’derin devlet’’ olarak adlandırabileceğimiz yapı.

Bu yapıların oluşumları, oluştukları dönemin koşullarına göre şekillenmekle birlikte, genelinin kendine has özel yargı ve infaz metodlarının oldukları bilinir. Faaliyetleri sizlerin de bildiği gibi elbette gizli olarak yürütülür.

Farklı teorilere göre de derin devlet yapılanması, hemen her devlette olması gereken ve göz önündeki devletin bir nevi görünmeyen yüzü olan, adeta emniyet sübabı niteliğinde bir oluşum, yapı, devlet felsefesi ve bir devlet için olmazsa olmazlardan.

Devam edecek...

Hoş Kalın

02 Mayıs 2013
@cngzkync

22 Nisan 2013

Sizi Tutuklar Asarım

Hatırlayalım,

Osmanlı’nın son dönemlerine gidelim, Balkan Savaşları patlak vermiş ve Şükrü Paşa adında bir Osmanlı komutanı da Edirne’yi düşman güçlere karşı savunmakla görevli...

Şükrü Paşa 1912-13 Balkan Savaşı sırasında, Edirne'yi kendisinden istenen süreden fazla savunarak düşmanın İstanbul'a geçmesini önleyen ünlü bir kahraman.

Edirne büyük acılar ve yoksulluklar içinde 155 gün düşmana karşı, onun Komutanlığında savunulmuş ve kendisine Edirne Müdafii adı verilmiş.

Ancak 5 aylık savunma sonunda, 26 Mart 1913 günü, tarih kaynaklarından akatarılanlara göre biraz da Edirne'nin Osmanlı yadigarı ünlü Selimiye Camisi gibi mekanlarının, top atışlarıyla yok edilmesini engellemek amacıyla,teslim olmayı kabul ederek kılıcını Bulgar komutanı General İvankov'a teslim etmiş.



Şimdi size tüm imkansızlıklara rağmen Balkan Savaşı sırasında Edirne’yi başarıyla savunan Edirne Müdafii Şükrü Paşa’nın başından geçen bir hadiseyi aktaracağım. Savaş tüm zorluklarıyla devam ederken, siyasete iyice bulaşmış olan ordunun, Hürriyetçi ve İttihatçılar olarak bölünmüş olmasının getirdiği şu içler acısı halini ve yapılanları hatırlayalım.

Başarılı bir şekilde savunmasını yapan ancak İttihatçı olmayan Şükrü Paşa, direnişi ve başarılı olması nedeniyle ittihatçıların dikkatini çeker, durumdan rahatsız olan Enver Paşa ve Talat Paşa Edirne’yi savunan Anadolu askerine şunları söyler ;

‘’Sizin ne işiniz var burada, ne diye gelmiş sarı saçlı mavi gözlü Balkan kökenlilerin memleketini savunuyorsunuz ?’’

Hatta bununla da yetinmezler, doğu ve güneydoğu’dan Edirne’ye gelmiş askerlere şunları söylerler ;

‘’Siz Kürt’sünüz ne işiniz var burada ve savaşıyorsunuz, bu toprakları savunuyorsunuz ?’’

Şükrü Paşa bu durumun farkına varır ve bunlara dönüp sert bir dille uyararak şunları söyler;

‘’Sizi tutuklar ve asarım’’

Bu sert uyarısını yaptıktan sonra da bunları İstanbul’a geri yollar.

Ancak daha sonraki yıllarda iktidar olan ittihatçılar hemen Şükrü Paşa’nın rütbelerini söker ve mahkum ederler.

Daha sonraki yıllarda Edirne’nin hakimi olan Bulgarlar ile Romenler biribirleriyle savaşa tutuşurlar ve Edirne Bulgarlar tarafından boşlanınca, Enver Paşa bu durumdan faydalanmak için yanına askerlerini alır ve Edirne’yi geri almak üzere yola çıkar.

Bu sefer, yine tarih kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre, Genel Kurmay ve Milli Savunma Bakanlığı koridorlarında siyaseten Hürriyetçi cepheye angaje olmuş Osmanlı subayları aynen şu şekilde bağırırlar.

‘’Edirne’yi Enver alacağına bırakın Bulgar alsın’’

Bu yaşananlara bakınca Osmanlı’nın düşman kuvvetlerce mi yoksa kendi siyasetçilerimiz eliyle mi yıkıldığını varın siz düşünün.

Bu iki hadise ile ilgili daha detaylı bilgi almak isteyen okurlarım internet üzerinde basit bir Balkan Savaşı araştırması yaptıklarında bu bilgilere kolayca ulaşabileceklerdir. Elbette döneme dair kitaplar da önemli birer kaynak olacaktır.

Bugüne dönecek olursak, bu tarihi kıssalardan da hareketle, siyasi tarihimizin yeniden önemli bir dönemeçte olduğu gayet açıktır.

Bugün ne yazık ki bazı siyasetçilerimizin hala bu yukarıda bahsettiğim yaşanmış hadiselerden, tarihten ders almadığını görmekteyiz.

Kim olduklarını hepiniz biliyorsunuz, yeniden belirtmeye hiç gerek bile yok.

32 yıldır süren ve oluk oluk kardeş kanlarının aktığı çatışma ortamının son bulması için yürütülen görüşme ve süreçlerden, bugün bazı siyasi partilerin çeşitli bahanelerle kaçtığını ve inatla barış adına yürütülen çabalara katkı vermediğini görüyoruz.

Bir gün ‘’ne verdin-ne aldın’’ , diğer gün ‘’TC’’ , bir başka gün ‘’Anayasada şu olmazsa olmaz, bu değişmez, o çıkmaz, şu konmaz’’ gibi mesnetsiz sorgulamalardan da anlaşılacağı üzere, esasen siyasi kayıp ve kazanç hesabı ile barışa destek olmadıklarını, taşın altına ellerini koymadıklarını görüyoruz.

Bu söylediklerinizin ve takındığınız tavırların vicdanlardaki tercümesi, sizler barış adına çözüm için mantıklı bir başka formül ya da metod ortaya koyamadıkça, makul çözüm önerileri sunamadıkça, sadece ve sadece ‘’bu kanlar akmaya, bu canlar yitip gitmeye devam etsin’’ demekten ibarettir.

Bu ülkenin ilini, ilçesini, köyünü boşverin neredeyse her sokağından çatışmalar nedeniyle canlarımız gitti. Hala mı doymadınız ?

Allah’tan korkun !

Destek olamıyorsunuz, barış istemiyorsunuz ona da eyvallah.

Ya Hu, hiç değilse köstek olmayın.

Bu mesele siyasete alet edilecek mesele değil ki,

Wallahi vebal alıyorsunuz.

Hoş Kalın
22 Nisan 2013
@cngzkync